Tarihi Gerçekler – İlginç Tarihi Bilgiler – Bilinmeyen Tarihi Bilgiler https://www.tarihigercekler.com Tarihsel olaylarla ilgili ilk kez Duyacağınız Tarihi Gerçekler Sat, 23 Oct 2021 16:43:53 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.8.1 https://www.tarihigercekler.com/wp-content/uploads/2021/02/cropped-New-Project-32x32.png Tarihi Gerçekler – İlginç Tarihi Bilgiler – Bilinmeyen Tarihi Bilgiler https://www.tarihigercekler.com 32 32 Narsisizm nedir Narsisizmin Kökeni Narkissos Efsanesi https://www.tarihigercekler.com/narsisizm-nedir-narsisizmin-kokeni-narkissos-efsanesi.html https://www.tarihigercekler.com/narsisizm-nedir-narsisizmin-kokeni-narkissos-efsanesi.html#respond Mon, 18 Oct 2021 18:02:27 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1777 Narsisizm nedir

İnsanın kendine hayran olması ve herkesten üstün olarak görmesi şeklinde tanınan narsisizm günümüzde en çok görülen psikolojik problemlerden biridir. İleri düzeyde narsist bozukluklar tedavi edilmesi gereken rahatsızlıklardandır. Yunan mitolojisindeki nergis çiçeğiyle bir ilgisi olduğu var sayılan Narsisizm ’in ilginç bir geçmişi bulunmaktadır.

Narsisizmin Kökeni

Kelime olarak Yunan mitolojisindeki Narkissos’a benzetilen narsisizm kendine hayranlık duyma ve âşık olma anlamındadır. Narkissos ise Yunan mitolojisinde kendisine âşık olan bir, kendini çok beğenen mitolojik bir karakterdir. Zamanla insanın kendisini ifade ettiği ve kendi benliğini üstün gördüğü ego kelimesi de bu mitolojik karakterden türemiştir. Bu çerçevede Narsisizmi anlamak için Narkissos’un efsanesini bilmek uygun olacaktır.

Narkissos Efsanesi

Yunan mitolojisinde su perisi olarak adlandırılan Echo güzelliği ile nam salmıştır. Kendisinden etkilenen ve kendisine talip olan hiçbir erkeği kabul etmeyen Echo zamanla kendisini herkesten güzel görmeye ve şımarmaya başlar. Bir süre sonra oldukça yakışıklı Narkissos’u gören Echo ona tutulur ve âşık olur. Aşkını anlatmak ve kendisini ifade etmek için Narkissos’un peşinde gezmeye başlar. Fırsat bulduğunda duygularını Narkissos’a anlatır ancak ondan net bir şekilde ret cevabı alır. Bu reddediliş Echo’nun bütün kimyasını bozar ve günden güne eriyen Echo yok olur.

Diğer periler Narkissos’un Echo’yu reddetmesine ve Echo’nun karşılıksız aşkı sebebiyle yok olmasına çok üzülürler ve Narkissos’u tanrılara şikâyet ederler. Tanrılar Narkissos’u cezalandırırlar. Tanrıların Narkissos’a verdikleri ceza ise karşılıksız aşktır. Bir gün dere kenarında su içmek isteyen Narkissos suda kendi yansımasını görür ve kendisine âşık olur. Suyun başından kendisine hayran hayran bakmaktan kendini alamayan Narkissos kendisine öyle tutulmuştur ki su içmeyi bile aklına getiremez. Uzun süre boyunca kendi hayranlığı karşısında kımıldayamayan Narkissos susuzluktan erir ve kaybolur. Onun kaybolduğu yerde ise bir Nergis çiçeği boy verir.

Bu efsane günümüzde Narsisizm olarak bilinen durumun kökeni olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Nergis çiçeği de Narsisizm ’in sembolü olarak görülmektedir.

Bu efsaneden aslında çıkarılacak önemli dersler bulunmaktadır. Narsisizm ‘in ölçüsüz bir şekilde olması insanı yok edebilmektedir. İnsanın kendini önemli görmesi, özgüvenli olması, kendisine bakması güzel ve olması gereken şeyler olduğu halde bunlarda aşırıya kaçılması ve ölçünün kaybedilmesi insan için önemli problemlerin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Türk Dil Kurumu’na göre, narsisizmin karşılığı özseverlik.

TDK, özseverlik kelimesini “kişinin kendi bedensel ve ruhsal benliğine karşı duyduğu hayranlık ve bağlılık, narsistlik, narsisizm” olarak tanımlıyor.

Narsisizm, birçok kişilik özelliğinin bir araya toplanmasıyla ortaya çıkıyor ve bu kişilik özellikleri aslında birçok kişide mevcut.

Ancak bunun ileri boyutlarda olmasına tıpta Narsisistik Kişilik Bozukluğu adı veriliyor.

Uzmanlar, sosyal medyanın da narsistik davranışları teşvik edici bir rol oynadığını belirtiyor.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/narsisizm-nedir-narsisizmin-kokeni-narkissos-efsanesi.html/feed 0
Tarihin En Büyük İsyanlarından: Dungan İsyanı https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-buyuk-isyanlarindan-dungan-isyani.html https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-buyuk-isyanlarindan-dungan-isyani.html#respond Thu, 07 Oct 2021 11:43:56 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1772 Dungan İsyanı

Tarih boyunca Çin coğrafyası büyük isyanlar görmüş ve bu isyanlar da oldukça fazla kan akmıştır. Bu coğrafyadaki isyanların bir kısmı Türkler tarafından çıkartılırken bir kısmı ise Çin’in iç siyaseti gereği kendi hanedanları tarafından başlatılmıştır. Bu çerçevede 1862 yılında başlayan Dungan isyanı Çin coğrafyasının gördüğü en büyük isyan hareketi olarak belirtilmektedir. Bu isyan neticesinde 8-10 milyon insanın öldüğü kaynaklarda geçmektedir.

Dungan isyanı Hui Halkı ile Han Halkı arasında geçmiştir. Hui halkı genellikle Çin’in kuzeybatı bölgesinde yaşayan Müslüman bir topluluktur. Ayrıca ülkenin çeşitli yerlerine de dağılan Hui halkı Müslüman geleneklerini yaşatmasıyla bilinmektedir. Han halkı ise günümüzde de mevcut olan ve Doğu Asya bölgesine ait önemli bir etnik gurubu oluşturmaktadır. Her iki grup arasında patlak veren savaş bir ticaret meselesine dayanmaktadır. Han’lı bir tüccarın istediği miktarı ödeyemeyen Hui’li müşterisine sattığı bambu direklerden alevlenmiş ve siyasi ve dini bir çatışma şeklini almıştır.

Her iki topluluk arasında başlayan çatışmalara Müslüman olmayan diğer grupların da dahil olması Hui halkını bağımsızlıklarını ilan ederek yaşadıkları bölgede bir Müslüman devleti kurmaya itmiştir. Ancak bu durum diğer Çin topluluklarının tepkisini çekmiş ve iki topluluk arasında başlayan çatışmalar diğer Çin topluluklarının da dahil olmasıyla büyümüş ve önü alınamaz bir almıştır. Kaynaklarda belirtilen bilgilere göre Hui halkından iki milyon diğer taraftan ise altı milyon insanın bu çatışmalarda öldüğü vurgulanmaktadır.

Çatışmalar devam ederken Çin yönetiminde bulunan Qing hanedanlığı isyanı sona erdirmek ve sükuneti sağlamak için teşebbüse geçmiştir. Ancak bu adım Hui halkı üzerine toplu bir katliam şekline dönüştü. Bugün Doğu Türkistan bölgesindeki Uygur Türklerinin yaşadığı önemli şehirlerden olan Sincan Hui halkının elinden kanlı bir baskınla alınmıştır. Bununla birlikte Hui halkının liderleri Qing hanedanı tarafından yakalanış tutuklanmış ve daha sonra halkın gözü önünde vahşice öldürülmüştür. Bütün bu baskılar Hui Halkının bir kısmının Rusya’ya göçmesine sebep olmuştur. Başlangıcından bitişine kadar on beş yıl süren Dungan isyanı Müslümanların eziyet gördüğü önemli çatışmalardan biri olarak tarihe geçmiştir.

 

Hazırlayan :  Cem Demirtay

]]>
https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-buyuk-isyanlarindan-dungan-isyani.html/feed 0
ATATÜRK’ÜN KIZILELMA’SI: DÜNYA BARIŞI VE TURAN-TÜRK BİRLİĞİ ÜLKÜSÜ https://www.tarihigercekler.com/ataturkun-kizilelmasi-dunya-barisi-ve-turan-turk-birligi-ulkusu.html https://www.tarihigercekler.com/ataturkun-kizilelmasi-dunya-barisi-ve-turan-turk-birligi-ulkusu.html#respond Sun, 03 Oct 2021 09:12:56 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1768 Oğuzhan’dan itibaren bütün Türk hakanlarının ve Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûresinin hedef nasıl ki “Türk töresi ile dünyaya barış getirmek ve nizam vermek” idiyse, Atatürk’ün de hedefi yurtta ve dünyada barışı hâkim kılmaktı. Bu düşünce “Yurtta barış, dünyada barış” sözlerinde kendisini bulmuştur. Türk birliğinin bir gün mutlaka hakikat olacağına inanan Atatürk, aynı zamanda büyük bir Türkçü-Türk milliyetçisi ve Turancı idi.

Atatürk’ün “Barışçılık” ilkesi milletlerarası ilişkilerde eşitliği, karşılıklı hak ve menfaatleri benimser, teslimiyetçiliği reddeder. Atatürk, “Âlemde bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir” dedikten sonra hemen şunları ekliyordu: “Şu kadar ki, milletin haklarını anlayıp onları savunmak ve korumak uğruna her türlü fedakârlığa hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaat vermesi lazımdır.”, “Milli benliğini bulmayan milletler, başka milletlerin avı olur. Milli varlığımıza düşmanlık güdenlerle dost olmayalım. Böylelerine karşı, bir Türk şairinin dediği gibi:“Düşmanım sana kalsam da bir kişi“ diyelim.”

Daha Milli Mücadele yıllarında, Atatürk, “İnsanlığı meydana getiren milletlerin her biriyle medeniyet gereklerinden olan dostluk ilişkilerini” kurmağa hazır olduğunu tekrarlıyor, fakat “benim milletimi esir etmek isteyen her hangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım” diyordu.

İnsanın insanı ve bir milletin bir başka milleti sömürmesine karşı çıkan ve sömürgeciliğe karşı savaş açan ve bütün mazlum milletlerin önderi olan Atatürk şöyle diyordu: “İnsanları mutlu etmenin tek yolu, onları birbirine yaklaştırarak, onları birbirine sevdirmektir.”, “Şuna da inanıyorum ki, eğer devamlı barış isteniyorsa, kütlelerin vaziyetlerini iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütünün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, kıskançlık, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.”

UNESKO, 1978 yılında gerçekleştirdiği 20. Genel Konferansında Anma ve Kutlama Yıldönümleri programına Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümünü almış ve 1981 Yılının Atatürk’ün Doğumunun Yüzüncü Yılı olarak ilan edilmesinin gerekçesini şöyle açıklamıştır:

Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, UNESCO’nun yetki alanlarında yenilikler gerçekleştirmiş bir inkılâpçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önderlerden biri, insan haklarına saygılı, insanları ortak anlayışa ve devletleri dünya barışına teşvik eden, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, din, ırk ayırımı gözetmeyen, eşi olmayan devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.”

Atatürk, Türk milletine çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı, hatta bu seviyeyi aşmayı hedef olarak göstermişti. Uygar milletlerin seviyesine ulaşmak ve hattâ onları geçmek Atatürk’ün Kızılelma’sı idi. O, “Batının her türlü ilminden, keşfinden yararlanmak fakat asıl özü kendi içimizden ve milli kültürümüzden çıkarmak” şeklinde özetlenebilecek bir “Milli Uygarlık“ modelinden yanaydı. Nitekim Atatürk, 10. Yıl Nutku’nda “Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük uygar vasfı ve büyük uygar kabiliyeti bundan sonraki gelişmesiyle geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” derken çağdaşlaşma hareketimizin milli yönünü bütün açıklığı ile ortaya çıkarıyordu. Atatürk’ün o gün bize gösterdiği çağdaş Avrupa ile Çağdaş Batı bugünkünden çok farklıydı. Bize hedef gösterilen “Batı“ aslında “Çağdaşlıktı-Uygarlıktı“ Bu günkü batı ise; “Bizi sürekli aşağılayan, küçümseyen, kendisi önünde diz çökmemizi ve teslimiyetimizi isteyen, Türk ve İslâm düşmanlığının üst düzeye çıktığı“ bir batıdır. Biz böyle bir Batının ve batlılaşmanın elbette karşısındayız.

Atatürk’ün uyguladığı Milli Uygarlık Modeli’nin temelinde, devlet olarak “Tam bağımsızlık“, millet olarak “Egemenlik“, fert olarak “İnsan hak ve hürriyetleri“ söz konusudur. Ancak bu şekilde bir çağdaşlaşma bir anlam ifade eder. Yoksa tam bağımsızlıktan ve egemenlikten yoksun dışa bağımlı ve teslimiyetçi, mandater çağdaşlaşma, insan hak ve hürriyetlerinden ve demokrasiden yoksun totaliter çağdaşlaşma, gelir dağılımında adaletten yoksun kapitalist çağdaşlaşma gerçek bir ilerleme ve çağdaşlaşma sayılamaz (Günay, M. 2004, s.178)

Ayrıca Atatürk ” Yurtta barış, dünyada barış ” sözleriyle, bugün hala barışı arayan insanlık için bir rehber ve önder olmuştur. Atatürk, sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak ve Türk milletini kurtarmakla kalmamış; O bütün mazlum milletler için bir ışık kaynağı ve büyük bir önder olmuştur. O Türkiye merkezli bir dünyadan yanaydı. Bu amaçla 9 Şubat 1934’de ” Balkan Antantı”nı, 8 Temmuz 1937’de ” Sadabat Paktı”nı kurdurmuş ve bu paktların kuruluşuna önderlik etmişti.

“Kemal Atatürk Asya ve Afrika ülkelerinin milli bağımsızlıklarını kazanmaları ve bu yoldaki mücadeleleri safhasında en yüce örnek ve lider olmuştur. Bu büyük etkinin boyutları 1947 ile 1964 yılları arasında ” Üçüncü Dünya” nın sözcüsü olarak tanınan ve Hindistan’ı istiklaline kavuşturan liderlerden olan Jawaharlal Nehru’nun yazdığı eserlerde çok çarpıcı bir açıklıkla görülür. Uzun yıllar Hindistan’ın başbakanı olan Nehru, Türkiye’ye de gelmişti.

1933’de kendisinden sonra bir ara başbakanlık yapmış olan kızı İndira Gandi’ye gönderdiği mektuplarda şunları yazmıştır: “Bu topluluk, her şeyden önce zaferini demir gibi kararlılığına ve hür olmak isteğine, ayrıca da Türk köylülerinin, askerlerinin gerçekten üstün olan savaşçılık yeteneklerine borçluydu. “… Nehru, daha sonraları Hindistan’ın istiklali uğrunda İngilizlerle boğuşurken yine İngiliz hapishanesinde ” Hindistan’ın Keşfi ” adlı eserini yazarken, Kemal Atatürk’ün Hind milli hareketi üzerindeki etkisine dikkatini bir daha çevirdi: ” Kemal Paşa, Hindistan’da şüphesiz Müslümanlar kadar Hindular tarafından da sevilirdi. O yalnız Türkiye’yi yabancı egemenliğinden ve bölünmekten kurtarmakla kalmamış, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle İngiltere’nin oyunlarını da boşa çıkarmıştı… Hindistan’ın milli kahramanlarından olan Nehru bir başka eserinde Atatürk’ü şu satırlarla anlatıyor: “…Kemal Atatürk veya bizim O’nu o zamanki tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman pek çok duygulandım. Türkiye’yi modernleştirmek yolunda Kemal Atatürk’ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmaz ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu. O, Doğuda modern çağın yapıcılarından biridir. O’nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum.”

Pakistanlı Profesör Nayyar Wasty’in şu sözleri de bir gerçeğin ifadesidir:

Atatürk sadece Türkler için değil, bağımsızlık mücadelesi yapan bütün milletlerin ilham kaynağı olmuştur. Atatürk’ün güttüğü politikanın etkileri Doğuda, özellikle benim ülkemde duyulmuştur. Atatürk’ün yolundan giderek, Hindistan dahil olmak üzere, bütün Asya esaret zincirini kırmış ve Pakistan bu sayede var olmuştur” (Prof. Dr. Ahmet Mumcu ve arkd. 1986. S.150).                   Endonezya’nın bağımsızlık lideri Sukarno ve Tunus’un bağımsızlığını sağlayan Burgiba başta olmak üzere pek çok Doğulu ve Batılı bilim ve siyaset adamı Atatürk’ün ölümünden sonra bile etkisini devam ettiren bir lider olduğunu belirtmişlerdir (Günay, M. 2004, s.174-175).

Maalesef dünya dün olduğu gibi bu gün de barıştan, haktan ve adaletten çok uzaktadır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde özellikle Türk ve İslam coğrafyasında kan ve gözyaşı akmaktadır. Hakkın hak sahibinin değil, güçlünün olduğu; güçlünün zayıfı ezdiği ve insanın insanı öldürdüğü ve bunun için en büyük yatırımların yapıldığı bir dünyada bu günkü görüntüsüyle insanlık, insan olmaktan çok öte, ilkel ve gelişmesini tamamlamamış ilkel bir yaratık görüntüsü vermektedir.

Yüce Allah’ın “En güzel biçimde ve kıvamda yarattım”; “Yaratılmışların en şereflisi “ Eşref-i mahlûkat” yaptım dediği insan için ve Kan ve gözyaşının akmadığı, insanın insanı ve bir devletin bir başka devleti sömürmediği, hak sahibinin hakkını aldığı, bir dünyanın kurulmasında millet olarak bizim de yapacağımız çok şey vardır. Tarih sahnesine çıktığı andan itibaren “Dünya Nizamını ve Dünya Barışını“ hedeflemiş bir millet olarak bu tarihi amacımıza tekrar sahip çıkmak zorundayız. Türk milletinin bu işin öncülüğünü edeceğine yürekten inanıyorum. Türklüğün ve Türk Dünyasının önderliğinde kan ve gözyaşının akmadığı ve Cenabı Allah’ın adının hâkim olduğu bir dünya mutlaka kurulacaktır.

