TÜRKİYE’NİN AFRİKA POLİTİKASI VE AFRİKA’DAKİ TÜRK VARLIĞI

26.10.2021
91
A+
A-
TÜRKİYE’NİN AFRİKA POLİTİKASI VE AFRİKA’DAKİ TÜRK VARLIĞI

TÜRKİYE’NİN AFRİKA POLİTİKASI VE AFRİKA’DAKİ TÜRK VARLIĞI Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

Türkiye’nin Afrika’yla ilişkileri Osmanlı Devleti dönemine hatta daha da eski dönemlere uzanmaktadır. Bu ilişkileri daha eski dönemlere götürmek mümkün olsa da Türkler için Afrika 9. yüzyılda Asya’dan gelerek yerleştikleri önemli bir kıta olduğu bilinmektedir (Kavas, 2006, s. 27). 9. yüzyılın ikinci yarısında Tolun Oğulları ve yarım asır sonrasında İhşitler, Mısır’da ve dolayısıyla Afrika’da kurulan ilk Türk devletleri olarak bilinmektedir. 12. yüzyılda Mısır’da kurulan ve bütün Kuzey Afrika’da hâkimiyet kurabilecek güce ulaşan Eyyubilerin ardından, Mısır ve Trablus coğrafyasını elinde bulunduran Türk kökenli Memluk (Kölemenler) Devleti, yaklaşık üç asır boyunca kıtanın kuzeyine hâkim olmuştur. Söz konusu devletlerden sonra Kuzey Afrika ile birlikte kıtanın doğusu ve batısında önemli izler bırakan ve bu coğrafyada en uzun süre hüküm süren Türk devleti Osmanlı İmparatorluğu olmuştur (Erol & Altın, 2013). İmparatorluk toprakları içerisinde; Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Habeş Eyaleti (Somali, Eritre, Cibuti, bugünkü Etiyopya’nın Harrar bölgesi ve bugünkü Sudan’ın Kızıl Deniz kıyısını içine almaktadır) ile Sudan ülkesi ile Nijer, Çad ve Uganda’nın kimi bölgeleri de Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde dâhildi. Diğer taraftan, Zanzibar, Güney Afrika ile de dostluk ilişkileri ve tarihte Sahra’nın büyük bölümüne hükmeden Kanem-Bornu Devleti ile ittifak içindeydi (Hazar, 2012, s.6)

Osmanlı İmparatorluğu İspanya’nın Kuzey Afrika’daki sömürgeci yayılımına engel olmuştur. Bundan dolayı Cezayir, Tunus ve Libya milli kimliklerini Türklere borçludur. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Afrika’da Portekiz sömürgeciliğine engel olunmasında önemli bir rol oynamıştır (Hazar, 2012, s. 6). Osmanlı Devleti, bölgede sadece sömürgeciliği önlemekle kalmamış, aynı zamanda kendi himayesi altındaki bölgelerin milli kimliklerini, kültürel ve dini değerlerini muhafaza etmelerinde önemli rol oynamıştır (Erol & Altın, 2013, Kaya, K. 2014, s.29.) Faruk Sümer Hoca da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:

“Osmanlı devletinin, Kuzey-Afrika İslâm ülkelerini Avrupalıların istilasından kurtardığı bir gerçektir. Şâyet bunda başarı gösteremese idi, kuvvetli ihtimal ile şimdi oraları Hıristiyan ülkeleri olarak görülecekti. Ne Arab unsuru ne de Berberiler, İspanya’yı olduğu gibi, Kuzey Afrika’yı da koruyabildiler” (Sümer,1992, s:8).

Osmanlı Devleti döneminde Afrika yerlilerinin özellikle dini inanışları olduğu gibi muhafaza edilirken kimse ne mezhep ne de din değiştirmeye zorlanmamıştır. Avrupalılar ise köleliği yasaklamaya başladıkları zaman bu defa Afrika yerlilerini buraya gönderdikleri binlerce misyoner vasıtasıyla Hıristiyanlaştırmaya zorladılar. 20. yüzyılın başına kadar bütün Afrika’da 10 milyon civarında Hıristiyan varken bugün kendi iddialarına göre 900 milyon nüfuslu kıtada 350 milyon Hıristiyan vardır. Özellikle 21. yüzyıla girdiğimiz şu günlerde ise kıtada Müslümanlar üzerine büyük bir Hıristiyanlaştırma kampanyası yürütülmektedir. Müslümanların yaşadıkları şehirlere, kasabalara, hatta köylere varana kadar kiliseler inşa edilmektedir (Kavas, A. 2006).

Afrikalıların sık sık belirttikleri gibi, Batılılar, Afrika’ya geldiklerine halkın eline İncil verdiler. Afrikalılar, gözlerini açtıklarında ellerinde sadece İncillerin kaldığını, topraklarının, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin ise Batılıların ellerine geçtiklerini gördüler.

Portekizliler adına Vasco da Gama Afrika’nın Batı sahillerinden güneye doğru inerek 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geldi. O dönemde buradan Somali’ye kadar uzanan Doğu Afrika sahil şeridinde kırka yakın şehir devleti vardı ve buralarda yaklaşık sekiz asırdır devam eden Müslüman idarecilerin kurdukları hanedanlar hüküm sürüyordu. Bölgenin zenginliğinin farkına varan Portekizler derhal buraya donanma sevk etmeye başladılar. İlk donanma 1505 yılında Güney Afrika sahillerini geçerek Doğu Afrika’da Mozambik’ten başlayarak bugün Tanzanya’nın güneyindeki Kilve Sultanlığı, Kenya sahilindeki Mombasa Sultanlığı, Somali’nin başkenti Mogadişu’yu ve diğer şehirlerle onlara bağlı yerleri topa tutarak Kızıldeniz’e girdiler. 1517 yılına gelindiğinde Portekiz donanması Memlûk donanmasını da yenerek Cidde önlerine kadar gelmişti.

İşte böylesine bir dönemde İslam dünyasının en güçlü iktidarına sahip Osmanlılar Afrika’nın Kuzey bölgesinde İspanyol işgallerine, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda ise Portekiz istilasına karşı Müslümanların imdadına yetiştiler. Önce Mısır’da artık bu saldırılara karşı direnme gücü kalmayan Memlûk idaresine son vermeleri gerekti. 1517 yılında önce Mısır’ı alır almaz Kızıldeniz’deki Portekizlileri Cidde’den uzaklaştırmaları gerekti. Çünkü her an Mekke ve Medine’ye bir saldırı düzenlemeleri söz konusu idi. Osmanlı idaresine geçen Memlûk donanması derhal yeni birliklerle ve gemilerle takviye edilerek Portekizliler üzerine gönderildi. Kızıldeniz’den çıkarılan Portekiz donanması Hint Okyanusu’nda da takip edildi. Ancak Hint Okyanusu’nu esir aldıkları Arap denizcilerden avuçlarının içi gibi öğrenen Portekizliler bölgeyi çok iyi biliyorlardı. Osmanlılar böylesine bir donanma ile 16. yüzyıl boyunca mücadele etmek zorunda kaldılar. Bir ara Yemen Valisi Hasan Emir Ali Bey komutasında küçük bir filoyu bugünkü Kenya’nın Mombasa limanına gönderdi ve 1585 yılında burası alındı. Kısa zamanda bir Osmanlı kalesi de inşa edilen limanı kaybeden Portekizliler kral naibi tarafından idare edilen Hindistan’ın Goa limanındaki donanmasını buraya sevk ederek 1589 yılında Mombasa’yı tekrar Osmanlılardan aldılar. Fakat Hint Okyanusu’nun bu bölgesindeki Müslümanların Osmanlılarla o tarihlerde başlayan ilişkileri 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. Hatta ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde Somali’nin başkenti Mogadişu’da Osmanlı padişahları adına para bastırıldığı bilinmektedir.

Kuzey Afrika’ya iyice yerleşen İspanyol istilası karşısında çaresiz kalan yerli halk Akdeniz’de kendi başlarına hareket eden Türk denizcilerinden yardım istemekteydiler. Oruç Reis ve kardeşleri bu çağrılara cevap verdiler. Yavuz sultan Selim’in Mısır’ı ele aldığı dönemde onlar da Fas sınırına yakın Batı Cezayir’de İspanyollara karşı büyük bir savaşın içine girdiler. Onların bu dönemde başlattıkları mücadele giderek güçlendi ve önce Cezayir’in önemli sahil şehirleri, ardından Tunus ve en son Trablusgarp 1551’de İspanyol işgalinden kurtarıldı. Tunus bir ara tekrar İspanyol işgaline uğramışsa da 1574 yılından 1881 yılında Fransa tarafından himaye adı altında işgal edilene kadar Osmanlı idaresinde kaldı.

1510’lu yıllarda bugün Libya devletinin başkenti olan Trablusgarp şehrini alarak Müslüman ahali üzerinde büyük bir kıyım uygulayan İspanyollardan kaçabilen Müslümanlar buraya yaklaşık 50 km. mesafedeki Tacura şehrine sığınmışlardı. Aralarından seçtikleri bir heyeti buradan İstanbul’a gönderdiler. Sarayburnu’na çıkan Trablusgarplı Müslümanlarla sarayda bulunan ağalardan Murad Ağa onların konuştukları lehçeyi kolay anladığında emrine verilen bir donanma ile derhal Tacura’ya gönderildi. Onun yerli ahali ile yaptığı dayanışma sonucu Osmanlı donanması 1551 yılında Trablusgarp şehrini İspanyollardan adlı. Dönemin güçlü denizcileri Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut reislerin gayretleriyle bütün Kuzey Afrika sahilleri istiladan kurtuldu. Bundan böyle hem Doğu Afrika’da hem de Kuzey Afrika’da bir Osmanlı güveni vardı.

1912 yılında İtalyanlarla İsviçre’nin Ochy (Öşi) anlaşması imzalanana kadar geçen tam dört asır boyunca Osmanlılar Afrika’da çok geniş bir alanı idareleri altına almışlardı. Bu bölgede zamanla beş ayrı eyalet kurdular. Bunlar Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir ve Habeş eyaletleriydi. Bunlar içinde ilk kaybettiği eyalet Cezayir olup 1830 yılında Fransızlar tarafından işgale edildi. Tunus himaye adı altında 1881 yılında Fransa tarafından işgal edilirken, Mısır 1882’de İngilizlerin işgaline uğradı. Habeş eyaleti ise daha ziyade Kızıldeniz sahilinde bazı noktalarda Osmanlı idaresinde kalmaya devam etti. İtalyanlar ise 1911 yılında Trablusgarp’a saldırdılar ve 1912 yılında yapılan anlaşmayla Osmanlılar Afrika’daki son topraklarını da geride bırakarak çekildiler.

Fransa’nın Afrika’daki Kara Tarihi

Fransa, 1524’te başlattığı sömürgecilik faaliyetleriyle Afrika’nın batısında ve kuzeyinde 20’den fazla ülkede hâkimiyet kurdu. Afrika’nın yüzde 35’i, 300 yıl süreyle Fransa’nın kontrolünde kaldı. Senegal, Fildişi Sahili ve Benin gibi ülkeler o yıllarda Fransa’nın köle ticaret merkezleri olarak kullanıldı ve bölgedeki tüm kaynaklar sömürüldü.

Afrika’nın iç kısımlarıyla münasebetler de 16. yüzyılın ikinci yarısında Trablusgarp eyaletinin güneyindeki Fizan sancağı üzerinden kuruldu. Çad Gölü çevresinde yer alan tarihî sultanlıklardan Darfur, Vaday, Bagirmi, Kânim-Bornu, Kano, Sokoto, Hevsa devletleri ve Batı Afrika’da Songay ve Timbüktü Paşalığı Osmanlılar’la yakın münasebetler kurdular. Bu hanedan devletleri ve sultanlıklar İstanbul’a elçilik heyetleri gönderirken Osmanlı Devleti de 20. yüzyılın başına kadar bu bölgelere kendi elçili heyetleri yollamaktaydı.

Osmanlıların Afrika’nın Kuzey ve Doğu sahillerine ayak basmaları bu kıtayı Endülüs’e benzetmeyi arzulayan Avrupalıların karşısında büyük bir engel teşkil etti. Yerli halk yurtlarını ellerinde tutarken kıtanın bu bölgelerinin sömürgeleştirilmesi en az dört asır geciktirilmiş oldu. Kıtanın Batı sahillerine gelince buralar 16. yüzyılın başında birer sömürge olmaya başladılar ve Portekizliler başta olmak üzere Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler, İspanyollar, Danimarkalılar ve Almanlar kıyasıya bir mücadeleye girerek değişik iskeleler kurdular. İlk defa 1836 yılında İngiltere tarafından yasaklanana kadar Batı Afrika sahillerinden milyonlarca yerliyi köleleştirerek Amerika kıtasındaki sömürgelerine taşıdılar. Avrupalılar bir taraftan yenidünya dedikleri Latin Amerika yerlilerini yok edip onların ellerindeki arazileri alıp buralara getirdikleri köleleri karın tokluğuna çalıştırıp elde ettikleri gelirleri Avrupa’ya taşıdılar. Ancak Osmanlı eyaletlerindeki bu emellerini 20. yüzyıla kadar bir türlü gerçekleştiremediler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin yasaklanmasından sonra bazı azatlı kölelerin gemilerle taşınarak getirildikleri Liberya’da kurdukları devlet ile Etiyopya’nın bir kısmı hariç kıtanın tamamı işgal edilerek sömürgeleştirildi. Afrika kıtasında en büyük payı Fransa ve İngiltere aldı. Almanlar Namibya ve Tanzanya ile yetinmek zorunda kalırken İtalyanlar Libya, Eritre, Somali’nin bir kısmını, kısmen Etiyopya’yı işgal ettiler. Yerleştikleri bu topraklarda yerli ahaliye her türlü eziyeti verdiler. Özellikle Fransızlar ve İngilizler ekilebilir arazileri halkın elinden alarak buralara Avrupa’dan getirdikleri çiftçileri yerleştirdiler. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı esnasında İngiltere ve Fransa Afrika sömürgelerinden zorla silahaltına alıp eğittikleri yüz binlerce askeri Avrupa’daki cephelere ve Osmanlı Devleti topraklarına sevk ettiler. Yine fabrikalarında ve madenlerinde, demiryolu inşaatlarında ihtiyaç duydukları istihdam gücünü de yine Afrika’dan karşıladılar. Yer altı kaynaklarını tamamen kendi çıkarları için kullandıkları gibi ekilebilir arazilerde de sadece Avrupalıların ihtiyaç duyduğu ürünler yetiştirilmeye başlandı.