Atatürk, milyonlarca millettaşımız gibi bugün mili sınırlarımız dışında kalan ve vaktiyle Osmanlı’nın idaresinde bulunan Selanik’te dünyaya gelmiştir. O’nun millet ve milliyetçilik anlayışı sadece Türkiye’de yaşayan Türkleri içine alan ve o zamanki tabirle Dış Türklere karşı ilgisiz kalan bir anlayış değildir. Atatürk, Türk Dünyası ile ilişkilerde, son derece planlı ve programlı hareket eden ve Türk Dünyası ile ilişkilerin o zamanın biricik Bağımsız Türk Devleti olan Türkiye’ye zarar vermeyecek bir şekilde yürütülmesinden yanaydı. O’nun Türk Dünyası ile ilişkilerinin bir görünen bir de görünmeyen yönü vardı. “ Pantürkizm ve Panislamizm “ gibi görüşleri tehlikeli olarak gördüğüne ait sözleri o zamanın siyaseti gereği özellikle Rusları ürkütmemeye yönelik söylenmiş sözleridir.

Türkçülüğün esaslarını kaleme alan ve sistemleştiren Ziya Gökalp, kendisinden sonra gelen birçok fikir adamı ve devlet adamını etkilemiştir. Ziya Gökalp’ın etkisinde kalan fikir ve devlet adamlarının başında gelen ilk isim ise Atatürk’tür. Atatürk Türkçülüğü fikri bir hareket olmaktan öteye taşıyarak yeni Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi haline getirmiştir.

Gökalp’ın Türkçülüğün yakın ve uzak hedefleri diyerek tespit ettiği ilkeler özellikle Atatürk tarafından hayata geçirilmiş bu amaçla 12 Kasım 1924 “Türkiyat Enstitüsü”,  15 Nisan 1931 yılında “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”, 12 Temmuz 1932’de “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” kurulmuş, Türk dili ve Tarihi ile ilgili kurultaylar düzenlenmiş bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Türkiyat Enstitüsü’nün amblemi bizzat Atatürk tarafından tespit edilen “Elinde meşale tutan bir bozkurt” olmuştur.

Sovyet nüfuzu altında bulunan Türk devletleri ve toplulukları, İran ve Afganistan gibi ülkelerle sıcak ilişkiler kurulmuştur. İtalya’nın Habeşistan’ı işgali ile Doğu Akdeniz’de ve On Asya’da ortaya çıkan Mussolini’nin yayılmacı politikasına karşı 8 Temmuz 1937’de, Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında Saadabat Paktı’nı, 9 Şubat 1934 yılında ise Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya’nın katılımıyla Balkan Antantı’nı kurdurarak bölge ve dünya barışına büyük katkılar sağlamıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın en çetin yılları, 1920–1921 yılları, Türk milletinin ve Mustafa Kemal’in en zor geçen yılları olarak bilinir. Bir kere I. Dünya Savaşından yeni ve mağlup olarak çıkan, on yıllardır cepheden cepheye koşan Türk milletinin savaşacak takati tükenmektedir. Mustafa Kemal bu şartlar içerisinde vatan sınırlarını Misak-ı Milli olarak çizerken yalnız Anadolu Türklüğünün değil diğer Türkistan Türklerinin de geleceklerini düşünmektedir. Bunun en belirgin örneğini 1920 sonlarında ortak düşman İngilizlere karşı Sovyet Rusya ile bir ittifak kurmak amacıyla Moskova’ya gönderilen Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyetin Sovyetlerin ikiyüzlülüğü yüzünden Ankara’ya dönmek üzereyken T.B.M.M. hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa Ali Fuad Paşa’yı fevkaladeden elçi olarak Moskova’ya göndererek Sovyetler ile bu işbirliğini sağlamaya karar verirler. Gönderilecek olan heyetin üyelerinden birisi de İsmail Suphi Bey’dir. İsmail Suphi Bey bu heyet ile birlikte Moskova’ya gittikten bir süre sonra Orta Asya bölgesine gönderilir. 1921 Temmuzu sonlarında Buhara’ya varan İsmail Suphi Bey’in vazifesi, Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleri istikametinde “Türkistan Milli Birliği” nin kuruluşu için Türkistan Türkleri arasında arabuluculuk yapmaktı (Saray, M. 1995, s.3).

Büyük İşleri Büyük Milletler Yapar

“Büyük işleri yalnız büyük milletler yapar” diyen Atatürk’ün ömrü yetseydi Hatay gibi, Musul ve Kerkük’ü de topraklarımıza katacaktı.  Hatay’ı Anavatana ilhak eden Atatürk’ün Musul ve Kerkük’ü de Anavatan’a ilhak etmek için çalışmalar yaptığı bir dönemde İngilizlerin teşvik ve destekleri ile “Şeyh Sait İsyanı“ çıkarılmış, böylece Musul ve Kerkük meselesi çözümsüz kalmıştır.

Benim yaratılışımda fevkalade olan bir şey varsa, Türk olarak Dünyaya gelmemdir ” diyecek kadar Türkçü ve Türk milliyetçisi olan Atatürk, aynı zamanda Turancı idi. Onun Kızılelması Türk Birliği-Turan’dı.  Kan ve gözyaşının akmadığı barışın hâkim olduğu bir dünya idi. Kan ve gözyaşının akmadığı ve barışın hâkim olduğu bir dünyanın kurulması için Türk birliğinin kurulmasının gereğine inanıyordu.

Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapatacağım. Türk Birliğine inanıyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak, dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek (Bozdağ, 1975, s.138) diyen Atatürk, Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inanıyordu.

Ülküler Devlet Tarafından Açıklanmaz Milletçe Yaşanır

Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına ve Turan idealine inanan Atatürk, Sovyetlerin bir gün mutlaka dağılacağını biliyor ve o güne hazırlıklı olmanın gereğine inanıyordu. Bu konu ile ilgili olarak kendisine sorulan soruya verdiği cevap tarihimiz ve devletimizin takip edeceği derin siyaset açısından çok önemlidir. Nitekim 1933 yılının 29 Ekim’inde Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir genç doktorun sorusu üstüne bu fikri – saklanması kaydı ile- açıklamıştır!

“Ülküler, devlet tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır! Nasıl, bakarken, gözlerimizi görmüyor, onunla her şeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve her şeyi ona göre yaparız. Ben, Devlet Başkanıyım! Sorumluluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Dr. Zeki’ye “Siz şöyle bu tarafa geçin “dedi ve salona sorup:

Başka konuşmak isteyen var mı?

Az önceki içkili, uzun boylu vatandaş, bir yerlerden ortaya çıkmayı becerdi. Olabildiğince derlenmiş, toparlanmıştı ama yine de dili hafifçe sürçmekteydi:

-Paşam, benim büyük Paşam!

Atatürk gülerek elini kaldırdı:

-Anladım deminki önerini yeniden oya koymamı isteyeceksin! Tamam. Şimdi sırasıdır. Önerini arkadaşların da kabul ettiler. Cumhuriyetimiz kutlu olsun hanımlar, beyler!

Atatürk, salonu dolduran alkışlar arasında kalktı; Dr. Zeki’yi de yanına alarak Genel Müdür Odası’na geçti. Oturdular. Atatürk’ün arkasında, duvarda bir Türkiye haritası vardı. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye:

-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun? Dedi

-Evet Paşam.

-O haritada, Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var; Onu da görüyor musun?

-Evet, görüyorum, Paşa hazretleri.

-Hah, işte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu için, ben konuşamam!

-Düşün bir kere… Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün, bunlar vardılar… Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı? Demek hiçbir şey, sür-git değildir. Bugün, “ölümsüz “gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az bir şey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar.

Bugün Dostumuz, Ama Yarın

Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir… Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün, elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler… Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir!

İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir!

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız!

“Hazır olmak “yalnız o günü susup beklemek değildir; hazırlanmak lazımdır… Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprüleri sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür; inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; bizim onlara yaklaşmamız gerekli.

Bunları kim yapacak?

Elbette biz! Nasıl yapacağız?

İşte görüyorsunuz, “Dil Encümenleri “, “Tarih Encümenleri “kuruluyor.

Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, Tarihimiz ortak payda haline getirmeğe çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda; tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimimiz olması gerekli… Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi, Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli…

İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü’nü kurduk kültürlerimizi, bütünleştirmeğe çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; Paşanın işi yok! dil ile tarih ile uğraşmaya başladı diyorlarmış. Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın! Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran; çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler, konuşulmaz, yaşanır! Olay; İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır (Bozdağ, 1975, s.11-12, Bozdağ, 1998, s.30-32, Koç, Y ve Koç, A, 2005, s.51-52).

Yine Atatürk, 1933’te Amerikalı bir generalle yaptığı mülakatta; “Allah nasip ve ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dâhil, Batı Trakya’yı Türk hudutlarına katacağım” demiştir. (Koç, A, Koç, Y. 2005, s.13)  Batı Trakya’nın Misak-ı Milli’nin sınırları dışında kalmasına rıza göstermeyen Mustafa Kemal, 1936’da Yunan başbakanı Metaksas ile konuşurken; “biz Batı Trakya Türklüğü’nü Lozan’la kıymetli bir emanet olarak size bıraktık. Onların rahat ve huzuru Yunan  hükümetinin garantisi altındadır. Bu itinanın gevşememesi için Türkiye’deki Rumların huzur ve rahatı gibi elimizde bir teminat vardır” diyerek, onlara gelecek en küçük bir zararı, Türkiye’deki Rumlardan çıkarabileceğini hatırlatıyordu (Gömeç, S.Y.  2011).

Atatürk, nasıl ki Türk istiklalini ve Türkiye cumhuriyetini ilelebet korumayı ve yaşatmayı Türk gençliğine kutsal bir emanet olarak bıraktı ise, yurtta ve dünyada barışın hâkim kılınmasını ve Türk Birliğinin kurulmasını da Türk gençliğine Kızılelma ülküsü olarak bırakmıştır. Türk gençliği bu yolda koşar adımlarla yürümeli, dünya barışına katkıda bulunacak olan Lider Türkiye’yi ve Türk Birliği’ni mutlaka kurmalıdır.

 

KAYNAKLAR:

Bozdağ, İ. (1975) Atatürk’ün Sofrası; İstanbul. Kervan yayınları

Bozdağ, İ. (1998 ) , Atatürk’ün Avrasya Devleti, Tekin Yayınevi

Günay, M. (2004).Devlet ve Hayat Felsefemiz DÜNYA BARIŞI, Kayseri: Geçit Yayınları, Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Hizmetidir.

Koç, Yusuf ve Koç, Ali. (2005) Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Atatürk, ANKARA:  Yaprak Ofset, Ankara

Prof. Dr. Ahmet Mumcu ve arkd. (1986).Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II, Ankara.

Sadettin Y. Gömeç, Türklük ve Turan Türk Yurdu: Temmuz 2011 – Yıl 100 – Sayı 287

Saray, Mehmet (1995).  Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/ataturkun-kizilelmasi-dunya-barisi-ve-turan-turk-birligi-ulkusu.html/feed 0
Tarihin En Kanlı Örgütlerinden Biri El-Kaide https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-kanli-orgutlerinden-biri-el-kaide.html https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-kanli-orgutlerinden-biri-el-kaide.html#respond Sat, 25 Sep 2021 09:42:25 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1764 EL KAİDE

Tarihin en kanlı örgütlerinden biri olarak lanse edilen El-Kaide terör örgütü soğuk savaş yıllarında SSCB’nin Afganistan üzerinden Güneye doğru yayılmasını önlemek için kurulmuştur. Buna bağlı olarak hiçbir zaman kanıtlanmasa da batı destekli bir örgüt olduğu birçok otorite tarafından değerlendirilmektedir. SSCB’nin dağılması ve soğuk savaşın sona ermesinin ardından batının kendisine yeni düşman olarak seçtiği Müslüman dünya üzerindeki operasyonlarına bahane bulmak amacıyla El Kaide terör örgütü İslami Terör Örgütü olarak etiketlenmiştir. Bu çerçevede İslami coğrafyalar üzerinde batının yaptığı işgal girişimleri hep bu örgütün faaliyetleri sebep gösterilerek yapılmıştır.

KURULUŞU

El Kaide örgütü Afganistan’da SSCB ve ABD’nin güdümünde istikrarsız bir siyasi ortamda meydana çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet işgaline uğrayan Afganistan’da ABD’nin destekleriyle SSCB’ye karşı mücadele etmek üzere kurulan örgüt ülkenin tamamen komünist rejime dönüşmesini engellemeyi amaçlıyordu. Bunun için de özellikle ABD ve diğer batı ülkeleri tarafından finanse edilmekteydi. Bu çerçevede Afganistan coğrafyasında başlayan SSCB-ABD rekabeti zengin yer altı kaynaklarına sahip ve Orta Doğu’nun bu önemli ülkesinde her gün bombaların patlamasına ve dış müdahaleye açık hale gelmesine sebep olmuştur. Ayrıca İslam dininin son derece sağlam bir şekilde yerleştiği Afganistan’da din adamları komünizmin İslam’a vereceği zararları düşünerek mücadeleye başladılar ve bu durumda SSCB 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmeye karar verdi.

Müslüman bir ülkenin yabancı ve batılı bir devlet tarafından işgal edilmesi Müslüman dünyada ve özellikle Arap ülkelerinde Haçlı mücadelesini körüklemiştir. İşgale karşı büyük bir propagandaya başlayan Arap ülkeleri cihat çağrısı yaparak Afganistan için mücadele çağrısında bulundular. Bu hava içerisinde birçok inanmış insan Afganistan’a gelerek El Kaide örgütüne katılmışlar ve SSCB’ye karşı mücadeleye başlamışlardır. Haliyle örgütün gücü de bu şekilde artmış ve batı tarafından finanse edilerek terör faaliyetlerine başlamıştır. Burada Arap ülkelerinden gelen kişileri yetiştirmek üzere kamp kuran ve El Kaide’nin kurucu fikir babası olarak anılan Abdullah Azam’ı unutmamak gerekiyor. Usame Bin Ladinîn babasıyla da sıkı bir ilişki içinde olmuştur.

11 Eylül’e Doğru

SSCB’nin Afganistan’daki işgalinin sona ermesi ve dağılmasıyla Afgan mücahitlere destek veren ve SSCB’ye karşı kullanan ABD artık örgütün varlığından rahatsız olmaya başlamıştır. Diğer taraftan Abdullah Azam ile diğer kurucu El Zevahiri arasında yaşanan görüş ayrılıkları savaşmak için Afganistan’a giden Usame Bin Ladin’in geriye dönmesine sebep olmuştur. Azam’ın bir müddet sonra bir suikasta kurban gitmesi örgütün Filistin topraklarında faaliyet göstermesini istediği için gerçekleşmiştir.

Bin Ladin Azam’ın fikirlerine kendini daha yakın görüyordu. Azam bu süreçte Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri yabancı devletlerle iş birliği yaptıkları için suçluyor ve tehditler savuruyordu. Bu yüzden Azam’ın ölümünden sonra örgütün başına geçen Bin Ladin Pakistan tarafından istenmeyen adam ilan edildi ve Suudi Arabistan’a sığındı. Aynı yıl Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesiyle ABD’nin Orta Doğu’da başlattığı Körfez savaşı Bin Ladin’in ABD’ye karşı cihat ilan ettiği yıl olmuştur. Bu çerçevede dünya üzerindeki Amerikan üslerine ve askerlerine eylemlerde bulunan Usame bin Ladin ve El Kaide terör örgütü Sudan’da kuvvet bulmaya başladı. Burada El Zevahiri ile birleşen bin Ladin Sudan devlet başkanı Ömer el Beşir’in telkinleriyle tekrar Afganistan’a döndü ve mücadelesine buradan devam etti.

El Kaide terör örgütünün en büyük terör eylemi hiç şüphesiz 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya ticaret merkezine yaptığı saldırıdır. 15 El Kaide militanı tarafından kaçırılan dört yolcu uçağı Dünya ticaret merkezinin iki kulesine ve ABD savunma bakanlığı Pentagon binasına çarptılar. Saldırılarda üç binin üzerinde insan öldü ve yüzlercesi ise yaralandı. Bu olaydan sonra ABD Afganistan’ı işgal etti ve El Kaide terör örgütünü bahane ederek özellikle Müslüman ülkeler üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Afganistan’ın ABD tarafından işgalinden sonra Pakistan’a geçen bin Ladin daha sonra İstanbul ve Madrid’deki saldırılarla adından söz ettirdi.

Barack Obama’nın başkanlığı döneminde 2011 yılında bir evde olduğu tespit edilen bin Ladin evin bombalanmasıyla öldürülmüş ve El Kaide’nin faaliyetleri bir süre azalmıştır. Bin Ladin’den sonra yerine El Zevahiri geçmiştir.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-kanli-orgutlerinden-biri-el-kaide.html/feed 0
İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN https://www.tarihigercekler.com/insani-yasat-ki-devlet-yasasin.html https://www.tarihigercekler.com/insani-yasat-ki-devlet-yasasin.html#respond Wed, 08 Sep 2021 13:52:00 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1761  Hazırlayan :  Muharrem Günay Sıddıkoğlu

            Başta Osmanlı devleti olmak üzere Hunlar zamanından beri tarih sahnesine çıkan Türk devletleri istisnasız birer hizmet devleti olmuşlar, devlet hayatında insan faktörünün önemini kavramışlar, tabiyetinde bulunan insanlara hiçbir ayrım yapmadan adaletle hizmet etmişler,“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düşüncesini devlet hayatında tatbik etmişlerdir.

            Eski Türklerde millet, “Budun” sözcüğü ile ifade edilirdi. Milletin temeli aile idi. Eski Türklere göre “Gök kubbesi devletin çadır ailenin örtüsü” idi. Birinin altında devlet öbürünün altında aile  yaşardı. “Halk” sözcüğünün karşılığı ise eski Türkçede “Kün” idi. İl (el) ve kün (gün) kelimeleri bir arada sıkça kullanılırdı. Bu sözcükler günümüzde de  “Ele (ile) güne (küne) rezil olma.(devlete ve halka rezil olma) şeklinde kullanılmaktadır.

Eski Türkler devlet hayatında nüfusun, yani insan gücünün önemini çok iyi kavramışlardı. Tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre, hakanların en başta gelen görevi; “Az milleti çok kılmak, başka yerlere göçmüş halkı tekrar yurtlarına toplamak, açları doyurmak, yoksulu giydirmek, halkı zenginleştirmekti.” Bu ifadelere Göktürk yazıtlarında çokça rastlanır.