Dinlerini değiştirdikleri Afrikalıların dillerini de yasaklayan Avrupalı sömürgeciler kıta toplumlarını İngilizce, Fransızca, Almanca, Portekizce ve İspanyolca öğrenmeye mecbur kıldılar. Bugün kıta üzerinde resmi dili ana dili olan Etiyopya dışında on kadar ülkede Arapça resmi dildir. Fakat onların bir kısmı İngilizce ve Fransızca ikinci resmi dildir.

Gelenekseli eğitime tamamen son verdikleri kıtada bugün 54 bağımsız ülke bulunmaktadır. Bunların içinde sadece Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır, Sudan, Nijerya ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nde çok sayıda üniversite olup çoğunda en fazla iki/üç üniversite bulunmakta olup, bazı ülkeler ise 2000’li yıllara gelindiğinde ancak üniversite sahibi olabildiler.

Ekonomik bakımdan Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki eyaletlerinden istifadesi daima sınırlı kalırken oraları elde tutabilmek için hem kendi öz insan kaynaklarını kullanmış, hem de oralardan alınan vergileri de yerli halka cami, medrese, köprü, liman ve okul gibi binalar inşa ederek hizmet olarak sunmuştur. Kuzey Afrika’ya gönderdiği gençler oraları zamanla yurt edinerek yerli kadınlarla evlenmişler ve onlardan doğan çocukları “Kuloğlu“adıyla bir sınıf oluşturdular. Bunlar eyaletlerin en seçkin insanları konumuna geldiler. Arap ve Berberi halkla Osmanlılar arasındaki iletişimin huzur içinde asırlarca devam etmesinde bunların etkinliği oldukça yüksekti. Genelde büyük şehir merkezlerinde bulunan Osmanlı askerlerinin ve memurlarının taşra bölgelerinde etkili olmaları zordu. Çünkü ne insan yapısında ve de adetlerine alıştılar. Oysa Kuloğlu denen sınıf hem asayişin temininde hem de vergilerin toplanmasında büyük hizmette bulunmaktaydılar (Kavas, A. 2006, Osmanlı- Afrika İlişkileri).

            2 Milyondan Fazla Afrikalı Hayatını Kaybetti

Bölgede 5 asır süren kolonyal dönemde ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlık mücadelesine girişen ülkelerde bu ayaklanmalar şiddetle bastırıldı ve 2 milyondan fazla Afrikalı hayatını kaybetti.

Öte yandan Fransa’nın dünya savaşlarında bağımsızlık vaadiyle kendi saflarında savaştırdığı ülke halklarının başlattığı ayaklanmalar da şiddetle bastırıldı. Bölgede beş asır süren sömürge dönemi ve bağımsızlık savaşları 2 milyondan fazla Afrikalının hayatına mal oldu.

İkinci Dünya Savaşı bitmeden kısa zaman önce bağımsızlık vaadiyle Fransa saflarında savaşan Cezayirlilerin başlattığı gösterilerde binlerce Cezayirli, Fransız askerleri tarafından öldürüldü. Tarihe “8 Mayıs 1945 Setif ve Guelma” katliamı olarak geçen olaylardan Cezayir’in bağımsızlığını kazandığı 1962’ye kadar şiddet olayları sistematik şekilde devam etti.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda 1 milyon kişi Fransızlar yüzünden hayatını kaybetti.

Fransa’nın, 1830’dan beri Cezayir toplumunu kültürel anlamda da bir soykırımla baş başa bıraktığı biliniyor. Cezayir’in kendi mahalli kimliğinin dışında 300 yıllık Osmanlı tarihinin de büyük ölçüde ortadan kaldırılmasına neden olan Fransa, ülkede birçok kültürel ve dini eseri kendi tasarrufunda istediği gibi dönüştürdü.

Tarihin En Büyük Soykırımında Fransa’nın Rolü

Fransa siyasi nüfuz sahibi olduğu ülkelerde de büyük insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi. İnsanlık tarihin en büyük soykırımlarından kabul edilen, 800 bin kişinin öldüğü 1994 Ruanda soykırımında da Fransa’nın rolü olduğu ortaya çıktı.

Ruanda soykırımından hemen önce bölgedeki Fransız askerlerinin aldıkları istihbaratları değerlendirmeyerek bölgeden ayrıldığı, bazı Fransız askerlerinin ise bizzat katliamlara destek verdiği uluslararası raporlara yansıdı.

Fransa, 23 Haziran’da ülkenin güneybatısında sığınmacılar için güvenli bölge oluşturmak amacıyla Turkuaz Operasyonu’nu başlattı. Ancak Ruanda’da soykırımı engellemek yerine soykırımı yapan Hutu hükümetine silah ve bilgi sağladığı tespit edilen Fransa’nın aleyhine halen devam eden birçok uluslararası dava bulunuyor.

Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Le Figaro gazetesine 1998’de verdiği mülakatta, “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.” ifadesini kullanması hala uluslararası kamuoyunca bilinen bir gerçek.

Fransız Mediapart internet sitesi, şubatta yayımladığı, “Ruanda soykırımı: Fransa’nın yalanları ortaya çıktı” başlıklı, Fransız Dış İstihbarat Birimi DGSE’ye ait bir belgeye dayandırdığı haberinde, Fransa’nın, Hutu milislerince yaklaşık 800 bin Tutsinin öldürüldüğü Ruanda soykırımının asıl sorumlularını gizlediğini yazmıştı.

Fransa Soykırım Arşivlerine Erişimi Engelliyor

Ruanda’da soykırımı yapan Hutu hükümetinin uzun süre destekçisi olduğu gerekçesiyle uluslararası kamuoyunda ve ülke içinde eleştirilen Fransa ayrıca soykırım belgelerine de erişimi engelliyor.

Soykırım dönemine dair arşivler üzerindeki “devlet sırrı” yasağı kaldırılmasına rağmen, Eski Cumhurbaşkanı Mitterrand tarafından konulan ikinci bir yasak nedeniyle söz konusu arşivlere erişilemiyor.

Fransa Anayasa Mahkemesinin Eylül 2017’de Ruanda soykırımı hakkında çalışmalar yapan bir araştırmacının, soykırım dönemine ilişkin cumhurbaşkanlığı arşivlerine erişim talebini reddettiği biliniyor.

Bütün bunların yanı sıra Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşlarında büyük kayıplar veren ve ekonomileri çöken ülkelerden gelen işçilerin, düşük ücret karşılığında Fransızlara göre daha ağır şartlarda çalıştırıldığı da biliniyor (Yılmaz, T. 2019).

Son yıllarda Türkiye’de Afrika’ya olan ilgi, kıtanın uluslararası sistemdeki önemine paralel olarak gerek akademik camiada gerekse siyasi alanda artmıştır. Zengin kaynaklara sahip oluşunun yanı sıra, kıtada var olduğuna inanılan ve henüz keşfedilmemiş petrol yataklarının bu ilgideki artışın başlıca sebeplerinden olduğu ortadadır. Ancak Türkiye’nin, dış politikasının en önemli ilkelerinden olan “Batılılaşma” politikası çerçevesinde uzun yıllar Afrika ülkelerini ihmal ettiği bir gerçektir. Bugün Afrika ülkeleri ile olan ilişkiler bağlamında gelinen nokta, geçmişin ihmalkârlığını ve tek yönlü politika anlayışını sona erdirmek amacını taşıması açısından son derece umut verici gözükmektedir. Bu yazı bağlamında Türkiye’nin, özellikle geçtiğimiz on yılda uluslararası politikanın en önemli güçleri arasında adeta bir yarış haline gelen Afrika ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi konusunda ne çeşit girişimlerde bulunduğu irdelenmeye çalışılacaktır. Kurulduğu andan itibaren yüzünü Batı’ya dönmeyi ve Batılı ülkelerle ilişkilerini geliştirmeyi ilk planda tutan Türkiye Cumhuriyeti için, İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlıklarını henüz kazanmış Afrika ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmek çok elzem görülmüyordu. Bu dönemde, “ileri” Batı uygarlığının bir üyesi olarak kabul edilme yolunda çaba gösteren bir ülkenin yolunun, ilerleme sürecinde henüz “emeklemekte” olan bu ülkelerinkiyle çakışması çok zordu. Avrupa’yı yıkıma sürükleyen bu savaş sonrasında Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde ABD’den yardım alan, NATO’ya üye olan ve ABD’nin teşvikiyle SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Ortadoğu’da nüfuz kurmasını engellemeye yönelik olarak, Birleşik Krallık, İran, Irak ve Pakistan ile Bağdat Paktı adı altında bir güvenlik ve savunma örgütü kuran Türkiye, böylelikle 1950’ler boyunca Demokrat Parti (DP) hükümeti döneminde de Batı dünyasıyla yakınlaşırken, ısrarla Afrika ülkelerini görmezden gelmeye devam etmiştir. O dönemde, güvenliğini sağlamak için Batı ittifak sisteminde yer almak, Türk yetkililer için çok daha büyük önem taşımaktaydı.

Bu amaçla, Afrika ülkeleriyle olan ilişkiler çoğu zaman ikinci planda yer aldı. Türkiye’nin 1950’li, 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca kıtadaki ülkelere karşı izlediği resmi tutumu göstermesi açısından önemli bir kaynak niteliğinde olan “Afrika ve Biz” adlı makalesinde Ataöv, bu tutumu şu şekilde özetlemektedir: 1951 ve 1953 yıllarında, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda Fas’ın bağımsızlığı konusu gündeme geldiğinde, bu konunun ertelenmesi yönünde oy kullanan Türkiye; 1952’de Tunus’un bağımsızlığı söz konusu edildiğinde ise -ilerleyen yıllarda Cezayir’in bağımsızlığı söz konusu olduğunda tekrarlanacağı gibi- sorunun Fransa ile Tunus arasında bir “iç” sorun olduğunu belirtmiştir. Ataöv’ün de aktardığı üzere, gerek Ruanda ve Urundi’de BM’nin nezaretinde özgür bir seçim yapılması konusunda, gerekse Moritanya’nın bağımsızlığı oylanırken Türkiye çekimser kalmış, Türk yetkililere Angola konusunda “NATO müttefikleri” ile birlikte hareket edilmesi talimatı verilmiştir. Türkiye ayrıca, ülke sınırları içinde izlediği ırkçı politikadan dolayı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Çalışma Örgütü’nden çıkarılmasına ilişkin öneriyi desteklememiştir. Güney Afrika ile ilgili BM’de yapılan ırkçı azınlık baskısını kınama kararı oylamasında Türkiye, genel havanın bu şekilde olmasından dolayı lehte oy vermiştir ancak, BM’deki Türkiye daimî temsilcisi yine de Güney Afrika’ya bağımsızlık ve milli egemenlik hakkının verilmesi ile ülkede serbest seçimler yapılması hükümlerinin Türk tarafınca aşırı bulunduğunu belirtmiştir. Ünlü Güney Afrikalı politikacı Nelson Mandela’nın özgürlüğüne kavuşturulmasına ilişkin olarak BM Genel Sekreterine sunulan mektubu imzalamaktan bile çekinen Türkiye, ancak 1967’de Güney Afrika’da ırk ayrımını kınayan BM kararında 89 ülkenin arasına katılabilmiştir (Ataöv, T. “Afrika ve Biz”, Vatan, 21.03.1976.)

Özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, sırtını Ortadoğu, Asya ve Afrika’daki dost ve kardeş ülkelere dönen, Batı yanlısı, teslimiyetçi bir dış politika izleyen Türkiye, bölgede olan bitenlere seyirci kalmıştır. Hâlbuki Atatürk, sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak ve Türk milletini kurtarmakla kalmamış; O bütün mazlum milletler için bir ışık kaynağı ve büyük bir önder olmuştur. O Türkiye merkezli bir dünyadan yanaydı. Bu amaçla 9 Şubat 1934’de “Balkan Antantı”nı, 8 Temmuz 1937’de” Sadabat Paktı’nı kurdurmuş ve bu paktların kuruluşuna önderlik etmişti.

Kemal Atatürk Asya ve Afrika ülkelerinin milli bağımsızlıklarını kazanmaları ve bu yoldaki mücadeleleri safhasında en yüce örnek ve lider olmuştur. Bu büyük etkinin boyutları 1947 ile 1964 yılları arasında Üçüncü Dünya’nın sözcüsü olarak tanınan ve Hindistan’ı istiklaline kavuşturan liderlerden olan Jawaharlal Nehru’nun yazdığı eserlerde çok çarpıcı bir açıklıkla görülür. Uzun yıllar Hindistan’ın başbakanı olan Nehru, Türkiye’ye de gelmişti. 1933’de kendisinden sonra bir ara başbakanlık yapmış olan kızı İndira Gandi’ye gönderdiği mektuplarda şunları yazmıştır: “Bu topluluk, her şeyden önce zaferini demir gibi kararlılığına ve hür olmak isteğine, ayrıca da Türk köylülerinin, askerlerinin gerçekten üstün olan savaşçılık yeteneklerine borçluydu”..Nehru, daha sonraları Hindistan’ın istiklali uğrunda İngilizlerle boğuşurken yine İngiliz hapishanesinde “Hindistan’ın Keşfi” adlı eserini yazarken, Kemal Atatürk’ün Hind milli hareketi üzerindeki etkisine dikkatini bir daha çevirdi: “Kemal Paşa, Hindistan’da şüphesiz Müslümanlar kadar Hindular tarafından da sevilirdi. O yalnız Türkiye’yi yabancı egemenliğinden ve bölünmekten kurtarmakla kalmamış, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle İngiltere’nin oyunlarını da boşa çıkarmıştı… Hindistan’ın milli kahramanlarından olan Nehru bir başka eserinde Atatürk’ü şu satırlarla anlatıyor: “…Kemal Atatürk veya bizim O’nu o zamanki tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman pek çok duygulandım. Türkiye’yi modernleştirmek yolunda Kemal Atatürk’ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmaz ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu. O, Doğuda modern çağın yapıcılarından biridir. O’nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum.” (Günay, 2004, s.175)

Pakistanlı Profesör Nayyar Wasty’in şu sözleri de bir gerçeğin ifadesidir:

“Atatürk sadece Türkler için değil, bağımsızlık mücadelesi yapan bütün milletlerin ilham kaynağı olmuştur. Atatürk’ün güttüğü politikanın etkileri Doğuda, özellikle benim ülkemde duyulmuştur. Atatürk’ün yolundan giderek, Hindistan dâhil olmak üzere, bütün Asya esaret zincirini kırmış ve Pakistan bu sayede var olmuştur.” (Prof. Dr. Ahmet Mumcu ve arkd.  Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II: 150)

Endonezya’nın bağımsızlık lideri Sukarno ve Tunus’un bağımsızlığını sağlayan Burgiba başta olmak üzere pek çok Doğulu ve Batılı bilim ve siyaset adamı Atatürk’ün ölümünden sonra bile etkisini devam ettiren bir lider olduğunu belirtmişlerdir.

Şair Behçet Kemal Çağlar, Atatürk’ün ölümünden sonra yazdığı bir şiirinde Atatürk’ün mazlum milletlerin önderi olduğunu şu şekilde dile getirmiştir:

“Doğrulup gürlüyorsun yeryüzünde yeniden

Her silkinen, kalkınan, kurtulan ulusla sen

Tıpkı ilk sesin gibi Samsun’dan Amasya’dan

Son sesin yükseliyor Afrika’dan, Asya’dan” (Günay, 2004, s.175-176.)

Muhammed Ali Cinnah “Hindistan İslam Cemiyeti”nin Aralık 1938’de Patna’da toplanan 26. oturumunda şunları söylemiştir:

“Ebedi âleme göç eden büyük şahsiyet Atatürk’ün ölümü İslam âlemi için en büyük darbe olmuştur. Müslüman doğunun en önde gelen şahsiyeti o idi. İran’da, Afganistan’da, Mısır’da ve tabiatıyla Türkiye’de, dünyanın geri kalan kısmının hayret nazarları önünde ispat etmiştir ki Müslüman milletler kendilerine gelmekteydiler. Kemal Atatürk’ün şahsında İslam dünyası büyük bir kahramanını kaybetmiştir. Hindistan Müslümanları önlerinde bir ilham kaynağı olarak duran bu büyük Müslüman’ın kendilerine verdiği örneği gördükten sonra da hala bu batağa ayakları saplanmış olarak kalmakta devam edecekler mi? (Dinleyenlerden ” hayır, hayır ” sesleri yükselir) Bu konuşmasından sonra yapılan teklif ilk karar olarak kabul edilmiştir. Bu karar metni şudur:

“Tüm Hindistan İslam Cemiyeti’nin bu yılki oturumu İslam dünyasının gerçekten büyük bir şahsiyeti, büyük bir generali ve büyük bir devlet adamı olarak yâd ettiği Atatürk Gazi Mustafa Kemal Paşanın elim vefatından dolayı duyduğu en derin acı ve üzüntü duygularını ifade eder. Atatürk, Türk milletini uğramış olduğu yenilgiden ve parçalanıp bölünmesinden sonra yeniden ayağa kaldırmış ve ona canlılık vermiştir. Avrupa devletlerinin karşı koymalarına rağmen Türkiye’nin düşmanlarını alt etmeyi başarmış ve kısa bir zamanda ülkesini ön sıradaki milletler düzeyine yükseltmiştir. Doğulu milletler arasında bir ittifak ahengi kurmak suretiyle, Doğuyu, gerçek hedef olan politik güç ve refaha yöneltmiştir. Hatırası bütün dünyadaki Müslümanlar için bir cesaret, azim ve mertlik ilhamı teşkil edecektir. Bu kalbi üzüntü ve acısının ifadesiyle, tüm Hindistan İslam Cemiyeti Türk milletine bu büyük kederi dolayısıyla başsağlığı mesajı kararını iletmeyi arzu eder” (Günay, 2004-s.175-176).

Atatürk’ün ölümünden sonra, Cumhurbaşkanı olan İnönü’nü sırtını Doğuyayönünü Batı’ya dönmüş, Batılılaşmak adına şahsiyetsiz bir dış politika izliyordu. Bu durumun en büyük göstergesi, ABD’ye şirin görünmek amacıyla 28 Mart 1949’da İslam Ülkeleri içerisinde İsrail’i ilk tanıyan ülke olmasıdır.

Türkiye’yi nasıl ABD’ye ve Batı’ya teslim ettiğini, büyükelçi Mahmut Dikerdem, şöyle anlatıyor:

1950’li ve 1960’lı yıllar boyunca Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde Türkiye’yi temsil etmiş, Türkiye’nin önemli büyükelçilerinden Mahmut Dikerdem, Türk yetkililerin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Asya ve Afrika’da cereyan eden bağımsızlık hareketlerinden haberdar olmadığını, hatta hükümet yetkililerinin, değişen tek şeyin bu sömürgelerin egemenliğinin Batılı devletler arasında el değiştirmesi olduğunu düşündüklerini aktarmaktadır. Dikerdem’in belirttiğine göre, bu dönemde Türk Dışişlerine verilen talimat, Birleşmiş Milletlerde bu ülkelerin geleceği ile ilgili olarak yapılan oturumlarda ABD gibi oy kullanmak, Cezayir meselesi gündeme geldiğinde Fransa’nın, Kıbrıs konusunda da İngiltere’nin yanında yer almaktı. Türkiye, bu politikaların bedelini ilerleyen yıllarda, özellikle Kıbrıs konusu uluslararası gündeme taşındığında çok ağır bir şekilde ödeyecekti ama şimdilik, tek yapılması gereken Batılı müttefiklerle beraber hareket etmekti. Dikerdem, Menderes hükümetinin dış yardıma böylesine bağımlı olduğu bir dönemde aksinin düşünülemeyeceği görüşünün üst düzey yetkililer arasında hâkim olduğunu belirtmekte (Dikerdem, M. 1977, s.65-69).  Bu dönemde Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirme çabası sonucunda ortaya çıkan krizde, yine müttefiklerimiz İngiltere ve Fransa yanında yer almakta gecikmedik. Türkiye’nin bu gibi dış politika eylemleri birçok Afrika ülkesi ile ilişkilerini gerginleştirmiş, bunun sonucunda kıtadaki ülkelerle ilişkileri uzun yıllar düzelmemiştir. Afrika ülkeleri ile ilişkilerin iyi yönde gelişmemesinde, bu ülkelere bağımsızlık mücadeleleri döneminde verilen “desteğin” yanı sıra, tarihi Bandung Konferansı’nda takınılan resmi tutum da önemli bir paya sahiptir. Ancak Bandung’a gelene kadar ve hatta bu konferans sonrasında da Türkiye’nin Afrika kıtasındaki ülkelerle ilişkilerini geliştirme yönünde çok fazla adım attığı söylenemez. Bandung Konferansı’nın önemi, Türkiye’nin, bağımsızlıklarını yeni kazanmış ya da kazanmak üzere olan Asya-Afrika ülkelerine karşı kendi tarihi ile çelişir yönde bir tavır takınmasıdır.

Konferansa NATO üyesi tek ülke olarak katılan Türkiye’nin takındığı resmi tavır, Türkiye’yi temsil eden Başvekil Yardımcısı ve dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun, konferansın düzenlenmesinden yaklaşık bir sene sonra, 2 Şubat 1956’da yaptığı bir konuşmada açıkladığı konferansa katılış nedeni göz önünde bulundurulduğunda şaşırtıcı gelmemelidir. “Evet, müttefiklerimiz çok arzu ettiler, aman gidin dediler, siz gitmediğiniz takdirde fena olacak dediler.”  18-24 Nisan 1955’te Endonezya’nın Bandung kentinde toplanan bu tarihi Asya-Afrika konferansının temel amaçlarından biri de henüz bağımsızlığını kazanamamış ülkelerin bu emellerine destek vermekti. Dünya üzerinde her türlü sömürgeciliğe ve bir halk topluluğunun diğerini hâkimiyeti altında bulundurmasına karşı çıkma kararı alan bu konferans yoluyla, söz konusu ülkelerin bu kez de İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki yeni gücü olan ABD ve SSCB gibi ülkelerin etkisi altına girmelerinin önlenmesi amaçlanıyordu.

Ancak Türkiye konferansta, uluslararası sistemde kendi başlarına var olabileceklerini kanıtlamak isteyen Asya-Afrika ülkelerinin karşısına tam anlamıyla karşıt tezlerle çıkmış ve bu ülkeleri hayal kırıklığına uğratmıştır. Konferansta, ikiye bölünmüş dünyada, bu iki bloğun dışında tarafsız kalacağını ilan eden Asya-Afrika ülkelerine, Türk tarafınca bir seçim yapmalarının zorunlu olduğu ısrarla dikte edilmeye çalışılmıştır. Bu ülkeler, Fatin Rüştü Zorlu’nun tüm Üçüncü Dünya liderlerine ABD’yle iş birliğini geliştirmeyi önermesi ve onları ABD yanlısı bir tutum almaya ikna etmeye çalışması karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdi. Zorlu, konferansta, tarafsızlığın içinde bulunulan koşullarda başarı sağlamasının mümkün olmadığını vurgulayarak, katılımcı ülkeleri, barışı korumak için NATO gibi kolektif müdafaa örgütlerine üyeliğin daha mantıklı olacağı hususunda iknaya çalışmıştır. Türkiye, bağlantısızlar hareketi için bir dönüm noktası olan konferansın temel amaçlarından biri olan “barış içinde bir arada yaşama” konusunu da gerçekleşmesi pek mümkün olmayan bir gaye olarak nitelendirmiştir. Konuşmasında sürekli olarak “komünist tehlikesine” vurgu yapan ve böyle bir tehlike karşısında tarafsız kalmanın olası sonuçlarına dikkat çekmeye çalışan Zorlu, bitaraflık siyasetinin sonuçlarına örnek olarak, “iyi niyetli fakat yanlış yola sürüklenen” Çekoslovakya devletinin âkıbetini göstermiş ve konferans delegelerinden böyle bir ‘yolun ortası siyaseti’nin doğuracağı tehlikeler hakkında hükümetlerini ikaz etmelerini istemiştir. Böylelikle Çin ya da Sovyetler Birliği adını hiç zikretmemesine rağmen, “hâkim olmak ihtirasları, bölge bütünlüğünü tehdit ve başkalarının dâhili işlerine zorla müdahale veya nüfuz ve bazı yerlerde de silâhlı tecavüzden dolayı” dünyanın iki kısma ayrıldığını söylediği zaman kimi kastettiğini açıkça belirtmiştir. Zorlu’ya göre, Doğu Avrupa memleketleri, topraklarına kurtarıcı sıfatıyla giren ülkelerin müdahalesi sonucu hürriyetlerini yeniden kaybetmişlerdir. Bu yönüyle, tarafsızlık gibi bir politika, konferansa katılan Asya-Afrika ülkeleri için sadece kötü son anlamına gelebilirdi.