Türk-Moğol imparatorluğunun hükümdarı Cengiz Han başlangıçta vahşi bir kabile reisi idi. Bu çağlarda Cengiz ‘in büyük devlet idaresinden haberi yoktu. Aldığı şehirlerde malları yağmalıyor ve insanları da bir tane bile geride bırakmaksızın öldürüyordu. Cengiz Han’ın yine bir şehri aldığı ve şehrin insanlarını da öldürdüğü bir sırada, Doğu Türkistan’daki Hami şehrinden gelen Tapan adlı bir Türk, ona şöyle demişti:

Siz insanları öldürüp toprağı boş bırakıyorsunuz! Hâlbuki devlet, insan ile topraktan meydana gelir. İnsansız devlet olmaz! ” Çin tarihlerinin yazdıklarına göre, Cengiz Han bu sözlerden büyük bir ders almış ve bundan sonra hiç olmazsa teslim olan şehirlerin halkını öldürmemeğe çalışmıştı. (Ögel,1997, 2: 26)

Oğuz Destanı’nda geçen “Halkımız çok olsun” cümlesinden nüfusun önemini Türklerin mitolojik çağlardan beri kavradığını anlıyoruz.

İslam dini de nüfusun hem çokluğuna hem de kalitesine önem vermiştir. Peygamberimizin evlenme ve çoğalma ile ilgili pek çok hadisi vardır. Nice az olanların çok olanlara galip geldiğini belirten ayet ve hadislerde ise nüfusun ve insanın kalitesine, niteliğine dikkat çekilmiştir. (Bak Bakara suresi ayet: 249)

Eski Türkler nüfusun çokluğunun yanında kalitesine de önem verirlerdi. Çünkü kendilerinden sayıca çok kalaba olan Çinlilerle mücadele edebilmek, hür ve bağımsız kalabilmek için bu şarttı. Hem ahlak hem de savaş sanatı açısından kaliteli fakat sayıca az olan Türk orduları bu nitelikleri sayesinde kalabalık düşman ordularına her zaman galip gelmişlerdir.

Eski Türklere göre devletin temel unsuru ve gerçek sahibi budun yani millettir. Göktürk kitabelerinde Türk budununun:

“Kime il (devlet) kazandırıyorum? ” ve “Hangi kağana işimi, gücümü veriyorum, kimin için çalışıyorum? “, “Türk milleti il yaptığı ilini, kağan yaptığı kağanını kaybetmiş” diye haykırması, feryat etmesi bizzat devlet kurduğunun bilincinde olduğunun ifadesidir.

Kitabelerden öğrendiğimize göre; Yüce Tanrı “Türk milletinin adı sanı yok olmasın” diye hakanlar göndermiştir; Türk milletine devlet vermiştir. Yani devletin asıl sahibi olan millettir; devlet millet içindir. Kitabelere göre il (devlet) veren Tanrı’dır. Kitabelerde bu ifade “İl berigme Tanrı- Devlet veren Tanrı” şeklinde geçmektedir. Yine eski Türklere göre Tanrı’nın kut verdiği (bağış) verdiği ve hakanlık makamına getirdiği kağanlar Tanrı’nın kutuna layık olmazlarsa, töreye göre hareket etmezler ise, görevlerini yerine getirmezlerse Tanrı onları cezalandırır ve hakanlık makamından düşürürdü.

Göktürk kitabelerindeki şu ifadeler de Türk milletinde devlet şuurunun varlığına işaret etmektedir:

Babam Kağan ( İlteriş-Kutluğ) kağan on yedi er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toplanıp geldiler; önce yetmiş, sonra da yedi yüz kişi oldular. Hakanlığı atalarının törelerine göre kullandılar, yeniden kurdular.” Aynı konuda ünlü Göktürk veziri Tonyukuk şunları söylemektedir:

“(Gelenlerin) İki kısmı atlı, bir kısmı yaya idi.” Görüldüğü gibi istiklale ve devlet kurmaya koşan, hem de yaya olarak koşan, devletin temel unsuru ve sahibi olan milletti.

Türk milleti ve hakanların birleşme noktası töre idi. Töreye kimse karşı gelemezdi. Töreye uygun hareket etmeyen kağanlara itaat edilmezdi. Töreye uygun hareket etmeyen beylere ve hakanlara:

Bey bu makama sen kendi gücünle gelmedin, onu sana Tanrı verdi” diye ikazda bulunulurdu. “Töre konuşunca hakan susar. Zor kapıdan girerse töre bacadan çıkar” gibi atasözleri bu anlayışın ifadesidir.

Demek ki eski Türklerde devletin temel unsuru ve sahibi millet idi. Devlet millet içindi. Ülkeyi idare eden yönetici kadro da bunun bilincinde idi.

            İslâm öncesi devirlerde olduğu gibi İslâmi devirlerle birlikte de eski törelerinin icabı olarak Türkler idaresi altındaki halklara Müslüman, gayrimüslim ayrımı yapmadılar herkese eşitlik ve adalet ölçüleri içerisinde yaklaşıp hizmet ettiler.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/insani-yasat-ki-devlet-yasasin.html/feed 0
Dünya Tarihini Değiştiren Olaylar https://www.tarihigercekler.com/dunya-tarihini-degistiren-olaylar.html https://www.tarihigercekler.com/dunya-tarihini-degistiren-olaylar.html#respond Tue, 07 Sep 2021 12:27:20 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1757 DÜNYA TARİHİNİ DEĞİŞTİREN 20 OLAY

Dünya yaratılalı beri ne kadar bir süre geçtiği bilinmese de dünya var olduktan bu yana meydana gelen bazı olayların etkisi hiçbir zaman unutulmamıştır. Bu olaylar sadece yaşandıkları dönemlerle sınırlı kalmamış geçmişten geleceğe önemli birer miras bırakmışlardır. Belki bu sayacağımız olaylar hiç yaşanmamış olsa dünya şu ankinden çok daha farklı bir konumda olacaktı. İnsan yaşamını ve medeniyeti yakından etkileyen bu yirmi olaya kısaca bir göz atalım.

1.     TEKERLEĞİN İCADI

Günümüzde kara, hava, deniz, demir yolu ulaşımının ulaştığı nokta düşünüldüğünde her halde tekerleğin icadının önemi daha iyi anlaşılacaktır. M. Ö. 3000’li yıllarda icat edilen tekerlek sayesinde günümüzde daha kolay ulaşım sağlama imkânı bulunuyor.

2.     YAZININ İCADI

M.Ö. 3300’lü yıllarda Sümerler tarafından icat edilen yazı bu bilgilerin bize ulaşmasını sağlayan en temel dayanak noktası olmuştur. Geçmiş ile geleceğin birbirine bağlanması konusunda da etkili olan yazının icadıyla tarih tutulmaya başlanmıştır.

3.     MARATON MUHAREBESİ

Yine milattan önceki yıllarda yaşanan Maraton Savaşı Yunanlılarla Persler arasında yaşanmıştır. Yunanlıların persleri mağlup etmesi Antik Yunan sanatının oluşmasında ve önemli felsefecilerin günümüze kadar fikirlerinin ulaşmasında etkili olmuştur.

4.     MAGNA CARTA’NIN İLANI

İnsan hak ve özgürlüklerinin kayıt altına alındığı ilk belge olması bakımından önemli olan Magna Carta’nın ilanıyla ilk defa kralın yetkileri kısıtlanmıştır. Bu belge ile günümüze ışık tutacak anayasal özgürlüğün temeli atılmıştır.

5.     RÖNESANS HAREKETLERİ

Çağdaş Avrupa medeniyetinin oluşmasında Rönesans aydınlanmasının önemli etkisi olmuştur. Rönesans’la birlikte Orta çağ’ın karanlığından kurtulan Avrupa akıl ve bilimin öncülüğünde önemli bir atılım yaşamış, insana verilen değer artmış, asırlar aşan sanatsal faaliyetler gerçekleşmiştir.

6.     REFORM HAREKETLERİ

Rönesans’tan sonra dini açıdan da reform hareketleriyle birlikte aydınlanma yaşayan Avrupa’da Katolik mezhebinin bağnaz sınırları yıkılmış insanlar inanç özgürlüğüne kavuşarak modern dünyanın temellerini atmışlardır.

7.     FRANSIZ İHTİLALİ

1789 yılında gerçekleşen ihtilal Fransa’da gerçekleşse de etkisi bütün dünyayı kaplamıştır. Mutlakıyet rejimine karşı halkın bir zaferi olarak nitelendirilen ihtilal insan hakları ve milli kimliğin benimsenmesi açısından dünya üzerindeki milletler üzerinde son derece etkili olmuştur.

8.     TELEFON

Bu gün hayatımızda yaşadığımız iletişim kolaylığı 1876 yılında Alexander Graham Bell tarafından icat edilen telefon sayesinde olmuştur.

9.     ELEKTRİK

Elektriğin icat edilmesi yeni bir enerji kaynağının ortaya çıkması demekti. O zamana kadar kullanılan kaynakların yerine geçen elektrik aydınlanmadan sanayiye, iletişimden ulaşıma hayatın her alanında kullanılarak elektronik çağın yaşanmasını sağlamıştır.

10.                       BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Avrupa’da yaşanan Sanayi devriminin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve 194 ile 1918 yılları arasında devam ederek milyonlarca kişinin ölmesine sebep olan Birinci Dünya Savaşı ile çok uluslu imparatorlukların sonu gelmiş, milli kimliğe dayalı anayasal düzeni esas alan devletler kurulmuştur. Ayrıca dünya siyasi haritasının büyük bir bölümü değişmiştir.

11.                       OSMANLI’NIN YIKILIŞI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla hüküm sürdüğü topraklar üzerinde birçok devlet kurulmuştur. Bu yüzden dünya siyasetinin dengesi alt üst olmuştur. Diğer taraftan Anadolu topraklarında destansı bir mücadele sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti Türk milletinin bağımsızlık aşkının sembolü olarak ortaya çıkmıştır.

12.                       NAZİ PARTİSİNİN İKTİDARA GELMESİ

İlk başlarda Avrupa kıtasını ilgilendiren bir mesele gibi görülse de ilerleyen süreçte tüm dünyanın kaderini derinden etkileyen Adolf Hitler ve Nazi partisinin iktidara gelmesi dünyayı yeniden savaşa sürüklemiştir.

13.                       İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Almanya’nın faşist ve saldırgan tavrıyla başlayan İkinci Dünya Savaşı birincisinden çok daha acımasız olmuş savaşın sonunda dünya üzerindeki bütün dengeler değişmiş iki kutuplu bir dünya ortaya çıkmıştır.

14.                       STALİNGRAD SAVAŞI

İkinci Dünya Savaşı’nın ve buna bağlı olarak da belki de dünyanın kaderini etkileyen Stalingrad savaşı olmuştur. Hitler’in güçlü ordusuyla Sovyet Rusya’yı işgal girişimi çetin muharebeler ve zorlu kış şartları sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmış daha sonraki süreçte ise Nazi Almanya’sının çöküşü başlamıştır.

15.                       ATOM BOMBASI

İkinci Dünya Savaşı’nın son zamanlarında insanoğlu bu dehşet verici silahla tanıştı. O zamana kadar yapılmış bombaların en etkilisi ve yıkıcı olanıydı. İki defa ABD tarafından Japonya’ya atıldı ve milyonlarca insan hayatını kaybetti. Dünya artık nükleer silahlarla tanışmış ve bu gücün önemine varmıştı.

16.                       İLK BİLGİSAYAR: ENİAC

Günümüzdeki bilgisayarların atası olarak kabul edilen Eniac ilk defa 1947 yılında tanıtılmıştır. Eniac’ın büyüklüğü bir odayı kaplayacak kadardı.

17.                       AYA GİDİLMESİ

Sovyet Rusya ile ABD arasındaki İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan süper güç olma yarışı Neil Armstrong’un 1969 yılında aya basmasıyla son bulmuştur. ABD dünyanın yeni lideri kabul edilmiş ve artık uzay çağı başlamış kabul edilmektedir.

18.                       BERLİN DUVARININ YIKILMASI

Doğu ve batı bloku arasında gergin yıllar geçiren dünyanın bu gerginliğin bir sembolü olarak gördüğü ve Almanya’yı ikiye ayıran Berlin duvarı yıkılarak hem Almanya’da sembolik olarak da dünyadaki doğu batı ayrımı ortadan kalkmış batının üstünlüğü kabul edilmiştir.

19.                       SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN DAĞILMASI

Dünya siyaseti açısından oldukça önemli olan Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla soğuk savaş dönemi bitmiştir. Mihail Gorbaçov’un devlet başkanlığından ayrılmasıyla dağılan SSCB siyasi haritası üzerinde irili ufaklı birçok Türk cumhuriyeti kurulmuş, dünya siyasi haritası yeniden değişmiştir.

20.                       11 EYLÜL 2001

Doğu bloku karşısında SSCB’nin dağılmasıyla zaferini ilan eden ABD önderliğindeki Batı bloku yeni bir düşman arayışına girmiştir. Buna bağlı olarak 11 Eylül 2001’de Dünya ticaret merkezine yapılan saldırıları bahane ederek önce Afganistan daha sonra Irak gibi Orta doğu topraklarına yerleşen Batı medeniyeti İslamiyet’i yeni düşman olarak görmeye başlamış İslami terör algısı oluşturarak Müslüman toprakları kan ve gözyaşına boğmuştur.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/dunya-tarihini-degistiren-olaylar.html/feed 0
Konfüçyus Kimdir, Konfüçyus Sözleri ve Hayatı Konfüçyüs Felsefesi https://www.tarihigercekler.com/konfucyus-kimdir-sozleri-ve-hayati.html https://www.tarihigercekler.com/konfucyus-kimdir-sozleri-ve-hayati.html#respond Tue, 31 Aug 2021 13:09:48 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1754 Konfüçyüs Kimdir?

Filozof, siyasi yönetici, Çin’de kabul görmüş ve dünyaya mal olmuş önemli öğretilerin kuramcısı olarak bilinen Konfüçyüs M.Ö. 551 yılında Çin’de doğmuştur. Hristiyanlığın doğuşundan beş yüz yıl önce yaşadığı tahmin edilen Konfüçyüs Çin’de Chou Hanedanlığı döneminde yaşamıştır. Küçük yaşlarda babasını kaybetmiş olan Konfüçyüs annesi tarafından mütevazı bir hayat tarzıyla yetiştirilmiştir.

Hayatının belirli dönemlerinde Çin’de bazı kamu görevlerinde yer alsa da asıl hedefi her zaman Chou Hanedanlığının ilk zamanlarında kabul gören ahlaki değerleri yaymak olmuştur. Chou hanedanlığının ilk döneminde hüküm süren Wen ve Wu isimli kralların zamanındaki Çin değerlerini yaymak ve bunları tüm ülkeye hâkim kılmak istiyordu. Ancak yaşadığı dönem bunun için çok da kolay bir dönem değildi. Chou Hanedanlığının ilk yıllarında Çin’de bulunan birlik beraberlik kaybolmuş ve ondan sonra kurulan şehir devletleri arasında çatışmalar baş göstermişti. Ayrıca Hanedanlığın haricindeki toplulukların yayılmacı politikaları bunlarla birlikte kırsal bölgelerdeki göçebe toplumların saldırgan yaklaşımları dönemin Çin Devleti’nin en büyük problemlerin başında geliyordu.

Tüm bunları göz önünde bulunduran Konfüçyüs amaçladığı öğretileri ve ahlaki değerleri yaymasını kolaylaştıracak bir devlet görevine atanmayı istiyordu. Ancak bu gerçekleşmedi. Bunun üzerine küçük topluluklardan başlayarak gittiği her noktada bu değerleri anlatmaya başladı. Onun yaptığı iş aslında gezginci öğreticilikti.

Konfüçyüs Felsefesi

Konfüçyüs felsefesini insan üzerinde yoğunlaştırmıştır. Ona göre en iyi insan bilge insandır. Buna rağmen kendisini bilge biri olarak görmeyen Konfüçyüs asıl erdem kendisinin yanında başkalarının da mutluluğu için adımlar atabilmektir. Bununla birlikte yöneticiler üzerinde de önemli değerlendirmeler yapan Konfüçyüs onların iyiyi ve güzeli istemeleri durumunda onların tabiiyetindeki insanların da iyi ve mutlu olacağı tavsiyesinde bulunur.

Konfüçyüs toplum içerisindeki eşitsizliklere karşı çıkmıştır. Ona göre bütün insanlar doğuştan eşit yaratılmışlardır. Bu yüzden herkesin eğitimde eşitliği savunuyordu. Ayrıca insanların alçak gönüllü ve mütevazı olması insan mutluluğu açısından önemli görüyordu. İnsan zekasının da bilim ve eğitim konusunda etkili olduğuna inanırdı.

Bilgi Konfüçyüs’e göre oldukça önemlidir. Öğrenilen bilgi ahlaksal anlayışın yerleşmesinde yardımcı olmaktadır. Yine Konfüçyüs’e göre cömertliğin ve iyiliğin kişinin yaşamında neleri değiştireceği bilinemez. Bilgi, öğrenme, deneyim, insan hayatını farklı noktalara taşıyabilir.

Konfüçyüs Sözleri

  • İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda ırmağa rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen adama benzer. Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.
  • Halkı kanunlarla yönetip cezalarla düzeni sağlarsanız, onlarda cezalardan kaçınacaklardır; ama bu arada ar duyguları da kaybolacaktır. Fakat onları kendi güzel ahlakınızla yönetip düzeni de vazifelere bağlılığınızla sağlarsanız, ar duyguları onları terk etmeyecek ve bu ölçüye göre yaşayacaklardır.
  • Erdemsiz bir insan mahrumiyete fazla tahammül edemez; nasıl ki mutluluk içindeyken bile rahat edemezse. Fakat erdemli insanın barındığı yer yine erdemin içindedir, akıl sahipleri hep bunu arar.
  • Düşünmeden öğrenmek faydasızdır. Öğrenmeden düşünmek de ise tehlike vardır.
  • Bildiğini bilenin arkasından gidiniz. Bildiğini bilmeyeni uyandırınız. Bilmediğini bilene öğretiniz. Bilmediğini bilmeyenden kaçınız.
  • Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği ise daha sonra düşünülecek bir meseledir.

Konfüçyüs Sözleri 

Aşk, dört nala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler.

Küçükler ot gibidir, büyükler ise rüzgаr: Rüzgаr ne yöne eserse, otlаr o yöne eğilir.

Başarı, her şeye hazırlıklı olmaktır ve hazırlıklı olmadığınızda başarısızlık kaçınılmazdır.

Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde, o şeyden yana çıkmazsan, korkaksın demektir.