Konferansta, Türkiye’nin Bağdat Paktı dolayısıyla müttefiklerinden olan İran ve Pakistan, Türk tarafı ile birlikte, Asya-Afrika ülkelerini, Sovyet tehdidini öne sürerek Batı Bloğuna katılmaya iknaya çalışırken; bağlantısızlık terimini ilk olarak ortaya koyan ülke olan Hindistan ile Mısır ve Çin gibi ülkelerin başı çektiği çoğunluğu oluşturan grup, tarafsızlığı yani iki bloğa da eşit uzaklıkta kalınması gerektiğini savunuyordu. Zaten, bilindiği üzere Bağlantısızlık, bu konferans sonrasında önemli bir hareket olarak ortaya çıkmış ve sonradan Birleşmiş Milletler içinde etkili bir blok olarak belirecek gelişmekte olan ülkelerin oluşturduğu G-77’nin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Konferansta Asya-Afrika ülkelerinin yeni dış politika söylemleri olarak belirledikleri “tarafsızlık” ilkesini başarısız olmaya mahkûm ve hatta tehlikeli olarak nitelendiren “bağlantılı” bir ülke olan Türkiye ise, konferans sırasında açıkça kendisinin hangi kutupta yer aldığını belirterek, diğer Asya-Afrika ülkelerine öteki kutup olan SSCB’nin yanında yer alırlarsa, bunun yeni bir boyunduruk altına girmekten başka bir anlamı olmayacağı görüşünü ısrarla kabul ettirmeye çalışmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası ortam, Türkiye’ye göre, tarafsız kalma gibi bir lüksü ortadan kaldırdığından bu ülkelere tek bir seçim hakkı kaldığı Zorlu tarafından her fırsatta tekrarlanıyordu. Zorlu’nun oldukça açık bir şekilde ortaya koyduğu bu Batı yanlısı tutumun konferansa katılan ülkelerde ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yarattığı ortadadır. Nitekim Türkiye, izleyen dönemlerde de Afrika ülkelerine karşı olan ilgisizliğini devam ettirmiş ve bu hayal kırıklığının giderek büyümesine bizzat sebep olmuştur.

Dikerdem, Mısır’da bulunduğu sırada gözlemlediği konferansa, Türk heyetinin ABD’nin sözcülüğünü yapmak ve bu ülkeleri “uluslararası komünizmin” oyununa gelmemeleri konusunda uyarmak için gittiğini, ABD’nin Türk hükümetinden açıkça bu rolü oynamasını istediğini belirtmektedir. Dikerdem’in ifade ettiği gibi, bu zorlu görev Türkiye’ye “Amerikan uydusu” damgası vurulmasına neden olacaktı. (Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları, s.117-118.) Türkiye, bağımsızlığına yeni kavuşmuş ve uluslararası siyasette kendini ispat etmeye çalışan bu ülkelere karşı Bandung’da takındığı tutumu, daha sonraki dış politika kararlarında da aynen sürdürmeye devam etmiştir. Afrika kıtası ile ilişkilerin olumsuz yönde seyretmesinde, 1956 yılında Süveyş Krizi patlak verdiğinde Mısır’daki hükümete karşı takınılan tutum da önemli rol oynamıştır. Kriz, bilindiği üzere, Süveyş Kanalı’nın Mısır hükümeti tarafından millileştirilmesi üzerine patlak vermişti. İngiltere’nin oldukça önemli ulusal çıkarlarının olduğu böylesi bir durumda, Türkiye’nin politikası yine Batı’yla eşgüdüm göstermiştir. Ancak, burada önemli olan, Türkiye’nin İngiltere’yi desteklerken takındığı aşırı tutum ve kriz sırasında izlediği Batı yanlısı dış politikanın Arap ülkelerinde yarattığı yeni hayal kırıklığıdır.

Bu dönemde Türkiye, Süveyş Kanalı’nı en fazla kullanan diğer ülke ile birlikte 1956 yılında Londra’da düzenlenen konferansa katılırken, Yunanistan, tüm Bağlantısızlar Hareketi ülkelerinde oldukça büyük bir sempatiyle karşılanan bir tutum sergileyerek, konferansa katılmayı reddetmiştir. (Takip eden paragraflarda da değinileceği üzere, Yunanistan’ın Arap ve Afrika ülkelerinin bağımsızlığı ya da egemenlik hakları söz konusu olduğu bu ve benzeri pek çok olaydaki duruşu, ilerleyen yıllarda Kıbrıs sorunu uluslararası gündeme taşındığında kendisine büyük avantaj sağlayacaktı). Mısır Devlet Başkanı Nasır, Türkiye’yi, Mısır’ın ulusal çıkarlarını göz ardı eden bir tutum sergileyerek Süveyş Kanalı’nın uluslararası denetim altında tutulması taraftarı olması ve Kanal’ın statüsü konusunda Batılı ülkelerle birlikte hareket etmesi nedeniyle “Batı emperyalizminin polisi” olmakla suçluyordu. Bütün bu olaylar cereyan ederken dönemin Kahire Büyükelçisi Hulusi Fuat Tugay’ın Devrim Konseyi’nin tüm üyelerini davet ettiği bir akşam yemeğinde Konsey üyelerine açıkça İngilizlerle uzlaşmayı önermesi, iki ülke arasındaki ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. Bu olayların ardından Tugay, Mısır’da, “persona non grata” (istenmeyen kişi) ilan edilmiş ve Mısır hükümetinin resmi organı “El Cumhuriyye”de yayınlanan bir makalede Türkiye, “emperyalistleri destekleyen ve Mısır’ı bir bloğa bağlamaya çalışan, İsrail ile diplomatik ve ticari ilişki kuran politika” izlemekle itham edilmiştir. Zaten Menderes hükümeti, Türkiye-Mısır ilişkilerinin uzun yıllar onarılamaz biçimde bozulmasına neden olan ardı ardına yaşanan bu tatsız olayların sonrasında, bu kez Irak ile dostluk kurma girişimlerine başlamıştır. Bağdat Paktı’nın hayata geçirileceği bir zamanda, Ortadoğu ya da Afrika’da güvenilir bir müttefikin varlığı oldukça gerekliydi ve Mısır’ın ikna edilemediği bir durumda devreye Irak girdi. Nasır’ın Arap dünyasının liderliğini Türkiye’ye kaptırmama amacı ile Pakt’a katılmaktan özellikle kaçındığı da mevcut görüşler arasındadır. Ancak, SSCB’nin Ortadoğu’da bir nüfuz alanı kurmasını engellemek amacıyla ABD teşvikiyle kurulan bu ittifak sistemine, tüm girişimlere rağmen diğer Arap ülkelerinin katılımı sağlanamamıştır. Paktın 1955 yılında imzalandığı haberi, başta Mısır olmak üzere tüm Arap ülkeleri tarafından oldukça büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. Mısır’da özellikle Süveyş Krizi sonrasında ortaya çıkan Türkiye aleyhtarı hava, bu süreçle de yakından alakalıdır.

Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığı konusunda takındığı tutum, Afrika ülkeleri ile ilişkilerin seyrinde ayrıca önemlidir. Cezayir bağımsızlık mücadelesi devam ettiği sırada, kendisi de bir kurtuluş savaşı vermiş olması nedeniyle Türkiye, Cezayirli milliyetçiler için bir umut kapısı idi. Ancak, Cezayir halkına duyulan tüm sempatiye rağmen, Cezayir’in Fransa’ya karşı bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemde Fransa desteklenmiş ve Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamalarda Fransız savı aynen tekrarlanarak Cezayir sorununun Fransa’nın iç meselesi olarak görüldüğü belirtilmiştir. Bu dönemde Batı ittifakı içinde kalmak dış politikasının en temel yapıtaşlarından biri olduğu için Türkiye, müttefiki Fransa’yı karşısına almaktan çekinmiştir. Türkiye, Cezayir’in bağımsızlık mücadelesiyle ilgili olarak BM Genel Kurulu’nda yapılan toplantılarda 30 ülke ile birlikte çekimser oy kullanmış, hatta Cezayir konusu ile ilgili olarak BM’de yapılan oylamalarda Fransa’nın çekimser kaldığı durumlarda bile Cezayir aleyhinde oy kullanılmıştır. Gerekçe olarak da NATO üyesi olunması sebebiyle Fransa’yla ilişkilerin zarar görmemesinin amaçlandığı ifade edilmiştir (Hazar, N. S.112-113). Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi konusunda takındığı bu tavır ve Birleşmiş Milletlerde yapılan görüşmelerde izlediği politika, iki ülke arasında uzun yıllar düzelmeyecek ciddi bir burukluğa yol açmıştır.

Afrika’nın bağımsızlığını yeni kazanan uluslarına destek veren ülkelerin başında gelmesi gereken Türkiye, bu ülkeleri uzun yıllar ihmal etmiş, hatta Batılı müttefiklerini kızdırmak endişesiyle, kıtadaki ülkelerle diplomatik ilişkiye girmek için bile öncelikle müttefiklerinin adım atmasını beklemiştir. Ancak uzun yıllar görmezden gelmeye çalıştığı Afrika ülkelerine, 1960’larda Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak uluslararası alanda destek sağlaması gerektiğinde ihtiyaç duymaya başlamıştır. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren hızla bağımsızlıklarını kazanmaya başlayan bu ülkelerin o dönemde Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak lehte verecekleri oylar, BM’de önemli bir sayı oluşturmaları nedeniyle büyük önem arz eder hale gelmişti. Afrika ülkelerine bağımsızlıklarını kazanmaları döneminde verilen “destek”, Kıbrıs sorunu konusunda Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler çapında yapılan girişimlerde ve ikna turlarında elbette ki Ankara’nın karşısına çıkacaktı. Bu ülkeler artık BM Genel Kurulu’nda Asya ülkeleri ile birlikte çoğunluğu ellerinde bulundurduklarından birdenbire oldukça değerli hale gelmişlerdi.

Afrika ülkelerinin Kıbrıs sorununda izledikleri politika, Türkiye’nin, Bağlantısız ülkelerin bağımsızlıkları söz konusu olduğunda takındığı tutumun yanı sıra, Türk tezinin kabul edilmesinin ve Kıbrıs’ın bölünmesinin bu ülkelerdeki azınlıklara örnek olabileceği korkusuyla da ilgilidir (Fırat, M. 2002, s.731). Türkiye’nin bağlantısız ülkeler söz konusu olduğunda izlediği politikaya karşın Yunanistan’ın hemen her koşulda bu ülkelerin yanında olması nedeniyle, Bağlantısızlık Hareketinin içindeki ülkeler başlangıçtan itibaren Yunan tezine destek vermiş ve Kıbrıs ile ilgili BM’deki oylamalarda Yunanistan’ın yanında oy kullanmışlardır. Hatta 1964 yılında toplanan İkinci Bağlantısızlar Konferansı’nda yayınlanan kararlarda Kıbrıs’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerekliliği vurgulanmaktaydı. Türkiye, her ne kadar Kıbrıs deneyiminden ders alarak, 1964 yılındaki Kıbrıs Bunalımından sonra çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine iyi niyet heyetleri göndermeye başlasa da bu tarz girişimlerin kısa vadede sonuç doğurması mümkün olmamıştır.

1960’lı yılların başında 27 Mayıs iktidarı, bağımsızlıklarını kazanma yolunda ilerleyen eski sömürgelere karşı Demokrat Parti iktidarı döneminde izlenen politikadan duyduğu rahatsızlık nedeniyle, bu ülkelerle ilişkilerini geliştirme yolunda yeni adımlar atma isteğindeydi. Ancak Cezayir örneği gibi bazı durumlarda bu ülkelere duyulan sempati ve ilişkileri geliştirme arzusu, ulusal çıkarlarla çatışabiliyordu. Bu dönemde her ne kadar Milli Birlik Komitesi üyeleri Cezayirli milliyetçileri desteklemekten yana olsa da Dışişleri Bakanlığı, NATO müttefiki Fransa’yla karşı karşıya gelme taraftarı değildi. Bu nedenle Cezayir konusunda sözlü destek vermekle yetinildi. 1965 seçimlerinden sonra iktidara gelen Adalet Partisi (AP) ise DP hükümeti tarafından Arap devletlerine karşı izlenen politikanın Türkiye’yi yalnızlaştırması nedeniyle, bu ülkelerle daha sağlam temellere dayalı çok yönlü bir dış politika izleme yolunda yeni bir dönem başlatma arzusu taşımaktaydı. Bu dönemde Türkiye, bu ülkeler nezdindeki olumsuz imajını silmek ve Asya-Afrika ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmek amacıyla birtakım somut adımlar attı. Bunlar arasında Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Haluk Bayülken’in 1966 yılında gerçekleştirdiği Mısır ziyareti sırasında iki ülke arasında imzalanan ticaret anlaşması ve aynı yıl Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Tunus’u ziyareti yer almaktadır.