Kendine kаrşı kılı kırk yаrаrsаn, bаşkаlаrınа kаrşı bаğışlаyıcıysаn düşmаnlığı uzаklаştırırsın.

İyi insаn, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yаpаn ve yаpаbileceklerini söyleyen аdаmdır.

Güzel yeteneklerin dahi olsa, kibirli ve cimriysen, diğer özelliklerine göz atmaya bile değmez.

Güçlü olan, zayıf yanını herkesten iyi bilendir; daha güçlü olan ise zayıf yanına hükmedebilendir.

Eğitimli insаnlаr bаşkаlаrındа iyi olаnı beslerler, kötü olаnı değil. Küçük insаnlаr ise tersini yаpаrlаr.

Dürüstlere değer ver onlаrı çаrpıklаrın üzerinde tut, böylelikle çаrpıklаrın düzelmesini sаğlаyаbilirsin.

Bunlara insancıllığın yöntemleri denebilir. Eğitimli insanlar yapabileceklerinden fazlasını söylemeye utanırlar.

Akıllı kişiler gördüğünde, onlаrа denk olmаyı düşün. Akıllı olmаyаnlаr gördüğünde, içinden kendini düşün.

Eğitimli insanlar adaleti ilke edinir ve onu düzenli bir biçimde yürütür; onu alçak gönüllülükle kurar ve sadakatla gerçekleştirir.

Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir.

Sаnа bir şeyi nаsıl bilebileceğini öğreteyim mi? Bildiğin zаmаn bildiğini аnlа, bilmediğin zаmаn ise bilmediğini аnlа.

Sаdаkаt ve bаğlılığı en öne yerleştir; kendin kаdаr iyi olmаyаnlаrlа ilişki kurmа ve hаtа yаptığındа değiştirmekten çekinme.

Bildiğini bilenin аrkаsındаn gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyаrınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kаçınız.

Esinlenmemişse öğretmem, kendini beğenmişse aydınlatmam. İnsanlara bir köşeyi gösterdiğimde, diğer üçünü bulamamışlarsa, tekrar etmem.

Kısa Konfüçyüs Sözleri

Kısa Konfüçyüs Sözleri

Ağaç yaşken eğilir.

İhtiyatlı insan nadiren hata işler.

Karanlığa söveceğine, bir mum yak.

Yaldızlı sözlerle erdem bağdaşmaz.

Erdemli adam, kaygıları silip atandır.

Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.

Öğretmek iki kere öğrenmek demektir.

Aç midenin czаsını yorgun аyаklаr çeker.

Arsız güçlü oluncа, hаklıyı suçlu çıkаrır.

Düşünmeden öğrenmek yitirilmiş bir emektir.

Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Güleryüzlü olmаyаn bir kişi, dükkаn аçmаmаlıdır.

Susmаk, insаnı ele vermeyen sаdık bir аrkаdаştır.

Uzаğı düşünmeyen аdаm, аcıyı yаnı bаşındа bulur.

Onu incitmek zorundа kаlsаn dаhi аslа ihаnet etme.

Hiç bir şey eyleme geçen cаhillik kаdаr korkunç olаmаz.

Okudum, unuttum, gördüm, hatırladım, yaptım, öğrendim.

Örnek insanlar adaleti anlar. Adaleti anlamayan adaletsiz olur.

İnsаnlаrı niçin öldürüyorsunuz, birаz bekleyin zаten ölecekler.

Konfüçyüs Anlamlı Sözleri

Konfüçyüs Anlamlı Sözleri

Asıl bilgi insanın cehaletini tanımasında yatar.

Gerçek bilgi, insanın ne kadar cahil olduğunu bilmesidir.

Hiç kimse başarı merdivenini elleri cebinde tırmanmamıştır.

Az konuşmaktan pek az, çok konuşmaktan sık sık pişman olunur.

İnsаnlаr sаhip olduklаrını küçümser, sаhip olаmаdıklаrını önemser.

Akıllı insan kimseyle yarışmaz, böylece kimse onunla yarışamaz.

İyiliği, hiçbir şаhsi menfааt gözetmeden, sırf iyilik olsun diye yаpmаlıyız.

Düşünmeden öğrenmek fаydаsız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.

Bilgi insаnı şüpheden, iyilik аcı çekmekten, kаrаrlı olmаk korkudаn kurtаrır.

Düşünmeden incelersen kör sаyılırsın; incelemeden düşünürsen tehlikedesindir.

Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner.

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.

Olgun insаn güzel söz söyleyen değil, söylediğini yаpаn ve yаpаbileceklerini söyleyen kişidir.

İdare etmek dürüstlük demektir. Sen doğru yönetirsen yanlış olmaya kimse cesaret edemez.

İsteyenler bilgilerini genişletmelidirler. Bilgilerini genişletmek isteyenler önce araştırmalıdırlar.

Üç çeşit dost yаrаrlı, üç çeşidi ise zаrаrlıdır. Dostlаr dürüst, içten yа dа bilgili olduklаrı zаmаn yаrаrlıdırlаr.

Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır.

Mutlu olmak için içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir Konfüçyüs Sözleri zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin.

Bir öğrenci dostluğu sordu. Konfüçyus dedi ki: Doğruyu konuş ve onlаrı iyi yollаrа yönelt. Eğer uymаzlаrsа o zаmаn dur ve kendini onlаr için аlçаltmа.

Bir ülke iyi yönetiliyorsa, yoksulluk ve düşkünlüğün varlığı, utanç verici bir şeydir. Bir ülke kötü yönetiliyorsa, zenginlik ve onur gibi şeylerin varlığından utanç duyulmalıdır.

En Güzel Konfüçyüs Sözleri

En Güzel Konfüçyüs Sözleri

Cahillik aklın gecesidir, ama aysız ve yıldızsız bir gece.

Kendini affetmeyen bir insanın bütün kusurları affedilebilir.

Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.

Hiç erişemeyecekmişsin ya da her şeyi yitirecekmişsin gibi çalış.

Güzelliği sevdiği kadar, erdemi de seven bir insanı daha görmedim.

Küçük avantajların peşinden koşarken büyük başarılardan olabilirsiniz.

Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi, başkasına yapmamalıyız.

Evinizin eşiğini temizlemeden komşunuzun damındaki karlardan şikayet etmeyiniz.

Kendisinden çok, başkalarından az isteyen bir insan kendini kötülüklerden uzak tutar.

İnsanlar beni tanımıyor diye üzülmeyeceğim; insanları tanımıyorum diye üzüleceğim.

Kelimelerin kuvvetini bilmeyen insanlarla esaslı bir konuyu konuşmak mümkün değildir.

Nasıl ki elmas yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz.

Bilgiye sahip olarak doğmuş birisi değilim. Öğretmeyi seviyorum ve öğrenmeye çalışıyorum.

Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur. Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanin boyu hizasındadır.

Eylemlerinde tutarlı olmayanlarla dostluk edersen, ya çok sınırsız yada çok kısıtlı olursun. Çok sınırsız olanlar çok saldırgandır, çok kısıtlı olanlar çok edilgindir.

Etraflıca çalış, doğru bir şekilde araştır, dikkatlice düşün, düşündüklerini gözden geçir, ciddi ve samimi bir şekilde uygula.

Bir memleketin nasıl yönetildiğini anlamak mı istiyorsunuz, onun müziğine kulak veriniz. Nerede güzel eserlerden oluşmuş bir uyum vardır; orada adalet ve erdem hüküm sürer.

Bilmeden hаreket edenler vаrdır; bunu kаbullenemem. Çok dinlemek, iyiyi seçmek ve izlemek, çok görmek ve gördüklerini tаnımаsını bilmek: bu bilgiye çok yаklаşmаktır.

Eğitimli insanlar öncelikle adalete değer verir. Eğitimli insanlar adalet olmadan cesaret sahibi olunca asi olurlar. Küçük insanlar adalet olmadan cesaret sahibi olunca haydut olurlar.

Konfüçyüs Etkileyici Sözleri

Konfüçyüs Etkileyici Sözleri

Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.

Gerçeği bilenler ile onu sevenler hiçbir zaman eşit değildirler.

Eskiyi cаnlаndır, аmа yeniyi de bil, o zаmаn öğretici olаbilirsin.

Sаhteci, yаltаklаnmаcı yа dа fırsаtçı olduklаrındа ise, zаrаrlıdırlаr.

Efendi adam, kendisinden çok şey, başkalarından az şey bekler.

Gerçek iyilik, insanın yüreğinden fışkırır. Bütün insanlar iyi doğarlar.

Duyduğumu unuturum, gördüğümü hatırlarım, yaptığımı anlarım.

Bir kişiye iyilik yаpmаk istiyorsаn onа bаlık verme bаlık tutmаyı öğret.

Ben bir şey bilerek doğmаdım, eskiye düşkündüm ve onu şevkle аrаdım.

Akıllı insanlar kendilerini heyecana kaptırmazlar: faziletli olanlar kuşku içinde olmazlar; cesur olanlar hiçbir şeyden korkmazlar.

Eğer kişisel olarak dürüstsen, işler emir verilmeden de yürür. Eğer kişisel olarak dürüst değilsen, emir versen de seni kimse dinlemez.

Eş seçmek, kitap seçmeye benzer; iyi tasarlanmış bir kapak ve cilt ilginizi çekebilir ama içeriği sağlam olmadıkça, sonunu getirmek zordur.

Eğitimli insаnlаr yolundа, benim muktedir olаmаdığım üç şey vаrdır: insаncа olаnlаr kаygılаnmаz; bilenlerin аklı kаrışmаz; cesurlаr korkmаz.

Elde edilecek bir çıkаrı olduğu hаlde аdаleti düşünen, tehlike kаrşısındа hаyаtını hiçe sаyаn ve eski tааhhütlerini unutmаyаn insаn mükemmel bir insаndır.

Onlara başkanlık ederken saygınlığı eksik etme ki ciddi olsunlar. Babaca ve şefkatli ol ki, sadık olsunlar. İyiyi teşvik et, acemiye öğret ki hevesli olsunlar.

Konuşmaya değer insanlarla konuşmazsan insanları, konuşmaya değmez insanlarla konuşursan kelimeleri yitirirsin. Sen öyle biri ol ki ne insanları, ne de kelimeleri yitir.

İnsanca olana gelince, onlar kendilerini kurmaya çalışırken başkalarını da kurmuşlardır. Kendileri de başarmak isterken başkalarının başarılı olmasına yardım etmişlerdir. Yakından ders çıkartabilirler.

Değerli bir insan gördüğümüz zaman onun gibi olmayı düşünmeliyiz. Değersiz bir kimseye rastladığımız zaman geri dönmeli ve kendimizi incelemeliyiz.

Bilen kişiyle dost ol, çünkü seni aydınlatır. Bilgisiz kişiyle dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.

Bir insаnın аkıllı dаvrаnmаsı için üç yol vаrdır: Birincisi iyi düşünmektir. Bu en soylusudur. İkincisi, tаklit etmektir. Bu en kolаydır. Üçüncüsü, denemiş olmаktır. Bu en аcısıdır.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/konfucyus-kimdir-sozleri-ve-hayati.html/feed 0
KIZILELMA ANADOLU VE MALAZGİRT ZAFERİ https://www.tarihigercekler.com/kizilelma-anadolu-ve-malazgirt-zaferi.html https://www.tarihigercekler.com/kizilelma-anadolu-ve-malazgirt-zaferi.html#respond Sun, 29 Aug 2021 15:26:52 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1750  KIZILELMA ANADOLU VE MALAZGİRT ZAFERİ MUHARREM GÜNAY

Tuğrul Bey’in ölümü üzerine çocuğu olmadığı için yerine kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Alparslan geçmiştir. Artık Türk’ün Kızılelması Anadolu’ yu vatan yapmak ve orada bir devlet kurmaktır. Alparslan kazandığı Malazgirt zaferi ile bu yolu açmış, Anadolu topraklarının Türk vatanı olmasını sağlamıştır.

Alparslan’ın Selçuklu tahtına oturduğu zaman Anadolu’da yaşayan halk perişan bir durumda olup, halkla birlikte Bizans askerleri de para ve yiyecek sıkıntısı çekmekte idi. Bizans’ın takip ettiği Ortadoks zihniyeti kavimleri, diğer mezhep ve dinleri yok etmek gayesi güdüyorlardı. Bizans İmparatoru Kotsan tin Dukas’ın ölümü (1067)  üzerine yerine karısı Eudoxia geçmişti. Bizans iç karışıklıklar içinde idi.

Anadolu içlerine doğru Türk akınlarının her geçen gün arttığı bir dönemde bu karışıklıklara son vermek amacıyla Eudoxia Romen Diyojen ile evlendi. Romen Diyojen, 1068 yılında imparator ilan edildi.

Bizans tarihçisi Auguste Baılly, Romen Diyojenin Bizans hükümdarı oluşunu ve Malazgirt seferini şöyle anlatır:

Bu sırada Anadolu’da Türklerin istilası aralıksız devam ediyordu. Onlar da, bütün dünya hazinelerinin yığıldığı bu masal beldesinin rüyasını görmekte idiler. Romanos Dioyenios onları geri atmak istemiş ve kendisinin yönettiği bir sefer tertiplemişti. Bu sefer, Bizans ordusu için felaket olan ve imparatorun esir düşmesi ile nihayet bulan Malazgirt Meydan Savaşı (26 Ağustos 1071) ile sonuçlanmıştı. Bu, imparatorluğun hayatında bir dönüm noktası oluşturan tarihlerden biridir; en zengin ve en güçlü Anadolu eyaletleri bundan böyle Türklere ait bulunmakta idi. (Auguste Baılly, tarihsiz, c.II, s. 27)

Romen Diyojen, 1070-1071 kışında, büyük ordusunu hazırladı. O, Anadolu’yu Türklerden kurtarmaktan başka İslâm ülkelerini istila ve hatta Selçuk devletini de tahrip etmek maksadı ile Bizans tarihinin en büyük ordularından birini vücuda getirdi. Bu ordu Balkan vilayetlerinden, Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerinden ve Ermeni halkından başka Slav(Rus), Bulgar, Alman(Got), Frank, Ermeni, Gürcü, Hazar, Peçenek, Uz (Oğuz) ve Kıpçak (Kuman) ücretli askerlerinden oluşuyordu. Bu ordunun miktarı 200.000 ile 600.000 arasında gösterilir. Bu ordunun, yine mübalağalı olmakla beraber, mancınıkçı, çarkçı, lağımcı, kazancı, arabacı vb. teknisyenlerinin de 100.000 kişi tuttuğu, kumandan ve subay sayısının 30.000, silah ve malzeme taşıyan arabaların 4.000 olduğu, altın, gümüş ve hazinelerinin ise sayısız bulunduğu yazılmaktadır. Hafif süvari kuvvetlerinden birisini teşkil eden Uz (Oğuz)’ların 15.000 kişi olduğu da rivayet edilmektedir. Ordunun büyüklüğünden mağrur olan olan imparator, zaferden emin olarak, yalnız Anadolu’yu kurtaracağına değil, İslâm ülkelerini de alacağına inanıyordu. Irak, Suriye, Horasan ve Rey valiliklerini bile kumandanlarına önceden vadediyordu Camiler yerine kiliseler yapmayı da hayal ettiği rivayet edilir.(Turan, 1993, s. 177)

İmparator 13 Mart 1071 günü Ayasofya’da yapılan dini törenden sonra ordusuyla birlikte yola çıkmıştır. Sultan Alparslan, Şam’a giderken, Bizans ordusunun Anadolu’da ilerleyip Erzurum’a ulaştığını öğrendi ve Diyarbakır üzerinden Ahlat’a yöneldi. Ahlat’da her ihtimale karşılık devletin birliğini korumak, diğer yerlerde çıkması muhtemel karışıklıkları önlemek ve gerektiğinde harp sahasına taze kuvvetler göndermek üzere veziri Nizamül Mülk’ü karısı ve çocuklarıyla birlikte Hamedan’a gönderdi.

Sultan, Ahlat’ta iken Bizans öncü kuvvetleri de Ahlat’a doğru ilerliyordu. Sanduk kumandasındaki Türk birliği bu öncü birlikleri tamamen yok etti. Önlerinde taşıdıkları büyük bir haç ele geçirildi ve bu haç halifeye gönderildi.

“İran Kisrası ve Bizans Kayseri (ikisi de) helak olacak ve onların hazineleri Müslümanların eline geçecek” diyerek, İran’ı ve Bizans’ı ümmetine hedef gösteren Sevgili Peygamberimizin Halifesi hemen harekete geçerek, Mekke, Medine, Kudüs ve Bağdat başta olmak üzere bütün İslâm ülkelerinde okunmak üzere bir dua hazırlamış ve bütün İslâm dünyasını Sultan Alparslan ve Türk ordusu için duaya çağırmıştır. Halife hazırladığı dua metninde şöyle diyordu:

“Ey Allah’ım! İslâm’a yardım et, sancağını yüce eyle! Onun düşmanlarını, müşrikleri kahreyle, Sana itaat için canlarını feda eden, Sana uymak için oluk oluk kanlarını akıtan, Senin yolunun bu ulu mücahitlerine güç, kuvvet ver! Onları zafere ulaştıracak yardımlardan mahrum etme!

Allah’ım, Mü’minlerin emirinin yeryüzündeki en büyük temsilcisi olan Sultan Alp Arslan’ın senden istediği yardımı esirgeme! Zira O, bu sayede senin hükmünü yürütsün! Senin şanını cümle cihana yaysın! Senin dininin şerefini ve yüceliğini koruyabilmesi için onu, her zaman tesirli desteğinden mahrum etme! O’nu kâfirlerin karşısında yalnız bırakma! Ordusunu (bir va’ai ilahi olan) meleklerinle destekle! O, senin ulu hoşnutluğunu kazanmak için rahatını terk etti. Malı ve canı ile senin emirlerine uymak, cihad etmek aşkıyla senin yollarına düştü. Çünkü sen, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle diyorsun, “Ey iman edenler! Size, canınızı yakan bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yolu göstereyim mi? Allah’a ve O’nun Peygamberine inanıyorsunuz, (o zaman) O’nun yolunda malınızla, canınızla cihad ediniz, savaşınız.”

Ulu Tanrım! O, nasıl senin çağrına uyup, şeraitinin korunmasında gevşeklik göstermeden, emirlerine uymuş ve düşmanlarına bizzat karşı koyarak dinine hizmet için geceyi gündüze katmışsa, Sen de onlara zafer ihsan eyle! Dilediklerinde ona yardımcı ol! O’nu öyle bir koruyucu ile kuşat ki, düşmanlarının her türlü kinlerini def etsin, onların kötülüklerinden onu korusun. Yapmak istediği her işi ona kolay kıl! Tâki, onun düşmana karşı, bu kudsî cihadı zaferle aydınlansın. Müşriklerin, hak yolunu görmeyen o sapıkların ise gözleri kör olsun!” (Kitapçı, 1996, c, 2, s. 37).

“Türk ordusu, “Süleyman-Şah, Mansur, Porsuk, Bozan ve Sav tekin gibi seçkin kumandanların idaresinde, meşakkatlere tahammüllü ve çoğu Bozkır Muharebe Usûlü’nce yetişmiş, ok atmakta mahir ve her birinin ayrıca birer yedek atı bulunan, serî manevra kabiliyetine sahip süvarilerden kurulu idi. Herhâlde buna Artuk Bey, Tutak ve diğer Türkmen beylerinin emrinde aynı derecede çetin ve akınlarda iyice pişmiş Türkmen birliklerini de ilâve etmek lazımdır. Disiplin altında hareket etmesini bilen Türk birlikleri arasında anlaşmazlık da yoktu. Müşterek gazâ fikri ve Anadolu’yu ele geçirme gayesi onları birleştiren unsurlardı. Anadolu’ya yöneltilmiş tahrip seferleri devamınca dâima teşebbüsü ellerinde tutmuş olan Türkler, son hesaplaşma saatlerinde de duruma tamamen hâkim bulunuyorlardı. Alparslan büyük muharebeyi Müslümanların mübarek günü Cuma’ya tasadüf ettirmiş ve ordusunun mâneviyatını takviye için, Abbâsi halifesi aracılığı ile İslâm dünyasını âdeta seferber hâle getirmişti…”(Kafesoğlu,1992, s. 267).

 

Bizans ordusu sayıca çok kalabalık olmakla beraber, çoğu ücretli, din, milliyet ve ülkü bağı olmayan askerlerden kurulmuştu. Türk ordusu ise sayıca az olmakla beraber (50 bin civarında), Türk-İslâm Ülküsü yolunda tek vücut olmuş, mağlup oldukları zaman tüm Türk ve İslâm dünyasının yakılıp yıkılacağının bilincinde idiler. Türk ordusunun hedefi Anadolu’dan çıkmak değil; Anadolu’yu tamamen bir Türk yurdu hâline getirmekti.

Alparslan son olarak İslâmi bir hükmü yerine getirmek üzere barış teklifinde bulundu. Sultan, Halifenin elçisi İbn-i Muhalleban ile Sav tekin’i Bizans imparatoruna gönderdi. Mağrur komutan barış teklifini reddetti, hattâ küstahça İsfehan mı daha güzel, Hamedan mı diye sordu. İbn-i Muhalleban İsfehan cevabını verince, imparator, “Biz İsfehan’da, hayvanlarımız Hamedan’da kışlar” dedi. Türk elçisi Sav tekin ise, “Hayvanlarınızın Hamedan’da kışlayacağı belli ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem” diye çok güzel ve mânalı bir cevap verdi.

24 Ağustos günü barış teklifine ret cevabı gelince, iki ordu da savaş hazırlığına başladı. Sultan Alparslan’ın imamı Buharalı Muhammet b. Abdal Melik, “Ey Sultan! Sen, Allah’ın zafer vaadeylediği İslâmiyet uğruna cihat yapıyorsun, bütün Müslümanların minberde sana dua ettiği Cuma günü savaşa gir… Ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum…” dedi  (Doğan, 1978, s:106).       Çarşamba günü barış teklifine ret cevabı alınınca Sultan Türk ordusunu pusulara yerleştirdi. Bütün tedbirlerini aldı. Cuma sabahına kadar vurulan davul ve tekbir sesleri Bizanslıları korkutup şaşkına çevirdi.

26 Ağustos 1071 Cuma sabahı her iki ordu karşı karşıya geldi ve savaş düzeni aldı. Sultan Alparslan’ın ikinci defa yaptığı barış teklifi de reddedildi. Artık savaş kaçınılmaz olmuştu. Cuma namazı kılındıktan sonra, Alp Arslan beyazlar giyindi; Allah’a dua ve niyazda bulundu, atının kuyruğunu bağladı, kılıç ve topuzunu aldı. Bütün askerleri de aynı şeyleri yaptılar. Sultan Alparslan atına bindi ve son vasiyete benzer bir konuşma yaptı:

“Ey askerlerim! Eğer şehit olursam, bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Melik şah’ı yerime tahta çıkarınız ve O’na bağlı kalınız. Zafer kazanırsak önümüzde çok hayırlı günler olacaktır…”(Turan, 1993, s. 183).

Davul, tekbir ve dua sesleri birbirine karışmıştı. Bu sesler sadece savaş meydanını değil bütün İslâm dünyasını kaplamıştı. Halife’nin isteği üzerine bütün camilerde okunan hutbelerde ve kılınan Cuma namazlarında Türk ordusu için dua edilmişti. İşte ellerin Yüce Allah’a açıldığı ve tekbir seslerinin cihanı kapladığı bir ortam içinde savaş başladı.

Türk ordusu meşhur “Turan Taktiği”ne göre dört gruba ayrılmış, iki grup savaş alanının yanındaki tepelerin arkasında pusuya yatmıştı. Düşmanı arkadan çevirmekle görevlendirilmiş üçüncü grup da uygun yerlere mevzilenmiş, Sultan Alparslan da Romen Diyojen’in karşısında yer almıştı.

Böylece maddi-manevi hazırlıktan sonra artık muharebe başlıyor; Türkler Allah ve tekbir sesleri, kös ve boru gürültüleri ve haykırmalar ile harekete geçiyor ve düşmanı hücuma kışkırtıyorlardı. Gerçekten de kuvvet azlığı dolayısı ile hücûmun düşman tarafından yapılması tahrik edilecek ve ilerlediği takdirde pusulara yerleştirilen mühim bir kuvvet arkadan saldırarak Bizans ordusu şaşkına çevrilecekti. Nitekim Diogenes bu tuzağa düşüp, papazların idare ettiği bir ayinden ve duadan sonra çan sesleri ile hücuma geçti. Meydan muharebesi başlamıştı. Türkler burada da tatbik ettikleri eski taktiklerine göre sahte bir hücumdan sonra çekilirken düşman ilerlemekte idi. Selçuklular kuvvet azlığını bu taktik ile gideriyor; saf halinde muharebeye yanaşmıyor ve bunda muvaffak oluyordu. Rumlar ilerleyince pusularda bulunan Türk kıtaları arkadan âni bir saldırışa geçerek düşmanı birden şaşkınlığa uğrattılar. Tam bu sırada idi ki kanatların uçlarında bulunan Uz (Oğuz) ve Peçenek süvarileri, evvelce bildirdikleri ve kararlaştırdıkları üzere, Müslüman ırkdaşlarının safına geçtiler. Bu hâdise Bizanslıları büsbütün şaşırttı ve cesaretlerini kırdı (Turan, 1993, s.183).

Ermeni kaynakları açıkça zikretmese de Ermeni kuvvetlerinin de savaş meydanından kaçtığı bilinmektedir.

Tarihin en büyük imha savaşlarından birisi yapıldı ve çember içine alınan Bizans ordusu akşama doğru tamamen imha edilip imparator da esir edildi. Türk ordusu Yüce Allah’ın yardımı sayesinde büyük bir zafer kazanmış, mağrur düşman zelil ve perişan olmuştu.

Alparslan esir imparatora çok iyi davrandı. Romen Diyojen huzura getirildiği zaman Sultan onu kucaklamış ve “İmparator! İnsanların maceraları böyledir. Size esir değil büyük bir hükümdar muamelesi yapacağım!” sözleri ile onu teselli etmiştir.

“Alparslan Diogenes ile uzun uzun konuştu. Kaynaklarımızda belirtildiğine göre, sultan imparatorun barış müzakerelerini reddini tenkit etmiş, Bizans ordusunun askeri hatalarını saymış ve nihayet ona, nasıl bir muamele beklediğini sormuştur: Diogenes’in, ya öldürüleceği yahut zincire vurularak İslâm ülkelerinde dolaştırılacağı veya pek zayıf ihtimalle, affedilip bir nâip sıfatı ile, memleketine göndereceği cevabı üzerine, sultan onunla dostluk kuracağını bildirmiş, onu teselli etmiş ve tahtta kendi yanına oturtmuştur. Böylece Türk sultanı merhamet, itidâl ve insanlık duygularının bir örneğini daha vermiş oluyordu. Alp Arslan, kendisi ile bir ittifak anlaşması yaptığı Diogenes’i bir hafta kadar hususi bir çadırda bir hükümdar gibi misafir ettikten sonra, maiyetindekiler ve diğer esir asilzadeler ile birlikte, bir Türk süvari kıt’a sının muhafazasında, memleketine iade etti.” (3 Eylül 1071) (Kafesoğlu, 1992, s.268)

            Malazgirt Zaferinin Doğurduğu Sonuçlar

Malazgirt zaferi, Türk ve İslâm dünyası için doğurduğu sonuçlar açısından çok önemlidir. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında Malazgirt zaferi dönüm noktası olmuştur. Artık Anadolu’nun kapıları tamamen Türklere açılmıştır.

Nuh Tufanında Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağının eteklerinde karaya oturmasından sonra Hz.Nuh’un oğullarından Yafes aleyhisselamdan türeyen ve onun TÜRK adındaki oğlundan adını alan ve ilahi bir emirle Müslüman kimlikleri ile Anadolu’dan Orta Asya’ya göç eden Türkler tekrar Müslüman kimlikleri ile anayurtlarına, Anadolu’ya dönmüşlerdir.

“Sultanla yaptığı anlaşmadan sonra Bizans’a dönmek üzere yola çıkan Diogenes yolda iken tahttan indirilmiş ve yerine Mihael Dukas geçmiştir. Diogenes Mihael’in orduları tarafından Sivas ve Adana’da mağlup edildi. Yakalanıp gözleri oyuldu ve kapatıldığı manastırda ızdırap içinde öldü. Böylece anlaşmayı tatbik güçleşti.”(Kafesoğlu, 1992, s.269)

Durumu haber alan Alparslan hiddetlenmiş ve Rumlarla yapılan barışın sona erdiğini belirtip, “Bundan böyle Arslan yavruları olunuz, yeryüzünde gece-gündüz kartal gibi uçunuz ve Rumlara merhamet etmeyiniz” (Turan, 1993, s. 189) deyip Anadolu’nun tamâmen fethini ilân ediyordu.

Alparslan’a verilen “Cihan Sultanı”, “Sultan’ül âdil”, “Ebu’l feth”(Fetihler babası) lakapları Hıristiyan kaynaklara kadar yayılmıştı. Tıpkı Gök Türk hakanları gibi O’da milletin babası (Velâyet-i Pederâne) sıfatı ile halka hizmet eder, açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Alparslan çok merhametli ve şefkatli idi. Divanında fakirlerin adları ve maaşları yazılı idi. Her Ramazanda yoksullara 15.000 dinar dağıtırdı. Yoksulların ve misafirlerin yemesi için sarayında günde 50 koyun kesilirdi.

Alparslan 1072 yılında Mâverâünnehir seferinde ele geçirilen bir kalenin Yusuf adlı komutanının suikastı sonucu yaralanmış ve dört gün sonra vefat etmiştir.

Biz Türkler Hâlis Müslümanlarız, Bid’ad Nedir Bilmeyiz

“Kudreti, süratli fetihleri ve derin imanı dolayısıyla Alp Arslan ile Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim arasında çok benzerlikler bulunmakta ve İbn Kemal’in Yavuz hakkında söylediği “az zaman içre çok iş etmişti” mısraıyla başlayan kıtası Selçuk sultanını da çok güzel ifade etmektedir” (Turan, 1993, s,169). Dokuz yıllık saltanatı içerisinde çok büyük işler başarmış ve çok büyük zaferlere imza atmıştır. Amcası Tuğrul Bey’den devraldığı devletin sınırlarını genişletmiş ve bir imparatorluk haline sokmuştur.

“Alparslan’ın büyük tarihi şahsiyeti, dindarlığı ve gazaları ona keramet ve kutsiyet atfeden bir takım rivayetlerin meydana çıkmasına sebep oldu. Bunlardan birine göre, Horasan çölünü geçerken askerlerin susuz kalması Sultanı muzdarip etmiş ve otağına çekilmiş; (eski Türk âdeti gereğince) “başını açıp” Allah’a sığınmış; az sonra yağan bol yağmur sâyesinde asker ve hayvanlar tehlikeden kurtulmuştur. Kafkas seferinde Melik-Şah’ın Meryem-nişin muhasarasında âciz kalması ve gece bir zelzele ile surların yıkılıp fethin mümkün olması da onun kerâmetine atfedilmiştir. Malazgirt muharebesinden önce çelimsiz Şâdi’nin ordudan çıkarılması üzerine Sultanın müdahalesiyle “Kayserin bu köle vasıtasıyla esir edilmesi mümkündür” sözüyle tekrar asker arasına alınması ve Roma İmparatoru’nun onun tarafından yakalanması da bir kaynak tarafından onun kerameti olarak gösterilmiştir” (Turan, 1993, s.193).

Sultan Alparslan, babası Çağrı Bey’in askeri, amcası Tuğrul Bey’in siyasi dehasını üzerinde toplamış bir insan ve devlet adamı olarak tarihe mal olmuş bir büyük şahsiyettir.

Cenâb-ı Hakk, iman edip salih amel işleyenlere, imanları ve salih amellerinin karşılığı olarak yeryüzüne mutlaka egemen kılacağını vaad etmekte ve Nur suresi 55. ayette şöyle buyurmaktadır:

“Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi, onlarıda yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaade bulunmuştur.” Allah va’dini yerine getirmiş ve Anadolu’yu ve arkasındanda Cihan devleti Osmanlıyı Türklere ihsan etmiştir. Alparslan’ın aşağıdaki sözleri sanki bu ayetin bir tefsiri niteliğindedir.

“Biz Türkler hâlis Müslümanlarız, bid’ad nedir bilmeyiz. Bu nedenle Allah hâlis Türkleri aziz kıldı.” Bu sözleri aynı zamanda O’nun temiz ve duru imanını gösterir.

Alparslan, aynı zamanda ilim adamlarına ve ilmi çalışmalara da büyük bir önem vermiştir. İlk Selçuk medresesi Tuğrul Bey zamanında Nişâpur’da yapılmıştı. Alparslan’ın Bağdat’da yaptırdığı ünlü Nizâmiye medresesi her sınıf insanın katılımıyla ve büyük bir törenle açılmıştır. Bu medreselerde Ebû İshak Şirazi, İmamı Gazali ve Ebu Bekir Şâşi gibi büyük âlimlerin ders verdiği düşünülürse medreselerin kalitesi hakkında bir fikir edinmiş oluruz. Onun zamanında imar faaliyetlerine de büyük bir hız verilmiş ve İmam-ı Âzam’ın mezarı üzerine bir türbe yapılmıştır. Alparslan’nın bütün Türk Beyleri gibi şairleri de himaye ettiği bilinmektedir.

“Melikşah tahta çıkınca, iç çekişmeler başladı. Bir gün namaz kıldıktan sonra vezire dönüp, ne dua ettiniz diye sorduğunda vezir, “Galip gelmenizi”, demişti. Melikşah cevap olarak, “Ben de, Müslümanlara hükümdar olmaya kardeşim benden daha layık ise, zaferin ona nasip olmasını Allah’tan istedim,” demişti. Bunu anlatan Gibbon:”İç savaşlar sırasında Türk hükümdarının bu sözleri kadar saf ve âlicenap söze rastlanmaz,” görüşünü ekliyor.” (Erer,1993, s,17)

Alparslan Malazgirt zaferi ile Anadolu’nun kapılarını açmış, Anadolu’nun sonsuza den Türk vatanı olmasını sağlamıştır. Bu sebepledir ki gerek tarihi dönemlerde gerekse de günümüzde ne Alparslan ne de Malazgirt zaferi unutulmuştur.

Senâi’nin bir kasidesinde geçen;

“Göklere yükselen Alparslan’ın başını gördüm.

Merv’e gel ve O’nun toprak olmuş tenine bak” mısraları, Yahya Kemal’de;

“İklim-i Rumu tutdu cihangir savleti

Tarih o işde gördü sir savleti

Titretti arş-u ferşi Malazgirt önündeki”.

Mısralarıyla günümüze kadar yaşamaya devam etmiştir. Bu yaşayış sadece Alparslan’ın değil, Alparslan’ın ideali, fikir dünyası ve Türk’ün Kızılelması’dır (Çetin, 2014, s, 64).

Millî şairlerimizden Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Malazgirt’te kazandığımız zaferi aşağıdaki “Malazgirt Marşı” ile ölümsüzleştirmiştir.

Aylardan Ağustos günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel iklim-i Rum’a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler

Yâ Allah… Bismillah… Allahüekber!

Önde yalın kılınç Türkmen Başbuğu

Ardında Oğuz’un elli bin tuğu

Andırır Altay’dan kopan bir çığı

 

Budur Peygamberin övdüğü Türkler

Yâ Allah bismillah Allahüekber

Türk, Ulu Tanrı’nın soylu gözdesi

Malazgirt, Bizans’ın Türk’e secdesi

Bu ses insanlığa Hakk’ın müjdesi

Bu seste birleşir bütün yürekler

Yâ Allah bismillah Allahüekber

Naramızdır bu gün gök gürültüsü

Kanımızdır bu gün yerin örtüsü

Gazi atlarının nal pırıltısı

Kılıçlarımızdır, çakan şimşekler

Yâ Allah bismillah Allahüekber

Yiğitler kan döker bayrak solmaya

Anadolu başlar vatan olmaya

Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya

En güzel marşını vurmada mehter

Yâ Allah bismillah Allahüekber.

KAYNAKLAR:

AugusteBaılly, (tarihsiz). Bizans Tarihi, c.2,Tercüman 1001 Temel Eser. No:47.

Çetin, İ, (2014), “Kızılelma”, Düşünce Dünyasında Türkiz Siyaset ve Kültür Dergisi, Sayı: 25, Yıl: 5, Ankara, Ocak-Şubat 2014.