Ancak az sayıdaki bu birkaç girişim, 1960’lı yıllarda Afrika ülkelerine ilişkin tutarlı bir Afrika politikasının mevcut olduğunu, hatta gerek Dışişlerinin gerekse üst düzey devlet yöneticilerinin bu yönde bir arzusu bulunduğunu iddia etmek için yetersizdir. Türkiye’nin kıta ülkelerine karşı bu ilgisizliği, Dışişleri’nde bu ülkeler hakkında bir bilgisizliği de beraberinde getiriyordu. Bu dönemde ayrıca, bağımsızlıkları tanınan bazı ülkelerle diplomatik ilişkilerin başlaması oldukça uzun süre sonra olmuştur. Ataöv’ün aktardığı üzere Türkiye, 1960’da tanıdığı Zaire ile sekiz yıl, Nijer ve Togo ile yedi yıl, Somali, Kamerun ve Malagazi Cumhuriyeti ile tam altı yıl sonra diplomatik ilişki kurmuş ve Gine Bissau’yu 89 ülkenin ardından tanımıştır. 1962’de BM Genel Kurulu’nda, temel siyasal hakların bütün Rodezyalılara tanınmasını şart koşan bir seçim yapılması yararına karar alındığında, Türkiye çekimser kalmış, Afrika’daki sömürgelerini bırakmak konusunda en isteksiz ülke olan ve 1970’li yılların ortalarına kadar kıtadaki sömürgelerinin kendi kaderini tayin hakkını tanımamakta direnen Portekiz ile olan ilişkilerini bozmamak amacıyla uzun yıllar Portekiz’i kınamaktan kaçınmış, hatta bu devletin BM ihtisas kuruluşlarından çıkarılmasına ve çeşitli ambargolar uygulanmasına ilişkin kararlara çekince koymaya uğraşmıştır. Bu nedenlerle, 1970’lere gelindiğinde Afrika’daki ülkelerle olan ilişkiler pek de parlak değildi, hatta bu tarihte diplomatik ilişkilerin kurulmadığı birçok Afrika ülkesi bulunmaktaydı. (Ataöv, 1976, “Afrika ve Biz”, Vatan, 21.03.1976)

1960’lı yıllar boyunca Afrika ülkeleriyle yakınlaşma amacıyla atılan adımlar gerek bu alanda tutarlılık sergilenememesi gerekse Dışişleri Bakanlığı’nın bu dış politika hamlelerinin yararına inanmaması gibi sebeplerle istenilen yeniliği sağlayamamıştır. Ancak Oran, (Oran Baskın,2002, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Birinci Cilt) 1978-1979 yılları arasında Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün zamanında bu ülkelerle ilişkileri geliştirmek için çok çaba harcandığını ve Namibya’nın durumunu görüşmek amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler Namibya Konseyi’nin başkanı olarak Türkiye’nin buraya önemli mali katkılarda bulunduğunu belirtmektedir. Aynı dönemde Afrika kıtasındaki bağımsızlık hareketlerine silah yardımı yapıp Rodezya’daki gerilla kuvvetlerine mali yardımda bulunulmuştur. Afrika’daki sömürgelerine en son bağımsızlık tanıyan güçlerden olan Portekiz’in isminin anılmadığı bildiriler bu ülkenin Afrika’daki en önemli iki sömürgesinden biri olan Mozambik lehine imzalanmış ve Eritre’nin bağımsızlık mücadelesi desteklenmiştir. Ancak, Oran’ın da dikkat çektiği gibi, 1970’lerde bu ülkelere yapılan yardımların miktarı, çok fazla ülkeye dağıtıldığı için anlamsız kalmış, çoğu Afrika ülkesiyle bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından ciddi bir ilişki kurulamamış ve Eritre’ye yapılan yardım bu sefer başka bir Afrika ülkesi olan Etiyopya’yı yabancılaştırmıştır. Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız Türkiye’nin Afrika ülkelerine karşı izlediği dış politika anlayışı sonucu, 1970’li yıllardan 1990’lı yılların sonuna hatta 2000’li yılların başına gelinceye kadar, Türkiye’nin kıta ülkeleriyle ilişkileri asgari düzeyde kalmıştır. Ancak Türkiye’nin Afrika’ya duyduğu ilgisizlik ve kıtadaki ülkelerle ilişkilerinin izlediği inişli çıkışlı seyir, 1990’lı yılların sonu ve 2000’li yıllarla beraber önemli ölçüde değişim göstermiş ve özellikle 1998 yılında “Afrika’ya Açılım” politikası çerçevesinde kıtadaki ülkelerle ilişkiler yeni bir boyut kazanmaya başlamıştır (Tepeciklioğlu, E.E. 2012, s.60- 76).

Ancak bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin, kurulduğu andan 1990’lı yılların sonuna kadar, kıtadaki ülkelerle ilişkileri minimum düzeyde seyretti. Bu dönemde Türkiye’nin ne tutarlı bir Afrika politikası ne de Afrika’ya açılma gibi bir niyeti bulunmaktaydı…  Ancak 1990’lı yılların başında Soğuk Savaş’ın ürünü iki kutuplu sistemin sonunun gelişi, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de dış politikanın gözden geçirilmesi zorunluluğunu doğurdu.

Bu tarihten sonra, büyük güçlerin rekabet alanlarını Afrika’ya yöneltmeye başlamasıyla kıta, (Osmanlının parçalanmasına ve dağılma sürecine yol açan 13 Temmuz 1878) Berlin Konferansı esnasında olduğu gibi kâğıt üzerinde olmasa da giderek yeni bir “paylaşımın” eşiğine geldi. Bugün Avrupa Birliği (AB), Çin ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başta olmak üzere, Japonya, Hindistan, Brezilya ve Rusya gibi büyük güçler, kıtadan en büyük payı kapmak amacıyla birbirleriyle yarışmaktalar. Bu gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, Güney Afrika eski Devlet Başkanı Thabo Mbeki’nin “Afrika Rönesansından bahsederek, yirmi birinci yüzyılın Afrika yüzyılı olduğunu iddia ettiği ünlü konuşması daha da anlam kazanmaktadır. Bölgesel güç olma yolunda ilerleme iddiasındaki Türkiye için artık Afrika’yı göz ardı etme lüksü bulunmamaktadır.

Çin Halk Cumhuriyeti, Afrika’ya en çok ilgi gösteren ülkelerin başında gelmekte ve Çin-Afrika ilişkilerinin tarihi yarım asrı aşmış bulunmaktadır… Çin, 1966’da geçirdiği Kültür Devrimi’nde kıta ile ilişkisini bir süreliğine askıya alsa da 1970’li yılların sonunda Mao’nun ölümüyle Afrika’da tekrar aktif olmaya çalışmıştır. Ne var ki, 1980’li yıllarda ülke, Batılı güçlerin yardım programlarıyla boy ölçüşecek güçte değildi. 1990’lı yıllar ise, Çin-Afrika ilişkilerinde önemli bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Bu tarihten itibaren Tayvan’ın tanınmasıyla ilgili korkusu kalmayan Çin’in, aynı zamanda, kıta ile yaptığı ticaret hacmi çok büyük bir artış gösterdi. Şu anda kıtadaki 53 ülkenin 48’iyle diplomatik ilişkileri olan Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın her sene ilk yurtdışı ziyareti Afrika kıtasına gerçekleştirilmekte. Çin-Afrika ilişkilerinin resmi olarak kurulmaya başlandığından bu yana yaklaşık 50 senede değişen esas etken, ülkenin dünya politikasında hızla yükselen bir güç olarak ortaya çıkması ve ekonomisindeki gelişmeye paralel olarak petrol başta olmak üzere Afrika’dan sağlayabileceği doğal kaynaklara duyduğu ihtiyacın giderek artmasıdır.

Çin’in Afrika’nın kaynaklarına duyduğu ihtiyacın bir sonucu olarak, 2002’den 2003’e kadar Çin-Afrika ticaret hacmi iki katına çıkarak 18,5 milyar dolara ulaştı. 2005 yılında tekrar iki katına ulaşarak 32,17 milyar dolar olan bu ticaret hacmini, 2006 yılında Çin-Afrika ilişkilerinin ellinci yılına denk gelen Çin-Afrika İş birliği Forumu Beijing Zirvesi’nde iki katından fazla bir orana çıkarma sözü veren Çin, 2010 yılında kıtayla 100 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşmayı hedeflemekteydi. 2015 yılına gelindiğinde ise ikili ticaret hacminin 300 milyar dolara yaklaşmıştır. (China-Africa trade approaches $300 billion in 2015”, 27/05/2017: http://www.chinadaily.com.cn/business/2015-11/10/content_22417707.htm)   Geçtiğimiz yıl içinde bu amacına ulaşan Çin’in, AB ve ABD’nin ardından kıtanın üçüncü ticaret partneri olmasına rağmen, kısa süre içinde bu ülkeleri geçerek birinci sıraya ulaşacağı öngörülüyor.  Çin tarafından izlenen Afrika politikasının en önemli özelliği, yardımda bulunulacak ya da ticari ilişkiler içerisine girilecek ülkelerin içişlerine karışmama ilkesi sonucu, bu ülkelere insan hakları ve demokrasi gibi belli şartların dayatılmamasıdır. Bu politikayla ilgili olarak getirilen eleştirilere, Dışişleri Bakan Vekili Zhou Wenzhong, “iş ile siyaseti birbirinden ayırmaya çalıştıkları” cevabını vermiştir.  Çin-Afrika ilişkilerindeki artış, sadece ülkenin enerji ihtiyacı ile ilgili olmayıp, Çin’in bölgesel bir güç olmaktan çıkarak süper güç olma isteği ve kıtanın Çin için taşıdığı stratejik önemle de bağlantılıdır. Bu açıdan önemli petrol rezervlerine sahip Nijerya’nın, 2005 yılında bütün petrol arama, çıkarma ve işletme haklarını Çin’e devretmesi büyük önem taşımaktadır.  Çin ürünlerinin Nijerya pazarlarına sokulmasının, ülkenin en büyük ihracat ortağı ve ikinci büyük ithalat ortağı olan ABD için ne kadar büyük bir tehlike arz ettiği gözden kaçırılmamalıdır.

ABD Başkanı George W. Bush, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao’nun 2007 yılında sekiz Afrika ülkesini kapsayan gezisinden yaklaşık bir sene sonra, 16-21 Şubat günleri arasında, Benin, Tanzanya, Gana, Ruanda ve Liberya olmak üzere beş Afrika ülkesini kapsayan bir Afrika turuna çıktı. ABD müttefiki olarak bilinen bu ülkelerle yapılan görüşmelerin ardındaki sebep, bu ülkelerin özellikle AIDS ve sıtma gibi sağlık sorunlarını çözme konusunda yardım anlaşmaları imzalamak gibi gözükmekteydi ancak asıl amaç, ABD’nin Afrika’da kurmayı planladığı askeri güçle; Birleşik Devletler Afrika Gücü (AFRICOM: United States Africa Command) ile ilgiliydi. Her ne kadar Washington tarafından bu kuvvetin, sadece güvenlikle ilgili olmadığı, aynı zamanda kıtada kalkınmayı, ekonomik gelişmeyi ve demokrasiyi sağlayacağı söylense de Afrika ülkeleri bu konudan dolayı oldukça endişeliler ve başta Nijerya ile Güney Afrika olmak üzere, AFRICOM’a karşı oldukça sert bir tutum sergiliyorlar.

Aslında, Çin’in aksine Birleşik Devletler, Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmekte oldukça geç kalmış, hatta kıta, uzun yıllar boyunca ABD dış politikasında en az öneme sahip bölgelerin başında gelmiştir. Ancak, 1990’lardan itibaren, Washington ’ın Afrika politikasında da radikal bir değişiklik gözlemlenmeye başlanmıştır.

ABD’nin, Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirme isteğinin ardında üç temel saik bulunmaktadır: Bunlar arasında en önemlisi, yani AFRICOM’un kurulmasının ardındaki neden, Afrika’nın doğal kaynaklarına özellikle de petrol rezervlerine erişimin güvence altına alınması isteğidir. ABD’nin kıtadaki petrol kaynaklarına giderek daha da bağımlı olacağı bizzat Amerikalı uzmanlar tarafından sıklıkla dile getirilmektedir (Her ne kadar Afrika’nın dünya petrol rezervleri içindeki payı, özellikle Ortadoğu’ya oranla önemsiz olsa da kıtada keşfedilmemiş petrol kaynaklarının olduğu iddiası, Büyük Güçler arasında Afrika üzerinde artan yarışın ana nedenlerindendir). ABD’nin Afrika politikasının ikinci hedefi, Çin’in kıtada etkinliğini artırma yolundaki girişimlerini durdurmanın ve böylelikle kıtadaki hegemonya yarışında geri kalmama isteğinin bir yansımasıdır. Hatta ABD’nin Afrika Komutanlığını, kıtada artan Çin etkisine karşı oluşturmaya çalıştığı da söylentiler arasında yer almaktadır.8 ABD’nin 1990’lı yıllarla birlikle değişmeye başlayan Afrika politikasının bir diğer sebebi olarak, 11 Eylül sonrası girilen “terörizmle savaş” ta, kıtanın bir üs olarak kullanılması isteği gösterilmektedir. Ancak sebep ne olursa olsun sonuç kısa süre içinde değişeceğe benzemiyor. Afrika, önümüzdeki yıllarda, diğer büyük güçlerin de kıtada etkinliklerini artırma girişimlerine rağmen, iki ülke arasında yeni bir hegemonya yarışının yaşanacağı bir yer olmaktan kurtulamayacak gibi görünmektedir.

İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin (AB) temel aktörleri, bilindiği üzere sömürgeci geçmişlerinden ötürü Çin ve ABD’den çok önceleri Afrika kıtasındaki ülkelerle ilişki kurmaya başlamışlardı. Bu ülkeler, Afrika’yla daha derin ilişkilere sahiptirler; ancak Çin ve ABD’nin kıta ülkeleriyle iktisadi, ticari ve siyasi ilişkilerini bu hızla geliştirmeye devam etmesi durumunda AB’nin, kıtada her geçen gün şiddetlenen hegemonya yarışında geri kalması muhtemel görünüyor. Avrupa Birliği’nin kıta ülkeleriyle ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerini geliştirme girişimi, ABD ve Çin’e nazaran çok daha önce başlasa da, bu iki ülke gibi AB ülkelerinin de kıtaya olan ilgisi, 1990’ların sonu ve 2000’li yılların başında önemli ölçüde artmıştır. Örneğin, 2000 yılında Kahire’de ilk AB-Afrika Zirvesi yapılmış ve 2001 yılında “Afrika’nın Kalkınması için Yeni Ortaklık” (NEPAD; The New Partnership for Africa’s Development) oluşturulmuştur. 2005 yılı Ekim ayında ise, Avrupa Komisyonu tarafından AB’nin Afrika Stratejisi konulu bir bildiri yayınlanmıştır. Söz konusu stratejinin hedefi tüm AB aktörleri için tek bir çerçeve oluşturmak ve Afrika’nın kalkınmasının AB’nin önde gelen siyasi öncelikleri arasında yer almasını sağlamaktır. 2006 ve 2007 yılları boyunca AB, Afrika Stratejisi’nde yer alan politika ve faaliyetlerin hayata geçirilmesine yönelik çalışmalarda bulunmuştur. Bu doğrultuda, “AB-Afrika Altyapı Ortaklığı” ve “AB Yönetim İnisiyatifi” başlatılmış, Afrika Birliği’nin (AfB) öncülük ettiği barışa destek faaliyetleri için daha fazla kaynak ayrılmıştır.

2007 yılının sonunda Portekiz’in başkenti Lizbon’da yapılan Avrupa Birliği-Afrika Zirvesi, iki kıta arasındaki ilişkilerin gelişmesi yönünde yeni bir sayfa açmayı amaçlamaktaydı. Zirve, 2005 yılında kendi Afrika Stratejisi’ni belirleyen AB üyesi ülkelerin ortak bir Afrika politikası oluşturma yönündeki kararlılıklarının bir ifadesi olması açısından ayrıca önemlidir. Zirve sonrasında kabul edilen ortak bildiride, AB ile Afrika arasında eşitlik ilkesine dayanan ilişkilere vurgu yapılıyor ve barış ile güvenliğin yanı sıra, bölgesel iş birliği, kalkınma, refah, insan hakları ve yatırım gibi konularda ilerlemenin sağlanması için ortak çalışmaların önemi vurgulanıyordu.  Lizbon Zirvesi, AB’nin Afrika Stratejisi’nin, kıtadaki ülkelerin de katılımıyla güçlü temeller üzerine inşası amacını taşımaktadır. Avrupa Birliği, Afrika’nın daha yakın bir ortağı haline gelmeye çalışmakta ve Afrika’ya ilgi duyan diğer önemli güçlerin yanı sıra, kıtadaki etkisini artırma amacıyla hareket etmektedir. AB şu anda Afrika’nın en önemli ekonomik partneri konumundadır. AB sadece 2006 yılında kıtaya 93 milyar dolarlık mal ihraç etmiş ve petrol ile doğalgaz başta olmak üzere, 126 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirmiştir.  2006 yılında Afrika’yla toplamda 200 milyar doları aşan ticaret hacmiyle AB, aynı yıl 71 milyar dolarlık ticaret hacmine sahip ABD’yi (12,1 milyar dolarlık ihracat ve 59,1 milyar dolarlık ithalat) ve 2005’te 32 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşabilen Çin’i geride bırakmıştır.

AB, Çin ve ABD’nin yanı sıra, Rusya, Japonya, Brezilya ve Hindistan gibi pek çok büyük güç, Afrika kıtasında etkinliklerini artırmak için özellikle son yıllarda önemli girişimlerde bulunmuşlardır (Tepeciklioğlu, E.E. 2012, s.59-65).

Türkiye’nin Afrika’ya yönelik politikaları, 1998’den itibaren ciddi bir dönüşüm gösterdi ve ‘Afrika’ya açılım’ politikaları uygulanmaya konuldu.

Fakat asıl hareketlilik; ‘Afrika’ya Açılım Eylem Planı’ kapsamında 2003 yılı başında ‘Afrika Ülkeleriyle Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi’ başlığı ile başladı. Bu faaliyetler eşliğinde ise 2005 yılı Türkiye tarafından ‘Afrika Yılı’ ilan edildi.

Oluşturulan Afrika’ya Açılım Eylem Planı ile:

Afrika ülkeleri ile Türkiye arasında yüksek düzeyli ziyaretlerin gerçekleştirilmesi,

Çeşitli uluslararası örgütler içinde kıta devletleri ile temasların artırılması,

İnsani yardımların yapılması,

Afrika’daki diplomatik temsilciliklerin sayısının artırılması,

Ekonomik, teknik-bilimsel ve ticari iş birliği anlaşmalarının imzalanması,

Karşılıklı ticaret alanlarının ve faaliyetlerinin geliştirilmesi gibi ana başlıklar altında çalışmalar yapılması kabul edildi.

Peki, bu çıkış noktasından günümüze kadar gelen süreçte Türkiye Afrika’da hangi adımları attı.

            İktisadi ve Ticari olarak Afrika’nın Önemi

Afrika merkezli Afrasia Bank tarafından yayınlanan 2018 Afrika Varlık Raporu’na göre, 2007-2020 dönemini kapsayan 13 yıllık süreçte Afrika’nın ekonomik varlığı yüzde 15 oranında artmıştır. Tahminler Afrika’nın ekonomik varlığının 2027 yılı sonunda yüzde 34 artmasını öngörüyor.

54 ülkeden oluşan Afrika altın, elmas, manganez, platin, vanadyum, kömür, petrol ve doğal gaz başta olmak üzere hammadde açısından çok zengin bir kıta. Yine genç nüfus, tarım ve balıkçılık açısından da pek çok fırsat barındırmaktadır.

Dünyanın diğer kısımlarında yaşlanan nüfus ve tükenen hammaddeler insanlığın yeni teknolojiler geliştirmesini zorunlu hale getirirken, Afrika’nın bu iki önemli kaynağı içinde barındırıyor olması pek çok ülkenin iştahını kabartmakta ve sonuç olarak pek çok ülke Afrika ile iş birliği platformu oluşturma yarışına girmektedir.

            Diğer Ülkeler Neden Afrika’da?

Dünyanın kaynak hazinesi olarak bilinen Afrika kıtası, büyüyen pazarı ve zengin doğal kaynakları nedeniyle, kıta dışındaki büyük güçler arasında rekabetin hedefi haline gelmiştir. Özellikle dünya beşten büyüktür söylemini muhatap olan beş ülke Afrika kıtası da dâhil kendi çıkarlarına uygun ekonomik sistem oluşturmak için önemli ölçüde çaba sarf etmekte ve bu şekilde aktif olarak diğer ülkelerin egemenliğini azaltmaktadır.

Türkiye haricinde kıtada ortaya çıkan eski ve yeni güçlerin etkisine baktığımızda çıkarlarına uygun ekonomik, politik ve ideolojik düzen inşa etmek ve kontrol altına almak için meşru olmayan yöntemler ve askeri araçlar kullanmaktadır.

Örneğin, bu emperyalist ülkeler ve işbirlikçileri Libya, Sudan ve Mısır’da olduğu gibi ekonomik ve politik sonuçları güvence altına almak için askeri araçlar kullanmaktan çekinmemişlerdir. Aynı zamanda, kıtada rekabet eden güçlerin gündemi ve beklentileri arasında, ekonomik olarak, Afrika’nın petrolünü, diğer stratejik kaynaklarını, ulaşım kanallarını kontrol etme, yanı sıra diplomatik destek, yeni ticaret bölgeleri ve silah ticareti gibi birçok konuyu içermektedir.

Afrika’da emperyalist düşüncelerle kendi ulusal çıkarlarını ilerletmek için kıtanın kaynaklarını çıkartmakla ilgilenen ülkelerin aksine, Türkiye “yapıcı iş birliği” alanları ile Afrika kıtası ülkelerinin egemenliğini ve kalkınmasını tehdit etmemektedir. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Türkiye’nin Afrika ile iş birliği vizyonunu“eşitlik, şeffaflık ve sürdürülebilirliğe dayalı karşılıklı kazanç politikasına dayandığını” söylemesi, bir nevi Türkiye’nin kıta politikasının özeti şeklindedir.

Bu bağlamda Türkiye’nin Afrika’ya yaklaşımı ‘Afrika Sorunlarına Afrikalı çözümler’ perspektifinde ilerlemektedir.

Almanya’nın Afrika açılımı için geliştirdiği ‘Afrika İçin Marshall Planı’nda da aynı slogan görülüyor. Afrika’da bol miktarda bulunan hammaddeleri kıta içinde işleyerek ve ihraç ederek hem dünyanın diğer bölgelerindeki ihtiyacı karşılamak hem de Afrika’ya istihdam ve para kazandırmak amacıyla bölgede bulunduğunu söylüyor. Fakat uygulamaları bu sloganın sadece sözde kaldığını gösteriyor. Fransa’nın Afrika coğrafyasındaki varlığı ve sömürgeci anlayışı ise yüzyıldır devam etmektedir.

Çin, Hindistan, Malezya, Brezilya gibi ülkeler de kıtada çok uzun zamandır yatırım yapmaktadır. Afrika’ya olan ilginin bir göstergesi de AB, Latin Amerika, Çin, Japonya, Güney Kore ve Hindistan’da yapılan Afrika zirveleri olarak görülebilir.

Afrika’nın istikrarlı ve savaştan uzak bir yapıya bürünmesi, demokratikleşmesi ve buna bağlı olarak da kendi kaderini tayin edebilmesi ekonomik ve ticari anlamda tüm dünya ülkelerinin faydasına olacaktır. İstikrarlı ve yükselen bir Afrika, kendi kaynaklarını işleyerek zenginleşen bir Afrika demektir. Bu da küresel ticaret açısından genişleme, dünyadaki alım gücü ve pazarın büyümesi, daha çok insanın insani standartlarda yaşaması demektir.

            Türkiye’nin Birçok Başlıkta Attığı Adımlar Başarıyı Beraberinde Getirdi

Türkiye, geçmişte 1970’lerin ve 1990’ların sonunda olmak üzere iki kez Afrika kıtasına açılma yönünde siyasi irade ortaya koydu. Ancak her iki açılım da hem siyasi saiklerle başlatıldığı hem de ekonomik yatırımlarla desteklenmediği için istenen başarıyı sağlayamadı.

Ankara’nın 2003’te “Afrika Ülkeleriyle Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi” adlı belgeyi hazırlaması, 2005’te ise o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kalabalık bir heyetle gerçekleştirdiği beş günlük Afrika gezisi ve o yılın “Afrika Yılı” ilan edilmesi Türk dış politikasında yeni bir Afrika açılımı başlattı.

Aynı yıl Türkiye, Afrika Birliği toplantılarına gözlemci üye olarak kabul edilmiş, 2008’de Afrika Birliği Addis Ababa Zirvesi’nde “stratejik ortak” olarak ilan edilmiştir. Aynı yılın Ekim ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliği için yapılan oylamalarda Türkiye, 48 yıldır böyle bir girişimde bulunmamasına rağmen, Afrika ülkeleri nezdinde oldukça başarılı bir kulis çalışması yaparak 2009-2010 dönemi üyeliğini kazanmıştır. Bu seçimde 53 Afrika ülkesinin blok halinde kullandığı oylar başlıca faktör olmuştur.

Bu dönemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde ilk kez o dönem Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aynı yıl gerçekleştirilen “Türk-Afrika İş birliği Zirvesi” vesilesiyle toplam 49 Afrika ülkesi temsilcisiyle İstanbul’da bir araya gelmişlerdir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilk Afrika ziyaretini 2004 yılında Mısır’a yapmıştır. Afrika’nın siyasi başkenti olarak anılan Etiyopya’ya 2005’te giden Erdoğan, aynı yıl Güney Afrika Cumhuriyeti, Tunus ve Fas’a birer ziyaret gerçekleştirmiştir.

Bir sonraki yıl Sudan, Mısır ve Cezayir’e de ziyaret düzenleyen Erdoğan, 2005 yılında Etiyopya ve Güney Afrika’ya yaptığı ziyaretler ile Sahra Güneyi Afrika’yı ziyaret eden ilk Türkiye hükümet başkanı olmuştur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2013’de Gabon, Nijer ve Senegal’e, 2014’de Ekvator Ginesi ve Cezayir’e, 2015’te Somali, 2015’de Etiyopya ve Cibuti’ye birer ziyaret, 2016 yılında Fildişi Sahili’ne, Gana’ya, Nijerya’ya ve Gine’ye gerçekleştirdiği ziyaretlerle toplam 8 Afrika ülkesine gitmiş ve Afrika’ya yönelik en yoğun ziyaretini söz konusu yıl içerisinde yapmıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2016 yılında da en çok ziyaret ettiği kıta Afrika olmuştur. Ayrıca 2017 yılının ilk yurtdışı ziyaretlerine de yine Afrika ile başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2017’de Tanzanya, Mozambik ve Madagaskar’ı ziyaret ederek Afrika’da gittiği ülkelerin sayısını 23’e çıkarmıştır.