Doğan, M. (1978), Kur’an’ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, İstanbul

Erer, R.  (1993) Türklere Karşı Haçlı Seferleri, Ankara: Bilgi Yayınları/Bilgi Dizisi:90

Kafesoğlu, İ. (1992). Türk Dünyası El Kitabı. Cilt, 1. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay

Kitapçı,  Z. Hz. (1996).  Peygamberin Hadislerinde Türkler, Konya (iki cilt bir arada)

Turan, O. (1993), Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/kizilelma-anadolu-ve-malazgirt-zaferi.html/feed 0
Balkan Savaşı Tarihi, sonuçları, önemi, nedenleri ve sonuçları Özet https://www.tarihigercekler.com/balkan-savasi-tarihi-sonuclari-onemi-nedenleri-ve-sonuclari-ozet.html https://www.tarihigercekler.com/balkan-savasi-tarihi-sonuclari-onemi-nedenleri-ve-sonuclari-ozet.html#respond Mon, 16 Aug 2021 13:45:33 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1746 Birinci balkan Savaşı Osmanlı Devleti’nin son döneminde mecburen girdiği ve devletin yıkılmasını hızlandıran önemli olayların başında gelmektedir. Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra yönetimi tamamen ele geçiren ittihat ve terakki partisi izlediği politika ile hem siyaseten hem de askeri olarak devleti büyük bir yıkıma sürüklemiştir. Bu çerçevede özellikle imparatorluk sınırları içerisinde reform hareketlerinden yana tavır sergileyen iktidardaki yöneticiler böylece büyük devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etmesinin önüne geçileceğine inanıyorlardı. Bu sebeple özellikle Sultan Abdülhamit Han zamanından beri Balkan topluluklarının bir araya gelmesini engelleyecek ve aralarında anlaşmazlık çıkaracak olan birçok problem bu politikanın bir sonucu olarak çözüme kavuşturuldu.

Bununla birlikte Balkan milletlerinin kendi aralarındaki çekişmeler bölgeyi âdeta bir barut fıçısı haline getirmiş ve milliyetçilik akımının etkisiyle Balkanlarda milli devletlerin kurulmasının önü açılmış oluyordu. Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde kalan tek bölge olan Makedonya bölgesi ise diğer devletlerarasında paylaşılmak isteniyordu. Ancak bölgenin önce Osmanlı Devleti’nden kurtarılması gerekiyordu.

Kendi aralarındaki önemli anlaşmazlıkların Osmanlı Devleti’nin eliyle çözülmüş olması Balkan Devletleri’ni bir araya getiren en önemli gelişmelerden biri olmuştur. Daha sonra devreye giren Rusya ise büyük bir balkan birliğinin kurularak Osmanlı üzerine savaş açılması için politika yürütmeye başlamıştır. Yürütülen bu politika neticesinde Balkan Birliği üyelerinden önce Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Daha sonra ise sırasıyla Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler ve Osmanlı Devleti yıllarca hâkimiyeti altında bulundurmuş olduğu topluluklarla tek başına savaşmak durumunda kaldı.

Bu sayılan devletler aslında askeri yönden o kadar güçlü sayılmazlardı. En büyük güçleri Rusya’nın onları desteklemesi idi. ancak Osmanlı Devleti’ni o dönede yönetenler büyük bir gaflet içindeydiler ve Balkanlar’da yapılan Reforma ve çözülen problemlere dayanarak bölgenin artıktan savaştan uzak olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden hali hazırda o bölgede görev yapmakta olan birçok askeri terhis ederek memleketlerine yolladılar. Diğer taraftan siyasi kaygı gereği kendilerine muhalif olan birçok asker, subay ve komutan emekliye sevk edildi. İşte tam bu sırada patlak veren Balkan Savaşı Osmanlı Devleti için tam bir felaketle neticelendi.

Savaş neticesinde birçok Balkan Türk’ü mülteci konumuna düştü ve İstanbul’da inanılmaz bir mülteci yoğunluğu oluştu. Diğer taraftan Bulgarlar İstanbul önlerine kadar gelerek Edirne dâhil Balkanlar bölgesindeki en büyük topraklara sahip oldular. Dört yüz, beş yüz yılı aşkın Türk yurdu olan Üsküp, Selanik,  Yanya, İşkodra işgal altında kaldı ve bir daha geri dönmeyecek şekilde elden çıktılar. Osmanlı’ya Balkanlarda kalan son bağlı devlet olan Arnavutluk bağımsızlığını kazandı. Makedonya toprakları ise savaşı başlatan Balkan devletleri tarafından paylaşıldı.

1913 yılında imzalan Londra anlaşmasıyla Osmanlı Devleti Avrupa kıtasındaki topraklardan tamamen çekilmiş oluyordu. Artık İstanbul boğazının batı yakasında sadece İstanbul’un bire iki ilçesinden başka bir bölge elde kalmamıştır. Ayrıca Ege adaları ve Girit adası bu savaş neticesinde elden çıkmıştır. Birinci Balkan Savaşı İkinci Balkan Savaşı’nın da sebebi olmuş ve savaşı başlatan devletler kendi aralarında anlaşamayarak birbirleriyle savaşa tutuşmuşlardır. Böylece İkinci Balkan Savaşı Başlamıştır.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/balkan-savasi-tarihi-sonuclari-onemi-nedenleri-ve-sonuclari-ozet.html/feed 0
İ‘LÂ-YI KELİMETULLAH VE NİZÂM-I ÂLEM NE DEMEKTİR https://www.tarihigercekler.com/ila-yi-kelimetullah-ve-nizam-i-alem-ne-demektir.html https://www.tarihigercekler.com/ila-yi-kelimetullah-ve-nizam-i-alem-ne-demektir.html#respond Sun, 15 Aug 2021 15:37:38 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1742 İ‘LÂ-YI KELİMETULLAH VE NİZÂM-I ÂLEM NE DEMEKTİR? Muharrem GÜNAY

Türkçe sözlüklerde cihan ve âlem sözcükleri dünya, evren, kâinat anlamlarında, i’lâ yüceltmek, nizam ise, düzen anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da 73 defa “âlemîn” seklinde çoğul olarak geçen kelimenin tekili “âlem”dir. Âlem kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de Allah dışındaki varlıklar için kullanılmıştır. İnsanlar bir âlem, hayvanlar bir başka âlemdir… Âlemlerin rabbi “Rabbülâlemîn” ise Allah’tır. Âlem sözcüğü kültür ve medeniyet bakımından bir birine yakın olan insan toplulukları için de kullanılmıştır. İslâm âlemi, Hıristiyan âlemi, Türk âlemi gibi.

Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi adlı eserin yazarı Osman Turan da nizam kelimesini düzen, âlem kelimesini de “evren, dünya ve dünya üzerinde yaşayan insanlar” manasında kullanmış ve kitabın kapağına eserinin adı olan “Türk Cihan Hâkimiyetimefkûresi” nin altına parentez içinde ”Türk Dünya Nizâmının Millî İslamî ve İnsânî Esasları” notunu düşmüştür.  Demek ki  “Nizâm-I Âlem” Türk Dünya Nizamı’nın adıdır.

Nizâm-ı âlem ve İ’lây-ı kelimetyullah ülküsünü hiç şüphesiz Tarih sahnesine çıkan ilk Türk devleti ile başlatmak gerekir. İlk Türk devleti ile ortaya çıkan Cihan Hâkimiyeti ülküsünün hedefi Güneş’in doğduğu yerden battığı yere kadar” her tarafı Türk idaresi altına almak dünyaya Türk Töresi ile nizam vermek, barış ve adalet getirmek yani Nizâm-ı âlem’di. “Gökyüzü çadır, güneş bayrak” diyen atamız Oğuz Han dünyanın tamamını fethetmiş bütün ulusları bayrağı altına toplamış, bir ve tek Tanrı yolunda uzun yıllar süren din savaşları yapmış “Oğullarım çok savaştım Tanrı’ya olan borcumu ödedim” demiş ve ruhunu Allah’a teslim etmişti. Demek ki hem Nizâm-ı âlem’in hem de İ’lay-ı kelimetullah ülküsünün temeli çok eski çağlara tâ Oğuz Han zamanına dayanıyordu.

Çok eski çağlardan beri milletimizde var olan Nizâm-ı âlem ve İ’lây-ı kelimetullah ülküleri Piri Türkistan Hoca Ahmed Yesevi’nin nefesiyle yeniden mayalanmış, Osmanlı’nın kuruluşunda Şeyh Edebali’nin nefesi ile filizlenmiş Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin hazretlerinin elinde Nizâm-ı âlem’e dönüşmüş; “Nizâm-ı âlem için karındaşların dahi katli vaciptir, ekser ulemâ böyle tecviz etmiştir” diyen Fatih Sultan Mehmed zamanında Kanunnâmelere girmiş ve devletin resmi ideolojisi olmuştur.

İ‘lâ ifadesi sözlükte, yüceltmek ve yükseltmek gibi anlamlara gelir. “Kelimetullâh” terkibi ise “Allâh’ın kelimesi” demektir. Bir dâvâ olarak bu ifade, Allah Te‘âlâ’nın adını, tevhid akîdesini ve ilâhî ahkâmı yüceltip hâkim kılmak şeklinde tanımlanır. Allah (C.C.) yolunda bu niyetle gerçekleştirilen gayret ve faaliyetlerin tamamı bu dâvânın kapsamına girer.

Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi’nde İ’lâ-yı kelimetullah şöyle açıklanmıştır:

“Sözlükte “yükseltmek, yüceltmek” anlamındaki i‘lâ masdarıyla “Allah’ın sözü” mânasındaki kelimetullāhtan oluşan bu terkipte yer alan kelimetullahın, tevhid inancının esasını teşkil eden “lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur) sözünü ve daha genel olarak Allah’ın insanlığa gönderdiği son dini ifade ettiği kabul edilmektedir. Bu durumda i‘lâ-yi kelimetullah tabiri, Allah’ın dininin ve tevhid inancının yüceltilip yaygınlaştırılması yolunda gösterilen gayret ve faaliyetleri kapsamakta, cihad ve savaş kelimeleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça zikredilen “fî-sebîlillâh” (Allah yolunda) kavramıyla yakından ilgili bulunmaktadır. Müslümanları düşmanlara karşı Allah yolunda savaşa teşvik eden bir âyette Allah’ın, Peygamber’ine yardım ederek kâfirlerin kelimesini (küfür, şirk) alçalttığı, Allah’ın kelimesini de (tevhid) yücelttiği ifade edilir (et-Tevbe 9/40). Bazı insanların ganimet, bazılarının şöhret, bazılarının gösteriş için savaştığı, hangisinin Allah yolunda olduğu Resûl-i Ekrem’e sorulunca yalnız Allah’ın kelimesinin yüceltilmesi için savaşanın Allah yolunda olduğunu belirtmiştir… (Buhârî, “Cihâd”, 15; “Tevḥîd”, 28; Müslim, “İmâre”, 149-151) (Türk Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, İ‘lâ-yi Kelimetullah Maddesi.) ”

Ayrıca yüce kitabımızda evlerinde oturanlarla Allah yolunda cihada çıkan ve Allah’ın adı Yücelsin diye yani “İ’lâ-yı kelimetullah” için mucadele edenlerin bir olmadığına dikkat çekilerek şöye buyrulur:

“Mü’minlerden özürsüz olarak (izin alarak cihada çıkmayıp evlerinde) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda (İlâyi kelimetullah için Allah adı yücelsin diye) savaşanlar bir değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturan (savaştan geri kalan)lardan (kat kat) üstün kıldı. Bununla birlikte Allah, her birine de (sâlih kullar olmaları dolayısıyla) en güzel (şey olan cennet)i vaadetmiştir. Allah savaşanları, oturan (savaşmayan)lardan büyük bir mükâfat ile üstün kıldı.  (Onlara) kendi katından hem dereceler, hem de bağışlanma ve rahmet vardır. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” (Nisa 4/ 95-96).

Yine yüce kitabımızda Allah’ın adını i’lâ etmek yani yüceltmek ve üstün kılmak için mücadele ederken ölenlere “Ölüler” demeyiniz, aksine onlar ölmez, şehidler ölmez denilerek şöyle buyrulmaktadır:

“Allah yolunda öldürülen kimseler hakkında “ölüler” demeyin. Hayır, aksine onlar diridir, fakat siz (bunu) anlayamazsınız (Bakara 2/154).

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar Rableri katında diridirler ve rızıklanırlar. (Hem de) Allah’ın kendilerine lütfettiği (şehitlik rütbesi)ne kavuşmaları sebebiyle sevinç içerisindedirler. Arkalarından henüz kendilerine (şehit olarak) katılmamış olanlara da, hiçbir korku ve üzüntü olmayacağını müjdelemek isterler”(Ali İmran 3/169-170).

Yukarıdaki ayeti kerimeler ve hadisler Türklerin İ′la-yi kelimetullah’ı bir hayat tarzı haline getirmelerine vesile olmuştur. Oğuz Han zamanından beri süregelen “Yüce Tanrı’nın rızasını kazanmak” ve Osmanlı dönemindeki  “İ’lâyi Kelimetullah-Allah’ın adını yüceltmek ve üstün kılmak” için savaşmak düşüncesi Türk insanının millî ve dîni ülküsü, devletin ise resmi ideolojisi olmuştur.

Oğuz Han cihadı nasıl ki Allah rızasını kazanmak ve O’na olan borcunu ödemek için yapıp “Oğullarım çok savaştım Tanrı’ya olan borcumu ödedim” demişse bu düşünce Oğuz neslinden gelen bütün hakanların ve Türk devletlerinin resmi ideolojisi olmuştur.

Osmanlı resmi ideolojisinin bel kemiğini İslam teşkil eder. Safevi devleti Şiilikten nasıl bir siyasal ideoloji çıkarmışsa, Osmanlı Devleti de ehl-i sünnet inançlarından mukabil bir siyaset ideolojisi oluşturmuş, İran’ın ideolojisini Rafizilik” olarak tavsif ve mahkûm etmiştir. Osmanlı resmi ideolojisinin İslam’la sıkı münasebetinin diplomatik belgelerde pek çok göstergesi vardır. Mesela Osmanlı sultanlarının kullandıkları “el-müeyyed min ındillah” (Allah tarafından desteklenmiş) unvanı en tipik göstergelerden sadece biridir. Bu göstergelerin en açıkta olanlarından biri de bilindiği gibi sultanların daima öne çıkarmaktan çok hoşlandıkları “Sultanu’l-guzât ve’l-mücahidin” (gâzilerin ve mücahidlerin sultanı) unvanı veya “İ’lây-ı Kelimetullah” veya “İ’lây-ı Kelimetullahi’l Ulyâ” (Allah’ın yüce adını yüceltmek) kavramında olduğu üzere, güçlü bir Allah yolunda cihad ve gazâ ideolojisi vurgusudur (Ocak, 2004, s. 78-79).

Osmanlının yayılışı, bağlı olduğu dünya görüşünün, bayraktarlığını yaptığı inancının gereğiydi. Osmanlının kuruluşu cihad ideali üzeredir ve bu devlet, bu idealin hakkını vermek için çalışmıştı. Osmanlı, sürekli olarak Allah adını yüceltmek, O’nun buyruklarını hâkim kılmak (îlâ-yı kelimetullah) için savaşmıştır (Maksudoğlu, 2003,s.18.).

Kızılelma’dan söz edildiğinde hemen aklımıza Kızılelma’nın yanında ondan ayrılmayan Nizam-ı âlem” ve “Î′lây-ı kelimetullah ülküleri gelir. Nizâm-ı âlem ve İ’lây-ı kelimetullah ülküleri bizim milli ve insani ülkülerimiz olduğu kadar aynı zamanda İslâmi ülkülerimizdir. Fakat her ne hikmetse bu ve buna benzer ülkülere diğer İslam milletlerinde rastlanmamıştır.  Nizâm-ı âlem ülküsü İslam öncesindeki Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi’nin İslâmi dönemdeki adıdır. Eski Türk Cihan Hâkimiyeti ülküsünün hedefinde dünyaya Türk Töresi ile nizam vermek ve dünya barışını tesis etmek düşüncesi varken; İslami dönemlerle birlikte Nizâm-ı Âlem adını alan bu ülkünün hedefi Allah’ın silm/barış ve şefkat dini olan İslamiyet’le âleme/dünyaya nizam vermektir. Nizâm-ı Âlem asla tüm dünyayı istila etme, ele geçirme ülküsü değildir. Nizâm-ı Âlem, dünya üzerinde yaşayan ırkı, milliyeti, mezhebi ve dini ne olursa olsun tüm insanlığa barış ve adalet dağıtma ülküsüdür.

Eski Türkler gibi, Osmanlı Hakanlarının da fetih gayelerinin ülkeler ve topraklar fethetmek olmayıp, cihâna nizam vermek, dünya barışını tesis etmek ve Allah’ın adını yüceltmek” i’lâyı kelimetullah” gibi yüce fikir ve düşüncelerden kaynaklanmakta idi.  Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyordu: “Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir!”

Osmanlı Devleti’nin esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması ve farklı milletleri barış içerisinde bir arada yaşatması bu sayede olmuştu bu duruma  dikkat çeken İsmail Hâmi Danişmend Bey adı geçen makalesinde bu duruma şöyle dikkat çeker:

“Eski Türk halkının Kızıl Elma dediği ve azamet devrinde o halkın maneviyatını idare eden ulemanın da sulh zamanlarında bile “Dar-ül Harb” ve “Dar-ül Cihad” isimleriyle andığı uzak-yakın şark ve garp ülkelerinin millî ideal sınırlarına girmesi gelişi güzel bir istila siyasetiyle değil, milletleri mahalli idarelerin üstünde umumi ve müşterek bir nizam altına almak fikriyle izah edilebilir” (Danişmend, 1966, s.127).

Danişmend’in “müşretek bir nizam” dediği nizam; tarihimizde “Türk Cihan Hamimiyeti”, “Nizâm-ı âlem” şeklinde tezahür etmiş olup, hedefi; kan ve gözyaşının akmadığı bir dünya kurmak ve dünya barışını tesis etmek düşüncesinden ibarettir.

İ. H. Danişmend’in  “Kızılelma’nın Çürüyüşü” adlı makalesinde 1532’deki Alman seferinin sebeplerini  ”Bu Beşinci sefer-i Hümayun’da takip edilen maksat, Avrupa’yı fethedip doğrudan doğruya Türk idaresine almak değil, Türk üstünlüğüne karşı gelebilecek hiç bir kuvvet bırakmayarak, tekmil Avrupa üzerinde umumi bir hegemonya kurmaktır” Danişmend, 1966, s.131) şeklindeki açıklaması da Türk Cihan Hâkimiyeti ve Nizâm-ı âlem düşüncesinin asıl hedefinin ülkeler ve topraklar fethetmek olmayıp tıpkı Göktürk Kitabelerinde de geçtiği gibi; başlıya baş eğdirmek, dizliye diz çöktürmek, düşmanlıktan vaz geçirmek ve barışa mecbur etmek, gönülleri fethedip dünya barışını kurmaktı.

Prof. Dr. Recai Coşkun Hoca Düşünce Dünyasında Türkiz adlı dergideki yazısında i’lâ-yı kelimetullah konusunda şöyle diyor:

“Kızılelma’dan Söz edildiğinde, hele de zaman Osmanlı Devleti fütuhatına denk düşüyorsa “Nizam-ı âlem” ve “Î′lây-ı kelimetullah” akla ilk gelen kavramlardır. Bunlar Osmanlı Döneminde Türklük ideallerine İslami lezzet katılmasıyla ortaya çıkmıştır. Lakin burada dikkat çeken bir husus vardır. Hem “Nizam-ı Âlem” hem de “Î′lây-ı Kelimetullah” özlerinde birer İslami mefhum olmakla birlikte bunlar İslam dünyasında sadece Türklüğün zihniyet ve ülkü dünyasında karşılık bulmuşlardır. İlahi sır.”

Bu iki kavram memalik-i İslam’da niçin sadece Türkler tarafından sahiplenilmiştir? Bu tespitten şöyle bir çıkarsama yapmak mümkündür: Kızılelma Ülküsü, Türklerin millî ruhlarında gömük olarak yaşar ve tarihin akışı içerisinde kendisine yeni bir biçim bulur. Öz değil ama zaman ve şartlarda başkalaşmalar bu biçimin yenilenmesine vesile olur. Belki tam tersinden de okunabilir bu durum. Dünyaya hükmetme Ülküsü, aslında Türklerin İslamlığının teminatıydı. Bir koza gibi Türk millî ülkülerini içerisinde besledi ve son dine hazır bir hale getirdi. Türkler Araplarla ilk karşılaştıklarında ortaya çok hoş hikâyeler çıkmadı, lakin İslamlıkla karşılaştıklarında kendi değer sisteminin cismanileştiği bir dinle buluşmuşçasına bu bayrak altına geçtiler. Böylece tarihi koşuları da esas manasını bulmuş oldu (Coşkun, 2014, S.36).

Kızılelma’yı Klasik Türk Şiirinde İslâmiyet’teki fetih anlayışıyla Türklerin cihan hâkimiyeti idealinin birleştiği bir kavram olarak okuyabiliriz. Âşık Çelebi Kızılelma ile İslam’ı bir beytinde şöyle bir araya getirmektedir:

Dikilsün ṣancaḳ-ı İslâm sîb-i Müslimî yensün

Ṣalup eyvâyı ehl-i nâra ‘azm it Ḳızılelma’ya  (Hançerlioğlu 1988, s. 113).

Beyitte İslâm sancağı bir ağaç gibi tasavvur edilmiş ve “sîb-i Müslimî” yenmesi için onun dikilmesinden bahsedilmiştir. Yine burada dehşet ve korku salmak anlamına geldiğini düşündüğümüz “eyvâ salmak” ile Kızılelma, beyitte bir tenasüp (uyuşma) oluşturur (Şen, 2017, s. 206).”

Demek ki Türk’ün Kızılelması Cenâbı Allah’ın Türk’e gösterdiği yer ve hedefler peşinde koşmak ve Allah’ın adını i’lâ etmek yani yüceltmekti. Bu bakımdan İ’lâyı kelimetullah ülküsü Türk milletinin hem millî hemde İslâmî hem de insâni ülküsü olmuştur.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/ila-yi-kelimetullah-ve-nizam-i-alem-ne-demektir.html/feed 0
Mumyalama Nedir Mumyalama Nasıl Yapılır https://www.tarihigercekler.com/mumyalama-nedir-mumyalama-nasil-yapilir.html https://www.tarihigercekler.com/mumyalama-nedir-mumyalama-nasil-yapilir.html#respond Thu, 12 Aug 2021 14:36:26 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1738 Antik Mısır’da Mumyalama

Mısır, kültürü ve coğrafyasıyla dünya üzerindeki en eski yerleşim noktalarından biridir. Üç kutsal dine mensup insanların yaşadığı ve bununla birlikte tarihi oldukça eskilere dayanan kadim bir geleneğin de Mısır kültürünün oluşmasında etkili olmuştur. Buna bağlı olarak Mısır’da bulunan piramitler başta olmak üzere eski Mısır kralları olan Firavunlar ve onlarla ilgili her ayrıntı hem tarih bilimi hem sosyoloji hem de diğer ilgili bilim dalları açısından önemli araştırma konusu olmaktadır. Diğer taraftan bu potansiyeli ile de dünyada hem kültür hem de deniz turizmi açısından en çok ziyaret edilen ülkelerin başında gelmektedir Mısır.

Bu yazımızda Mısır’ın oldukça eski bir geleneği olan ve adı Mısır’la özdeşleşmiş mumyalama üzerinde duracağız. Tarih öncesi çağlarda bir inanç sisteminin gereği olarak Mısırlılar ölülerini mumyalama işlemine tabi tutuyorlar böylece öldükten sonra yaşayacaklarına inandıklarını belli ediyorlardı. Aslında bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilen mumyalama işlemi dini ritüellerle birleşince ölen kişinin bozulmadan uzun yıllar boyunca saklanacağı bir yöntem olarak kullanılmıştır. Peki mumyalama nasıl yapılıyordu? Şimdi buna bakalım.

Mumyalama Nedir?

Mumyalamanın aslında önceleri bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıktığını ve zamanla dini inançlar gereği ölenlerin cesetlerini muhafaza etme yöntemine dönüştüğünü yukarıda belirtmiştik. Ölen kişinin inancı gereği öldükten sonra da yaşayacağına inanan Antik Mısırlılar bu kişinin cesedinin bozulmaması ve ölümden sonraki hayatında sağlıklı bir şekilde yaşam sürmesi için cesedi muhafaza etme gereği duymuşlardır. Yani mumyalama işlemi tamamen dini inançlar gereği ortaya çıkmıştır.

Nasıl Yapılır?

Ölen kişinin cesedi üzerinde bu işte uzman olan rahipler, din adamları çalışıyor ve vücutta bulunan nemin tamamını alarak cesedin bozulmasına sebep olacak her unsurdan cesedi arındırıyorlardı. Ayrıca ölümden sonra ceset içinde bulunan iç organların da kısa sürede bozulacağı ve parçalanabileceği için bu organların da cesetten çıkarılması gerekiyordu. Bu sebeple beyinden başlayarak vücudun içi tamamen boşaltılır ve ölünün cesedi sadece derisiyle bırakılmış olurdu. Bu operasyon yapılırken beyin burun bölgesinden kancayla, karın bölgesindeki iç organlar ise karın bölgesinin her iki yanına atılan kesiklerle çıkarılırdı. Mumyalamaya başlamadan önce bu şekilde temizlenen insan vücudunda sadece yaşamın ve bedenin merkezi olarak görülen kalp yerinde bırakılırdı. Ayrıca bütün bu işlemler gerçekleştirilirken rahipler kendilerine özgü duaları okuyarak ölünün cesedine saygılarını belli ederlerdi. Çıkarılan organlar ayrı ayrı özel kaplara konur ve koruma altına alınırdı.

Ölünün cesedi bu şekilde iç organlardan ve nemden tamamen arındırıldıktan sonra bezle sarma işlemine geçilirdi. Bir cesedi mumyalamak için yüzlerce metre keten özellikli beze ihtiyaç olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Sağlam ve dayanıklı bir kumaş olan keten beziyle cesedin her noktası sıkı bir şekilde herhangi bir açık kalmayarak sarılırdı. Sargılama işlemi sırasında ise yine ölüye saygı açısından sargılar arasına dualar, muskalar ve çeşitli efsunlu sözler yerleştirilirdi. Vücut bu şekilde sıkıca baştan ayağa sarıldıktan sonra özellikle baş kısmına ölen kişinin bir maskesi yerleştirilir ve mumyalama işlemi tamamlanmış olurdu.

Mumyanın Mezarı

Ölen kişi üzerinde mumyalama işlemi devam ederken diğer taraftan da mezar hazırlıkları yapılırdı. Antik Mısır’da mezar ustaları aslında birer sanatçı idi. Ölü için hazırlanan mezarların içinde kişinin ölümden sonra kullanacağına inanılan birçok eşya yerleştirildi. Ayrıca mezar için çeşitli heykeller, resimler ve dua listeleri hazırlanırdı. Bu şekilde mezar hazırlandıktan sonra cenaze törenine geçilir rahipler tarafından mumyalanan ceset getirilerek çeşitli dini ritüellerin ardından hazırlanan mezara konurdu. O artık ölümden sonra yaşanılacak yere doğru yola çıkmıştır. Mumyalar için hazırlanan mezarlar genellikle tabut ve mezar odası şeklinde olurdu ve mumya buralara yerleştirildikten sonra mezarın kapağı sıkıca kapatılırdı.

Mumyalama Niçin Yapılırdı?

Antik Mısır’da insanlar beden ile ruhun birbirine bağlı olduğuna biri olmazsa diğerinin de olamayacağına inanırdı. Yani beden ruhun yuvasıydı. Ruh yuvadan uçup gittiğinde yani ölüm gerçekleştiğinde ruhun gittiği yerde yaşayabilmesi için tekrar bir bedene ihtiyacı olduğuna inanılırdı. Bu yüzden ölen kişinin bedeninin bozulmadan ruhun gittiği yere ulaşması oldukça önemliydi. Dolayısıyla bedeni korumak, muhafaza etmek ve herhangi bir zarar görmeden ruhun yanına yollamak mumyalama işlemiyle mümkün oluyordu. Yani mumyalama işleminin temeli aslında tamamen dini inanışlardır.

Mumyalama işlemi eski Mısır’da özellikle Firavunlara uygulanırken soylulara ve yüksek tabakadan insanlara da uygulanmıştır. Bazı durumlarda sıradan insanlar da mumyalanmıştır. Oldukça pahalı ve uzun süreli bir süreci kapsayan mumyalama işlemi bu şekilde gerçekleşmiş oluyordu. Yine bütün bunlarla birlikte yine dini inanışlar gereği bazı hayvanların da mumyalandığı bilinmektedir.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/mumyalama-nedir-mumyalama-nasil-yapilir.html/feed 0
İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ https://www.tarihigercekler.com/iskenderiye-kutuphanesi.html https://www.tarihigercekler.com/iskenderiye-kutuphanesi.html#respond Thu, 05 Aug 2021 12:55:13 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1735

İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİNİ HZ. ÖMER Mİ YAKTI

İskenderiye kütüphanesi ne zaman yakıldı
İskenderiye kütüphanesi nerede
İskenderiye kütüphanesi yangını

Milattan önce 3. Yüzyılda Mısır’daki İskenderiye şehrinde kurulan İskenderiye kütüphanesi tarih boyunca insanlığın meydana getirdiği en önemli kütüphane olarak anılmaktadır. Rivayetlere göre yüz elli veya dört yüz bin civarında orijinal yazma eserin bulunduğu İskenderiye kütüphanesi dönemin en önemli ilim merkezi konumundadır. Rasathaneden, tıp ilmine, fizikten kimyaya, matematik, felsefe, edebiyat birçok alanda özel çalışmaların yapıldığı geniş bir alanı kaplayan kütüphane dünyanın her tarafından getirilip oldukça kıymetli eserleri de barındırıyordu. Bu çerçevede Roma döneminde kütüphanenin kurulmasında Ptolamaios hanedanının büyük emeği bulunmuştur.

İskenderiye kütüphanesi zaman içerisinde bazı medeniyetlerin hedefi haline gelmiştir. Özellikle kütüphanenin kurucusu ve koruyucusu konumunda olan Ptolamaios hanedanının son bulması özellikle felsefi araştırmalar ve ortaya çıkan değişik fikir akımları sebebiyle tek tanrılı dinlerin egemen olduğu ülkelerin yöneticileri İskenderiye kütüphanesini yok etmeyi amaçlamışlardır. Buna bağlı olarak kütüphaneye zarar veren ve birçok değerli ilim kitabının yok olmasına sebep veren ilk hamle 391 yılında Bizans’tan gelmiştir. İmparator Theodosios Hristiyanlığın yayılmasında engel çıkaran İskenderiyeli paganlara ders vermek amacıyla kütüphanenin bir bölümünü yakmış ve yıkmıştır.

Yazımızın konusunu oluşturan ve Hz. Ömer’le ilgili İskenderiye kütüphanesi meselesine gelince Hz. Ömer döneminde Müslümanların hakimiyetine giren İskenderiye en önemli ilim merkezlerinden biri olmuştur. Bununla birlikte söylentilere göre İskenderiye kütüphanesindeki ikinci tahribatın Hz. Ömer tarafından yapıldığı belirtilmektedir. Hz. Ömer kütüphanedeki kitaplarda bulunan bilgilerin eğer Kuran-ı Kerim’de varsa bu kadar kitaba gerek olmadığını eğer yoksa bu kitapların tamamen uydurma ve yalan olduğunu söyleyerek yakılmaları gerektiği gerçekliği tartışılır bir şekilde gündeme getirilmektedir. Hatta İbn-i Haldun ve Kâtip Çelebi gibi isimler de buna yakın kıssalarla olayın gerçek olduğunu teyit ederler.

Daha sonraları ise kitap ve kütüphanenin insanlığın medeniyeti açısından ne kadar önemli olduğu anlaşılınca Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından birbirlerine atılan bir iftira olduğu belirtilmiştir. Yani her iki taraf da birbirini suçlamıştır. Ancak burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta kütüphaneyi Hz. Ömer’in yaktırdığı iddialarının Hz. Ömer’in vefatından yaklaşık altı yüz yıl sonra Hristiyan bir papaz tarafından ortaya atılmış olmasıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Müslüman ve Hristiyanlar bu konuda birbirlerini suçlarlarken iddiayı dile getiren papazın da Hz. Ömer’e iftira atması oldukça muhtemel. Ayrıca İbn-i Haldun ve Kâtip Çelebi gibi kişilerin de bu iddiayı kaynak alarak kitaplarında yer verdikleri belirtilmektedir. Yine günümüzün önemli tarihçileri İskenderiye kütüphanesinin Hz. Ömer tarafından yakıldığına dair herhangi bir delil olmadığını net bir şekilde ifade etmektedirler.

Kaynaklarda belirtildiğine göre İskenderiye kütüphanesi Müslümanlar henüz bölgeye hâkim olmadan önce Roma imparatoru Julius Cesar tarafından yok edilmiştir. Kimi kaynaklar Cesar’ın askerleri tarafından kütüphanenin yanlışlıkla yakıldığını belirtse de kimileri ise bizzat Cesar’ın emriyle kütüphanenin yakıldığını belirtmektedir. Yani Müslümanlar bölgeye hâkim olduklarında zaten kütüphane ortada yoktu. Bu yüzden İskenderiye kütüphanesinin Hz. Ömer tarafından yakılması gibi bir durumun söz konusu olamayacağı da ortaya çıkmış oluyor.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/iskenderiye-kutuphanesi.html/feed 0
Yunan Tanrıçası Tarım ve Bereket Tanrıçası Demeter https://www.tarihigercekler.com/yunan-tanricasi-tarim-ve-bereket-tanricasi-demeter.html https://www.tarihigercekler.com/yunan-tanricasi-tarim-ve-bereket-tanricasi-demeter.html#respond Thu, 05 Aug 2021 12:31:22 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1732 Yunan Tanrıçası Demeter

Yunan mitolojisi tanrılar bakımından olduk zengin bir mitolojidir. Dünya üzerinde gerçekleşen her duygunun, her fiilin ayrı bir tanrısı veya tanrıçası bulunmaktadır. Durum böyle olunca Yunan mitolojisinde tarım, bereket, mevsim ve aile tanrıçası olarak bilinen Demeter Tanrıların atası Kronos’la tanrıça Rheia’nın ikinci kızıdır.  Kronos’u mağlup ederek en kudretli tanrı unvanını ele geçiren kudretli Zeus Demeter’le evlenmiştir.

Demeter Yunan mitolojisi haricinde Roma mitolojisine de konu olmuştur. Roma mitolojisinde Ceres olarak anılan Demeter sağ elinde buğday, sağ elinde ise yanan bir meşale ile tasvir edilmiştir. Toprak Tanrıçası olarak bilinen Demeter tanrıların bulunduğu Olimpos dağında çok fazla vakit geçirmezdi. Dünya üzerindeki topraklar üzerinde tam hakimiyet sahibi olan Demeter Hades gibi tamamen buralara da kendini çekmemiştir. Olimpos’ta gerçekleşen Tanrılar kurultayına katılır ve alınan kararlarda etkisi olurdu.

Karakter olarak cömert ve iyi kalpli bir tanrıça olarak tasvir edilen Demeter Yunan Mitolojisinde en sevilen tanrıların başında gelmektedir. Buna sebep olarak ise Toprak Tanrıçası olması sebebiyle insanlarla fazla vakit geçirmesi ve toprağın verimliliğini sağlayarak insanların kazançlarına ortak olması gösterilmektedir.

Diğer taraftan her ne kadar iyi kalpli ve cömert olarak bilinse de sinirlendiği zaman gazabı çok şiddetli bir tanrı olan Demeter oldukça acımasız olabiliyordu. Bir keresinde Zeus’tan olan kızı Persephone’nun kaybolması sebebiyle duyduğu üzüntü ve öfke insanların zor zamanlar geçirmelerine sebep olmuştur. Yine Demeter ’in öfkesine örnek olarak farklı bir efsane de anlatılmaktadır.

Efsaneye göre Erysichton Dotion kralının oğludur. İnsanları eğlendirmek için düzenledikleri şenliklerde büyük bir alan oluşturmak istiyor ancak bunun için oldukça fazla keresteye ihtiyaç duyuyordu. Erysichton kereste ihtiyacını Demeter’in kutsal meşe ormanından karşılamaya karar verdi. Ormana gelen Erysichton ağaçlara baltayı vurmaya başladı ancak ağaçlardan kan fışkırmaya başladı. Oradan geçenler onu uyarmak istediyse de Eyrsichton tarafından öldürüldüler. Kutsal meşe ormanındaki ağaçlar bu durumdan kurtulmak için Demeter’e yalvarmaya başladılar. Bunun üzerine Demeter bir rahibe kılığına girerek Erysichton ’un yanına geldi ve onu ormandaki ağaçları kesmemesi konusunda uyardı. Rahibeyi de dinlemeyen Eyrsichton bildiğini okumaya devam etti.