Gerçekleştirilen bu resmi ziyaretler, Afrika halkının gönlünde Türkiye’ye karşı büyük sempati ve değer kazandırmıştır. Aynı zamanda Erdoğan’ın Afrika’da gerçekleştirdiği çeşitli ziyaretler dünya basınında da oldukça geniş yer bulmuştur.

Örneğin İngiltere basını, Batı’nın uzun zamandır Afrika konusunda kör olduğunu belirtirken, dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında ye alan Türkiye’nin son yıllarda nasıl küresel bir oyuncu haline geldiğine vurgu yapmıştır. Bu ziyaretler Türk-Afrika ilişkilerine ve Türkiye’nin Afrika’da oynamak istediği aktif role adeta yeni bir parantez açmaktadır ve aynı zamanda Türkiye’nin Afrika’ya verdiği öneminin en büyük göstergesidir. Bu Bağlamda karşılıklı ilişkilerin hangi noktaya ulaştığını göstermesi açısından da büyük önem arz etmektedir.

Türkiye, kıta sorunlarının çözümünde büyük bir çaba sarf etmektedir. Örneğin 21 Mayıs 2012’de İstanbul’da BM iş birliği ile düzenlenen “Somali’nin Geleceğinin Hazırlanması: 2015 Hedefleri” başlıkla bir konferansa, 57 ülke, 11 bölgesel ve uluslararası organizasyonun katımıyla ev sahipliği yapmıştır.

Türkiye’nin Afrika’ya ihracatını arttırmaya yönelik gerçekleştirilen Türk-Afrika iş konseyleri kapsamında ilgili ülkelerde ortak iş toplantıları düzenlenmekte ve Türk İhraç Ürünleri Fuarlarına destek verilmektedir. Bu çerçevede Türkiye’de Tunus, Fas, Cezayir, Libya, Sudan ve Mısır’la ortak iş konseyleri de tesis edilmiştir. 2003’te Afrika’ya en fazla ihracat yapan dünya ülkeleri arasında 16. sırada bulunan Türkiye, 2012 yılında 13. sıraya yükselmiştir. 2017’de 10.sıraya kadar yükselen Türkiye 2020 yılına geldiğimizde ise Afrika’ya en fazla ihracat yapan dünya ülkeleri arasındaki sıralaması ilk 10’a girmiştir.

Yatırımlar açısından bakıldığında ise 2015’te yayınlanan bir rapora göre (Financial Times) Afrika’daki doğrudan yabancı yatırımlar arasında en fazla istihdam yaratanın Türk yatırımları olduğu kaydedilmiştir. Afrika devletleri gözünde diğer devletler, Afrika sorunlarına kalıcı çözüm bulma amacından ziyade kendi çıkarları doğrultusunda bölgenin zenginliklerinden istifade etmek istemektedirler. Ancak Türkiye’nin amacının bu doğrultuda olmaması bölge ülkeleri tarafından Türkiye’nin daha olumlu ve sempatiyle karşılanmasına zemin hazırlamıştır.

Bu son Afrika açılımı hem siyasi hem de ekonomik politikalarla desteklendiği için geçmişteki açılımlara nazaran daha başarılı oldu ve olmaya devam ediyor.

            Yeni Strateji

Afrika ülkelerinin geçirmiş olduğu son 20-30 yıllık süreç ve ekonomik performans yalnızca sahip oldukları hammaddeleri ve doğal kaynakları ihraç ederek kalkınamayacağını, sanayileşmenin kıta için gereklilik olduğunu göstermiştir. Türkiye bu boşluğun farkına vararak sanayisi, dış ticaret altyapısı, tecrübe ve birikimleriyle Afrika ekonomilerinde yer edinmeye başlamıştır. Ekonomik verilere gelmeden önce bu süreci destekleyen diğer gelişmelere bakmak gerekir.

Zira Türkiye özellikle belirlediği Yeni Strateji ile Afrika ülkeleri ve halkları ile bağı güçlendirmeye yönelik kapsamlı ve planlı bir yol izlemiştir.

Afrika ve Türkiye arasında gelişen siyasi ve ekonomik ilişkiler, diplomatik temsilciliklerin açılması ile devam etmiştir. Türkiye’nin 2003 itibarıyla 12 olan Afrika’daki büyükelçilik sayısı 2019 itibarıyla 42’ye yükseldi. 2023’e kadar ise hedef olarak bu sayının 50 olması bekleniyor.

Türkiye’nin büyükelçilik açarak gösterdiği, iş birliğini geliştirmeye dönük kararlılığı Afrika devletlerince de karşılık gördü. 2008 yılında Türkiye’de sadece 10 Afrika ülkesinin büyükelçiliği bulunurken bu sayı 2019 itibarıyla 32’ye yükseldi.

Afrika ile ilişkilerde Türkiye’yi hem görünür kılan hem de kıtada sömürgeci olarak algılanmasını engelleyen en önemli faktörlerden birisi de tarihi ve dini bağlarının yanı sıra gerek devlet kurumları gerekse sivil toplum kuruluşları aracılığı ile yapılan yardımlar oldu. Türkiye yardımlarda ABD ve İngiltere’nin ardından en çok yardım yapan üçüncü ülke. Ancak yapılan yardımların gayri safi milli hâsılaya oranına bakıldığında Türkiye en cömert ülke olarak öne çıkıyor.

Büyükelçiliklerin yanı sıra Anadolu Ajansı (AA), Türk İş birliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Yunus Emre Enstitüsü (YEE), Türkiye Maarif Vakfı (TMV) ve Türk Hava Yolları (THY) gibi kurumlarının kıtadaki varlığı yaygınlaştırıldı.

Afrika ülkeleri ile kültürel ve insani ilişkileri geliştirmek isteyen Türkiye, kıtada özellikle Türk İş birliği ve Kalkınma Ajansı Başkanlığı (TİKA) ile faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır.

Türkiye bu kurumlar aracılığı ile Afrika’nın neredeyse her noktasında ekonomik faaliyetlerden ulaşıma, alt ve üst yapı faaliyetlerinden haberleşmeye, sağlıktan eğitime kadar birçok alanda aktif olarak rol almaya devam etmektedir.

Örnek olarak Türkiye, Afrika ile etkileşimini güçlendirmek için ulaşım araçlarının gelişimini de teşvik etmiş ve hâlihazırda THY’nin Afrika’da 35 ülkede 53 destinasyona erişimi bulunmaktadır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, göreve başladığından bu yana gerek Başbakanlığı gerekse Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde 30’a yakın Afrika ülkesine ziyaret gerçekleştirdi.

Erdoğan’ın ziyaret ettiği ülkeler, Cezayir, Cibuti, Çad, Ekvator Ginesi, Etiyopya, Fas, Fildişi Sahili, Gabon, Gambiya, Gana, Gine, Güney Afrika Cumhuriyeti, Kenya, Libya, Madagaskar, Mali, Mısır, Moritanya, Mozambik, Nijer, Nijerya, Senegal, Somali, Sudan, Tanzanya, Tunus, Uganda, Zambiya şeklindedir.

            Ticari ve Ekonomik İlişkiler

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) raporlarına göre; son 18 yılda, Türkiye ve Afrika ülkeleri arasındaki siyasi ve ekonomik güven çok ileri seviyelere taşındı. 18 yıldan beri, Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile ikili ticaret hacmi farklı başlıklarda çeşitlilik gösterse de ortalama olarak 6 kat arttı.

Ticaret Bakanlığı Uluslararası Anlaşmalar ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü’nün raporlarına yansıyan verilere göre ise; Türkiye’nin Afrika ile ticaret hacmi 2003 yılında 5,3 milyar dolar iken şu an da 30 milyar dolarlara kadar yükseldi. Türkiye’nin Afrika’daki devlet eli direk yatırımları 6 milyar dolara kadar ulaşmışken Türk girişimcilerin Afrika’da yürüttüğü projelerle birlikte bu rakam 65 milyar doların üzerine çıkıyor.

Türkiye son 15 yılda; 39 Afrika ülkesiyle ticari ve ekonomik iş birliği, 22 ülkeyle yatırımların korunması, 11 ülkeyle de çifte vergilendirilmenin kaldırılması ile ilgili anlaşmalar imzalamıştır.

Ayrıca Afrika’nın önemli sorunlarından biri olan göçe karşı Türk yatırımcı ve müteahhitlik firmalarının burada geliştirdikleri projelerde diğer ülkelerin aksine yerel işçi istihdam ederek kıtadaki işsizlik sorunu ile mücadele etmesi Afrika hükümetleri tarafından olumlu karşılanmış ve Türkiye’nin bölgedeki performansının ve potansiyelinin her geçen gün artmasında etkili olmuştur.

78 binden fazla Afrikalıya iş imkânı sağlayan Türkiye kıtada bin 152’den fazla altyapı projesini tamamlamıştır. Ve birçok projede halen devam etmektedir.

            Somali ve Libya örnekleri ile Afrika’da Türkiye İle Değişen Dengeler ve Değişen Manzara

            Somali Örneği;

Cumhurbaşkanı olarak iki sefer, Başbakan sıfatıyla da bir kere Somali’ye resmi ziyaretler gerçekleştiren Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda G20 liderleri arasında bu ülkeye bu düzeyde ziyaretler gerçekleştiren tek lider durumundadır.

Türk Dış Politikasında Afrika’ya yönelik uygulanan insani diplomasi politikalarında Somali en güçlü örneğidir. Nitekim Somali’nin 1991 yılından bu yana yaşadığı iç savaş probleminin çözümü noktasında Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerine öncülük etmesi; söz konusu iç savaşın açtığı yaraların sarılmasında Türkiye’nin ve sivil inisiyatiflerinin kalkınma yardımları ve daha pek çok uygulama bu savın kanıtıdır.

Bununla birlikte Uluslararası Kriz Grubu başta olmak üzere pek çok düşünce kuruluşunun hazırladığı raporlarda Türkiye’nin “korkulması gereken değil, taklit edilmesi gereken bir aktör” tanımlamaları oldukça mühimdir. Dolayısıyla Somali’de Türkiye’nin müstesna bir konumu ve önemi vardır. Ve diğer ülkelerde olduğu gibi Somali’de de Türkiye’nin TİKA gibi kurumları aracılığı ile insana yönelik faaliyetleri büyük etki bırakmıştır.

Somali’de hidrokarbon rezervleri arama faaliyetleri, ülkenin sömürge döneminde olduğu 1945 yılında başlamıştı. Ancak 1990’lı yıllara kadar geçen süreçte sadece 6 kuyuda çalışmalar yürütülebilmişti.

Günümüzde Somali’de Somaliland, Puntland bölgelerinde Eş Şebab terör örgütü ve Somali Federal Cumhuriyeti olmak üzere 4 farklı grup minvalinde ayrıştırılmış; fakat uluslararası toplumun Somali Federal Cumhuriyetini tanıdığı bir yapı vardır. Türkiye’den Çukurova Grubu’nun çoğunluk hissesine sahip olduğu ve Genel Enerji çatısı altında Somaliland ile imzalanan anlaşma kapsamında 40 bin 300 kilometre karelik bir alanda petrol arama faaliyetleri sürdürülmektedir.

Somali açıklarından da bu doğrultuda arama faaliyetleri planlanmaktadır. Eğer söz konusu faaliyetler olumlu sonuçlar vermeye başlarsa Türkiye’nin etki ve nüfuzu Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na kadar uzanacaktır.

Söz konusu petrol arama faaliyetleri Türkiye için önemli bir kazanım ve özellikle son 10 yılda Somali’de yürütülen insani kalkınma yardımı faaliyetleri başta olmak üzere ekonomik ve askeri eğitim angajmanları bağlamında yürütülen siyasetin önemli bir meyvesidir.

Somali’nin uluslararası kamuoyu nezdindeki “imaj sorunu” Türkiye’nin katkılarıyla değişime uğramıştır. Geçen Kasım ayında Türkiye’ye yaptığı ziyarette Somali Dışişleri Bakanı Ahmed İsa Avad: “Türkiye, Somali için çok şey yaptı. Somali halkının kalbi ve aklı Türk halkıyla” diyerek ilişkilerden duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir. Bir başka açıklamasında ise Avad, Somali’nin en büyük stratejik ortağının Türkiye olduğunu vurgulamıştır. Türkiye’nin geçtiğimiz aylarda Somali’nin Uluslararası Para Fonu IMF’ e olan borcunu ödemesi de bu sürecin bir parçasıdır.

Türkiye’nin Libya, Somali, Mali, Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti gibi birçok Afrika ülkesinde askeri üs ve askeri eğitim anlaşmaları dışında ekonomik faaliyetlerden ulaşıma, alt ve üst yapı faaliyetlerinden haberleşmeye, sağlıktan eğitime kadar birçok alanda aktif olarak rol almaya devam etmektedir.

            Türkiye’nin Afrika’daki Stratejik ve İnsani Anlayışı Büyük Kabul Gördü

İstikrar ve barışın sağlanması, bölge ülkelerinin kalkınmasına katkı sunulması, insani yardım, yeniden yapılanma, güvenlik, kamu diplomasisi ve ara buluculuk alanlarında karşılıksız yardım, bölge kaynaklarının Afrikalı toplumların yararına kullanılması, ikili ilişkilerin eşit ortaklık ve karşılıklı fayda temelinde geliştirilmesi üzerine inşa edilen Türkiye’nin Afrika politikası, stratejik, uzun vadeli ve karşılıklı gelişime odaklanmış bir anlayışla devam etmektedir.

Afrika Kıtası’nda bulunan elli dört ülkenin yirmi sekizi İslam İş birliği Teşkilatı üyesidir. Türkiye ile dini, kültürel ve sosyal olarak birçok ortak noktanın oluşumuna imkân veren bu durum Afrika ülkeleriyle iyi ilişkilerin tesisinde etkili bir zemin hazırlamıştır. Sömürgeci geçmişi, kölelikle mücadele tarihi, yoksulluğun sürekli yapısı ve altyapı yatırımlarına ihtiyaç duymasıyla Afrika ülkeleri günümüzde Türkiye’nin yaklaşımlarına karşı büyük bir sempati duymakta ve kapılarını açmaya devam etmektedir. (Türkiye’nin Afrika Politikası ve Afrika’daki Varlığı, (25 Ocak 2021) M5 Özel içeriğidir. (TİKA, Ulaştırma Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, DEİK, ASAM, AA, El Cezire, Reuters, BBC) https://m5dergi.com/dunya/turkiyenin-afrika-politikasi-ve-afrikadaki-varligi/)

Afrika’daki Türk varlığı 9. Yüzyıla kadar uzanmaktadır. Atalarımız 9. Yüzyılda dünyanın çeşitli yerlerinde Cihan Hâkimiyeti ve Nizâm-ı âlem düşüncesiyle çok sayıda devlet kurarken, Afrika’da da Arap kaynaklarında “Ed devletü’t-Türkiye” adıyla bilinen Tulun Oğulları ve Memlüklüler devletlerini kurmuşlardır. Memluk Devleti, yaklaşık üç asır boyunca kıtanın kuzeyine hâkim olmuştur 1517 yılında Mısır’ın fethi ve hilâfetin Türklere geçmesiyle birlikte Afrika’da 400 yıl sürecek bir Türk hâkimiyeti başlamıştır. Devletin toprakları içerisinde; Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Habeş Eyaleti, Somali, Eritre, Cibuti, bugünkü Etiyopya’nın Harrar bölgesi ve bugünkü Sudan’ın Kızıl Deniz kıyısı ile Sudan, Nijer, Çad ve Uganda’nın kimi bölgeleri de Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde dâhildi. Diğer taraftan, Zanzibar, Güney Afrika ile de dostluk ilişkileri ve tarihte Sahra’nın büyük bölümüne hükmeden Kanem-Bornu Devleti ile ittifak içindeydi.

Çeşitli ırkları ve dinleri bünyesinde barındıran Afrika en huzurlu dönemini Türk idaresi altında kaldığı devirlerde yaşamıştır. Osmanlı Devleti döneminde Afrika yerlilerinin özellikle dini inanışları olduğu gibi muhafaza edilirken kimse ne mezhep ne de din değiştirmeye zorlanmamıştır. Afrika’yı köle ticaretinin merkezi haline getiren Avrupalılar ise Afrika yerlilerini buraya gönderdikleri binlerce misyoner vasıtasıyla Hıristiyanlaştırmaya zorladılar. 20. yüzyılın başına kadar bütün Afrika’da 10 milyon civarında Hıristiyan varken bugün kendi iddialarına göre 1 milyar nüfuslu kıtada 400 milyona yakın Hıristiyan vardır. Özellikle 21. yüzyıla girdiğimiz şu günlerde ise kıtada Müslümanlar üzerine büyük bir Hıristiyanlaştırma kampanyası yürütülmektedir. Müslümanların yaşadıkları şehirlere, kasabalara, hatta köylere varana kadar kiliseler inşa edilmektedir.

Osmanlı devleti İspanya’nın Kuzey Afrika’daki sömürgeci yayılımına engel olmuştur. Bundan dolayı Cezayir, Tunus ve Libya milli kimliklerini Türklere borçludur. Eğer Afrika Osmanlı yönetiminde 400 yıla yakın bir süre kalmamış olsaydı belki de kıtanın tamamına yakını Hıristiyanlaştırılmış olacaktı. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Afrika’da sömürgeciliğine engel olunmasında önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı Devleti, bölgede sadece sömürgeciliği önlemekle kalmamış, tıpkı, aynı zamanda kendi himayesi altındaki bölgelerin milli kimliklerini, kültürel ve dini değerlerini muhafaza etmelerinde önemli rol oynamıştır.

Bölgede 5 asır süren kolonyal dönemde ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlık mücadelesine girişen ülkelerde bu ayaklanmalar şiddetle bastırıldı ve 2 milyondan fazla Afrikalı hayatını kaybetti.

Öte yandan Fransa’nın dünya savaşlarında bağımsızlık vaadiyle kendi saflarında savaştırdığı ülke halklarının başlattığı ayaklanmalar da şiddetle bastırıldı. Bölgede beş asır süren sömürge dönemi ve bağımsızlık savaşları 2 milyondan fazla Afrikalının hayatına mal oldu. Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda 1 milyon kişi Fransızlar yüzünden hayatını kaybetmiştir.

Fransa siyasi nüfuz sahibi olduğu ülkelerde de büyük insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi. İnsanlık tarihin en büyük soykırımlarından kabul edilen, 800 bin kişinin öldüğü 1994 Ruanda soykırımında da Fransa’nın rolü olduğu ortaya çıktı.

Yer altı ve yerüstü zenginlikleri ile başta Çin, Rusya ve ABD olmak üzere Batılıların iştahını kabartan ve ilgisini çeken Afrika kıtasında yaşayan insanların çoğunluğu her türlü insan hak ve hürriyetlerinden yoksun bir şekilde yaşamakta ve ırk ayrımcılığına tabi tutulmakta, kıtanın zenginlikleri Batılılarca sömürülmektedir.Ortaya böyle bir sonucun çıkmış olmasında elbette Afrikalıların da çok büyük suç ve kusurları vardır. Bu kusurların en önemlisi ise, bölgedeki yönetimlerin çoğunun halk iradesini temsil etmemesi ya da dikkate almamasıdır. Meşruiyetini halktan almayan ve halka dayanmayan yöneticiler ister istemez küresel güçlerin oyuncağı haline geliyorlar.Bölge dışı aktörlerin ve küresel güçlerin müdahalelerine kapı aralayan sebeplerin başında da bu gelmektedir. Ayrıca, Afrika kıtasında yer alan ülkeler arasında birlik, beraberlik, dayanışma ve diyalog yok denecek kadar azdır. Afrikalıların diyalog yoluyla çözemedikleri her sorun dış müdahalelere kapı aralamaktadır. Sorun çözmek adına bölgeye müdahale eden her dış güç, girdiği ülkeyi kolay kolay terk etmemektedir. Kıtaya yapılan her dış müdahale ise sorun çözmek yerine yeni sorunların çıkmasına neden olmaktadır.

Türkiye’nin Afrika ile olan ilişkileri, Cumhuriyetin ilanından sonra 1990’lı yıllara kadar neredeyse yok denecek kadar azdır. Özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra 90’lı yıllara 50 yıllık bir zaman dilimine Türkiye Afrika’yı ya görmezden gelmiş ya da Afrika’da ABD ve Batı yanlısı politikalar izlemiştir. Türkiye’nin Afrika kıtasındaki bu yanlış siyaseti Türkiye’ye “Amerikan uydusu    “ damgasının vurulmasına neden olmuştur.

Türkiye’nin Afrika’ya olan ilgisi ve 28’i Müslüman olan Afrika kıtasındaki 54 ülke ile olan ilişkileri özellikle 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte yeni bir döneme girmiştir. Türkiye şu anda Afrika kıtasında et etkili politika takip eden bir ülkelerin başında gelmektedir.

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) raporlarına göre; son 18 yılda, Türkiye ve Afrika ülkeleri arasındaki siyasi ve ekonomik güven çok ileri seviyelere taşındı. 18 yıldan beri, Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile ikili ticaret hacmi farklı başlıklarda çeşitlilik gösterse de ortalama olarak 6 kat arttı.

Ticaret Bakanlığı Uluslararası Anlaşmalar ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü’nün raporlarına yansıyan verilere göre ise; Türkiye’nin Afrika ile ticaret hacmi 2003 yılında 5,3 milyar dolar iken 2020 yılı itibarıyla da 30 milyar dolarları aşmıştır. Türkiye’nin Afrika’daki devlet eli direk yatırımları 6 milyar dolara kadar ulaşmışken Türk girişimcilerin Afrika’da yürüttüğü projelerle birlikte bu rakam 65 milyar doların üzerine çıkmıştır.

Afrika ve Türkiye arasında gelişen siyasi ve ekonomik ilişkiler, diplomatik temsilciliklerin açılması ile devam etmiştir. Türkiye’nin 2003 itibarıyla 12 olan Afrika’daki büyükelçilik sayısı 2019 itibarıyla 42’ye yükselmiş,  2023’e kadar ise hedef olarak bu sayının 50 olması beklenmektedir.

Türkiye’nin büyükelçilik açarak gösterdiği, işbirliğini geliştirmeye dönük kararlılığı Afrika devletlerince de karşılık görmüş. 2008 yılında Türkiye’de sadece 10 Afrika ülkesinin büyükelçiliği bulunurken bu sayı 2019 itibarıyla 32’ye yükselmiştir.

Afrika ile ilişkilerde Türkiye’yi hem görünür kılan hem de kıtada sömürgeci olarak algılanmasını engelleyen en önemli faktörlerden birisi de; tarihi ve dini bağlarının yanı sıra gerek devlet kurumları gerekse sivil toplum kuruluşları aracılığı ile yapılan yardımlar oldu. Türkiye yardımlarda ABD ve İngiltere’nin ardından en çok yardım yapan üçüncü ülke. Ancak yapılan yardımların gayri safi milli hâsılaya oranına bakıldığında Türkiye en cömert ülke olarak öne çıkmaktadır.

Türkiye, gerek çevresinde gerekse Afrika’da olan biten olaylara seyirci kalamaz. Teslimiyetçi ve pısırık bir politika takip edemez. Memlüklü Türk Devleti’nin 300 yıl, Osmanlı’nın 400 yıl hüküm sürdüğü toprakların bizim için İstanbul’dan, Ankara’dan ve Afyonkarahisar’dan hiçbir farkı yoktur. Atalarımız, Afrika için on binlerce şehid vererek bu toprakları Türk vatanı yapmışlardır. Bizim anlayışımıza göre, şehid mezarlarının bulunduğu her yer Türk vatanıdır. Afrika, Türk’ün hep Kızılelma sahasında olmuş ve olmaya devam edecektir.

 

 

KAYNAKLAR

AFRICOM: United States Africa Command

Ataöv, 1976, “Afrika ve Biz”, Vatan, 21.03.1976

China-Africa trade approaches $300 billion in 2015”, 27/05/2017: http://www.chinadaily.com.cn/business/2015-11/10/content_22417707.htm

.Dikerdem, M. (1977).Ortadoğu’da Devrim Yılları (Bir Büyükelçinin Anıları), İstanbul: İstanbul Matbaası, 1977

Fırat, M (2002). “Yunanistan’la İlişkiler”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Birinci Cilt, der., Baskın Oran, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, 6. Baskı.

Günay, M. (2004), Devlet ve Hayat Felsefemiz Dünya Barışı, Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Hizmeti, Geçit Yayınları.

.Hazar, N.(2003).Küreselleşme Sürecinde Afrika ve Türkiye-Afrika İlişkileri, Ankara, Yeni Türkiye Yayınları.

Kavas, A. (2006)Osmanlı – Afrika İlişkilerihttps://tasam.org/tr-TR/Icerik/383/osmanli-_afrika_iliskileri

NEPAD; The New Partnership for Africa’s Development

Prof. Dr. Ahmet Mumcu ve arkd.  Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II

Sümer, F. (1992), Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayını.

Tepeciklioğlu, E.E. (2012)Afrika Kıtasının Dünya Politikasında Artan Önemi ve Türkiye-Afrika İlişkileri Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Dergisi Cilt 1. Sayı 2. Bahar 2012

Türkiye’nin Afrika Politikası ve Afrika’daki Varlığı, (25 Ocak 2021) M5 Özel içeriğidir. (TİKA, Ulaştırma Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, DEİK, ASAM, AA, El Cezire, Reuters, BBC) https://m5dergi.com/dunya/turkiyenin-afrika-politikasi-ve-afrikadaki-varligi/)

.Yılmaz, T., (12.04.2019). https://www.aa.com.tr/tr/dunya/fransanin-tarihindeki-kara-lekeler-unutulmuyor/1450460

Erol, Mehmet Seyfettin ve Altın, Ahmed Said, http://www.usgam.com/tr/index.php?l=807&cid=646&konu=0&bolge=12, (erişim tarihi: 12.11.2013)

Kaya, K. (2014). TÜRKİYE’NİN AFRİKA AÇILIM STRATEJİSİNDE ULUSLARARASI ÖĞRENCİ HAREKETLİLİĞİNİN ROLÜ, KEMAL KAYA. BAŞBAKANLIK Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı Uzmanlık Tezi, Ankara 2014.

tarihigercekler
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
pendik çocuk psikiyatrisi