Demeter Eysichton’u yok etmek için tanrıça Peina’dan yardım istemiştir. Peina’da Eyrsichton’u ne kadar yerse yesin doymama hastalığına duçar etti. Buna bağlı olarak birkaç gün içinde elinde avucunda ne varsa yiyip bitiren Eyrsichton açlığını bir türlü dindiremiyordu. Bir süre sonra yiyecek bir şey bulamayan Eyrsichton kendi bacaklarını yemeye başladı. Daha sonra diğer uzuvlarını yiyen Eyrsichton kendini yiye yiye öldürmüştür. Böylece Demeter’in öfkesi ona pahalıya patlamış oluyordu.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/yunan-tanricasi-tarim-ve-bereket-tanricasi-demeter.html/feed 0
RUSLAR’IN TÜRK BİRLİĞİNİ VE DİL BİRLİĞİMİZİ BOZMA FAALİYETLERİ https://www.tarihigercekler.com/ruslarin-turk-birligini-ve-dil-birligimizi-bozma-faaliyetleri.html https://www.tarihigercekler.com/ruslarin-turk-birligini-ve-dil-birligimizi-bozma-faaliyetleri.html#respond Thu, 29 Jul 2021 20:08:59 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1729 Ekim 1917 devrimi ile iş başına gelen Bolşevikler, 15 Kasım 1917 tarihinde yayımladıkları ‘‘Rusya Halklarının Hakları Bildirgesi’’ ve 1918 yılı ocak ayında yayımladıkları ‘‘Emekçi ve Sömürülen Halkın Hakları Bildirgesi’’ ile Çarlık Rusya’sı döneminde baskı altında tutulan halklara eşitlik ve geleceklerini kendilerinin belirleme hürriyetini verdiklerini (Ekici, 2017, s.268) ilan ettiler.

Bolşevik ihtilâlinden sonra “halklara özgürlük” fikriyle birlikte, Orta Asya Türklüğü aydınları, bütün Türklerin ortak bir edebî dille yazıp konuşmaya başlayacağını ümit etmiş ve bu yöndeki çalışmalarını arttırmışlardı. Ancak, ihtilâl beklendiği gibi çıkmamış; bütün Türklerin ortak bir dille yazıp konuşabilmeleri şöyle dursun, her boya ayrı bir alfabe verilmiş; hatta biraz daha ileri gidilerek bütün Orta Asya Türklüğü 3-5 lehçeye değil, yalnızca Azerbaycan 17 değişik lehçeye ayrılmıştır (Kırımer,1996, s.42).

Dilde birliğin önünde zaten yeterince engel varken Bolşevik idaresinin adamlarıyla bu sayı daha da arttı. Artık her hususta sıkı bir denetime giren idare, Türklüğün tek bayrak altında buluşmasına engel olabilmek için, önce dilde birliğin sağlanmaması gerektiğini biliyor ve buna engel olmak için de tüm yollara başvuruyordu. Bu arada, yandaşları dergiler ve gazeteler vasıtasıyla bu hususta kaleme alınmış yazılar da sık sık sütunları işgal ediyordu.

Bolşevikler, bu mesele hakkında çok hassastılar. “Türk dil birliği” düşüncesine tahammülleri yoktu. Bu konuda Kırım Eyalet Komitesi kâtibi Çagar, Komünist Partisinin 17. kongresinde,

“Burjuva emeli taşıyan unsurlar, bilinçli olarak Tatar dilini, Arap ve Türk kelimeleriyle doldurmakta, Rusça kelimelerden kaçınmaktadırlar…” (Kırımer,1996, s.42) diyerek, dilde birlik gayesinde olanları suçlamakta, onları Bolşevik idareye âdeta ihbar etmektedir.

Aynı kongrede söz alan Kırım Halk Eğitim Müdürü Aleksandroviç, İsmail Gaspıralı’yı fakir Tatar halkını Çarlık rejimine satmakla suçlamış, onun bir inkılâpçı olmadığını ve Kırım’daki dil birliği destekçilerinin -ki başında Hasan Sabri Ayvazof vardır- Türkiye’ye meylettiklerini, yani Pantürkist olduklarını, Kırım Tatar dilini ve edebiyatını Rus dili ve edebiyatının etkisinden kurtarmaya çalıştıklarını (Kırımer, 1996, s.112) söyleyerek, bunlara karşı önlem alınması gerektiğini ifade etmiştir.

Bolşevikler, Türk dil birliğine karşı takip ettikleri siyaseti hiçbir zaman değiştirmediler. Türk dil birliğini, başka bir deyişle Türkçülüğün bu en sağlam temelini ve emelini kökünden baltalamaya devam ettiler. Komünist Partisine mensup Türklerden ve Rus müsteşriklerden bazıları gerek mahallî lehçelerin güçlenmesi ve gerekse her lehçeye ayrı ayrı alfabeler yapılması meselesinde her boyun kendi kararıyla hareket ettiğini iddia ederler. Ancak bu iddianın doğru olmadığı, 1926 yılında Bakü’de toplanan I. Türkoloji Kurultayı’nda alınan kararlarla apaçık ortadadır. Bu kurultaya her boydan ilmî alanda yeterli ve resmî olarak yetkili kişiler katılmış ve önce ortak bir alfabe, daha sonra da ortak bir edebî dil oluşturulması kararlaştırılmıştır. Çok geçmeden toplantıya katılan boylar, birbirinden fazla farklı olmayan ve Lâtin esasına dayanan yeni alfabeye geçmişlerdir.

Kurultayın ardından, ortak bir alfabede karar kılan ve alfabelerini değiştiren Orta Asya Türklüğü, faaliyetlerini bundan sonra da sürdürmeye çalışmışlar; ancak Bolşevik idarenin başına Stalin’in geçmesiyle bu çalışmaları durdurmak zorunda kalmışlardır. Çünkü Bolşevik idare eli kalem tutan bu aydınları Pantürkistlik, Turancılık fikirleri güttükleri için hapishanelere attırmış, sürgünlere göndermiştir. Cezasını çekip de hayatta kalmayı başaranlar, tekrar bu fikirler için çalışabilirler düşüncesiyle, kaza süsü verilen cinayetlere kurban gitmişlerdir. Çeşitli Türk boylarına mensup edebiyat ve fikir adamlarının hayatları incelenirse, hep 1937-1941 yılları arasında öldükleri görülür. Stalin, eli kalem tutanları ortadan kaldırarak dil birliğinin kısa vadede gerçekleşmesini imkânsız hâle getirmiştir. Bu aydınların ortadan kaldırılmasının akabinde, çok zaman geçmeden bütün Türk boyları için ayrı ayrı Kiril esasına dayanan alfabeler hazırlatılarak bu alfabelerin kullanılması mecburî tutuldu (Toker, 2001, s.43)

Bu sistemli politikaların sonucu olarak 90’ların başında Sovyetler Birliği dağılırken Türk halkları yerel lehçe ve şive farklılıklarının öne çıkartılıp yazı dili hâline getirilmiş olması nedeniyle, maalesef birbirlerinin konuştuğunu anlayamaz hâle geldiler.

Gaspıralı, Tercüman gazetesinde, bütün dünya Türklüğünün anlayabileceği ortak bir edebî dil geliştirmeye çalışmış, bu edebî dilin de Osmanlı Türkçesi olmasını istemişti.  Bunun başlıca iki sebebi vardı. Birincisi, Osmanlı Türkçesinin bir imparatorluk dili olmasıdır. İkincisi ise, 19. yüzyılın başlarından itibaren Çarlık hükûmetinin Türkler arasına Rus göçmenler yerleştirmeye başlaması ve bunun neticesinde her Türk boyunun mahallî bir dil ve edebiyat oluşturmak için gayret etmeye başlamasıdır. Ancak, Osmanlı Türkçesinin Arapça, Farsça terkip ve ibarelerle dolu olması, diğer boyların bu Türkçeyi anlamalarını zorlaştırıyordu. Gaspıralı bu terkip ve ibareleri attı, yerlerine Kırım ve diğer coğrafyalardaki lehçelerden alıntılar yaptı. Böylece, Anadolu ve Rusya Türklüğü tarafından anlaşılan (bu görüşü paylaşmayan yazarlar da vardır) ortak edebî dili oluşturdu (Toker, (2001).

Gaspıralı, bütün Türklerin birlik olabilmesi için öncelikle tek bir millet olma fikrine sahip olmalarını, ayrı ayrı lehçeler kullanmanın dilde birliğe engel olduğunu, millet olabilmek için öncelikle ortak bir edebî dilin oluşması gerektiğini savunuyordu. Gaspıralı dilde birliğe karşı olanlara 15 Mart 1906 tarihli Tercüman gazetesinde şu şekilde cevap veriyordu:

“Umumî edebî dili olmayan millet, millet sayılmıyor. Türk evlatlarından olan Tarançı, Sart, Özbek, Kırgız, Kazak, Kumuk, Nogay, Azerbaycan vesair tayfalar, Türkçe konuştukları hâlde, şiveleri başkadır. Birbirlerini güçlükle anlarlar. Bu hâl, birleşmeğe, birliğe, bilgilerin, ilimlerin herkese duyurulmasına, terakkiye (ilerlemeye), edebiyata, dostluğa ve kaynaşmaya engeldir. Binaenaleyh, en evvel, en ziyade, hepimiz için ihtiyaç ve lüzumlu olan, umumî lisan, edebî Türkçe dildir… Bu iş pek o kadar yengil (hafif) değilse de çaresi bulunmaz müşkil de değildir. Tercüman gazetesi, Bahçesaray’dan tâ Kâşgar’a kadar okunduğu, yani anlaşıldığı, lisanen birleşmenin mümkün olduğuna büyük delildir” (Arıkan, 2000, s. 20.).

Gaspıralı, eserlerinde ve Tercüman gazetesinde anlaşılır bir dil kullanmıştır. Bu da onun dilde birlik fikrini kuru kuruya savunmadığını, aynı zamanda uygulamasını yaptığını da gösterir. Rizaeddin Fahreddin, Til Yarışı adlı kitabında, İsmail Gaspıralı ve eserlerinde kullandığı dil hakkında şunları söyler:

“Ana dilimizin bugün yaşamakta olan en büyük hizmetkârını göstermek gerekirse, hiç şüphe yoktur ki, bu kişi Tercüman gazetesi yazarı İsmail Bey Gaspıralı’dır. Herkesin anlayacağı şekilde, açık ifadeli ve ruhlu kısa cümlelerin, güzel ve edebî ifadelerin usulünü o ortaya koymuştur. Onun anlatımında, garip kelimeler, çıkışı olmayan cümleler, bir anlam için birden fazla eşanlamlı ifadeler olmaz. Türk dilinin birinci ıslahçısı Ali Şir Nevâî ise, ikincisi hiç şüphesiz İsmail Bey’dir” (Kırımer, 1996, s. 88.).

Gaspıralı Türkçeyi anlaşılır bir şekilde kullanmakta kalmamış Türk aydınlarına da Türkçeyi aynı şekilde kullanmaları konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Gaspıralı’nın bu çağrısı Ziya Gökalp’te kendini bulmuş ve Gökalp’in Lisan şiirine şu şekilde yansımıştır:

“Gayn”lı sözler emmeyiz,

Çocuk değil, memeyiz!

Birkaç dil yok Turan’da,

Tek dilli bir kümeyiz.

 

Turan’ın bir ili var

Ve yalnız bir dili var.

“Başka dil var.” diyenin,

Başka bir emeli var.

 

Türklüğün vicdanı bir,

Dini bir, vatanı bir;

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa lisanı bir. (Z.Gökalp’in Lisan şiirinden)

İşte Gaspıralı’nın bu çabaları sonucunda, dünyanın diğer bölgelerindeki Türkler arasında bir kıvılcım parlamış oldu ve bu kıvılcım alevlenerek büyüdü. Onun “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” düsturu, diğer Türk boylarına mensup pek çok Türk aydınını da etkiledi. Bunun neticesi olarak da Kazan’da, Kafkasya’da, Türkistan’da ve Kırım’da yayınlanan pek çok gazete ve dergi, hikâye ve romanın da bir kısmı, ya Tercüman gazetesinin dilinde veya buna yakın bir dilde çıktı (Toker, 2001, s.19).

Rusya’daki Türk topluluklarındaki Türkçülük hareketleri de, bu ülkenin işgal ve boyunduruğu altına aldığı toplulukların bir isyan ve tepkisine dayanmaktadır. Rusların Türk illerini işgal politikası On altıncı. Yüzyılda Kazan ve Astrahan’ı işgal etmeleriyle başlamıştı. Bu dönemlerden itibaren yaklaşık olarak 300 yıl bu işgal devam etti. Rusya sadece askeri ve siyasi hâkimiyetin ötesinde Müslüman Türk ahaliyi Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikasını sürdürdü. Bu uygulamalara tepki olarak da özellikle On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus esareti altındaki Türkler arasında milli uyanış hareketleri başlamıştı (Uca, 2017, s. 30).

Türkçülük Panslavizm’e tepki olarak doğmuştu. Rusya, dış politikasında kendisini Slav halklarının hürriyet ve birleşmelerinin koruyucusu olarak gösteriyordu, ama iç politikasında, Rusya’daki Türk halklarının hürriyetine ve birleşmelerine karşı çıkmakta ve Slav kardeş halkları olan Polonya ve Ukraynalıların da hürriyetlerini kısıtlamaktaydı (Muhammetdin, 1998, s. 25-26).

Yusuf Akçura, “Türkçülüğün Tarihi” adlı eserinde şu görüşleri dile getirmektedir:

“Türk milliyetçiliği Batı (Osmanlı) Türkleri arasında ikinci defa faaliyete geçtiği sıralarda Kafkasya, Kırım ve Kazan Türkleri içinde de Türkçülük fikirlerinin meydana çıkması tesadüf değildir. Batı Türklüğünde, Türk- Rus harbinin ve ona dayanarak Rusya’da Türklük ve Müslümanlık aleyhine birçok neşriyatın yapılması ile Girit, Sırp, Bulgar ayaklanmalarının da etkisi bulunmaktadır. (Akçura, 2015: 112-113, Sağlam, 2019a, s. 441).

Batı Türklüğünün milliyet fikrinin gelişmesinin Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğüne tesiri dokunduğu gibi, sonraları Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğünün de Batı Türklüğüne etkisi olmuştur (Akçura, 2015: 112-113, Sağlam, 2019a, s. 441).

Türk Dünyası’nın dil ve alfabe birliği konusu henüz tam manasıyla çözülmüş değildir. Bu durum Türk Dünyası’nın birliğine giden yoldaki en önemli sorundur. Bu sorun kısa zamanda çözülmelidir.

UNUTMAYALIM Kİ:

Türklüğün vicdânı bir,

Dîni bir, vatanı bir;

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa lisânı bir. (Gökalp )

 

KAYNAKLAR:

.Akçura, Y. (2015). Türkçülüğün Tarihi, Hazırlayan: Erol Kılınç, İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş.

.Arıkan, S. (2000). “İsmail Bey Gaspıralı’ya Göre Dilde-Fikirde-İşte Birlik Niçin Şarttır?”, Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi, S. 2000/07-163.

.Ekici, Y. (2017). Bolşevik İhtilâlının Ortaya Çıkması ve Sebepleri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, TheJournal of International SocialSciences. Cilt: 27, Sayı: 1, Sayfa: 265-275, ELAZIĞ-2017

.Kırımer, C.S. (1996). Gaspıralı İsmail Bey, (Haz. Ramazan Bakkal),İstanbul:  Avrasya Bir Vakfı Yay.

.Muhammetdin, Rafael (1998). Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.

.Sağlam, S.(2019a) İsmail Gaspıralı’da Millet ve Milliyetçilik, 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum / EducationAndSocietyInThe 21st CenturyCilt / Volume 8, Sayı / Issue 24, Winter / Kış 2019 Araştırma Makalesi / ResearchArticle

.Toker, M. (2001). İsmail Gaspıralı Ve “Dilde Birlik” Fikri Üzerine, 2 Kasım 2001’de Karapınar’da yapılan “İsmail Gaspıralı ve Türk Fikir Hayatındaki Yeri” konulu panelde okunan bildiridir (Uca, 2017, s. 30).

.Uca, Alaattin (2017). İttihat ve Terakki Cemiyeti Kurucularından Türkçülük Fikrinin Ünlü Mütefekkiri – Ali Bey Hüseyinzade (TURAN) – Hayatı Fikirleri ve Eserleri, Konya: Kömen Yayınları.

Muharrem GÜNAY

]]>
https://www.tarihigercekler.com/ruslarin-turk-birligini-ve-dil-birligimizi-bozma-faaliyetleri.html/feed 0
Divan Edebiyatı ve Nazım Biçimleri https://www.tarihigercekler.com/divan-edebiyati-ve-nazim-bicimleri.html https://www.tarihigercekler.com/divan-edebiyati-ve-nazim-bicimleri.html#respond Mon, 26 Jul 2021 15:26:02 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1726 Divan Edebiyatı

Türk edebiyatı önceleri sözlü edebiyat çevresinde gelişirken Türklerin İslamiyet’i kabulüyle birlikte büyük medeniyetler oluşturmaları edebiyat konusunda da farklılıkların oluşmasına sebep olmuştur. Bu çerçevede sözlü edebiyat daha çok halka hitap eden halk edebiyatı olurken daha üst sınıftaki kimselere, saraya ve bürokratlara hitap eden edebiyat ise Divan edebiyatı olmuştur. Türk edebiyatında klasik edebiyat olarak da bilinen Divan edebiyatı etkisini ve önemini 19. Yüzyıla kadar devam ettirmiştir.

Divan edebiyatıyla Türk edebiyatında o zamana kadar görülmeyen farklı unsurlar edebiyatımızda yer almaya başlamıştır. Edebi bir zenginlik olarak değerlendirilen bu durum edebiyatımıza unutulmaz isimler ve eserler kazandırmıştır. Bu çerçevede Divan edebiyatının özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Nazım birimi olarak beyit kullanılmıştır.
  • Nazım ölçüsü olarak aruz ölçüsü kullanılmıştır.
  • Divan edebiyatın Arap ve Fars edebiyatı etkisi oldukça fazla görülmektedir.
  • Şiirlerin konuları genellikle aşk, şarap, dini konular ve methiyelerdir.
  • Divan edebiyatında nazım oldukça ön planda nesir ise ikinci plandadır. Verilen bütün eserler hemen hemen nazım şeklindedir.
  • Dil oldukça süslü ve ağırdır. Söz sanatları sıkça kullanılmış ve bu yüzden üst zümre edebiyatı olarak görülür.
  • Divan edebiyatında sanat, sanat için yapılmaktadır.
  • Gazel ve kaside en çok kullanılan nazım türleridir.
  • Divan edebiyatında şairler son beyitlerinde mahlaslara yer verirler ve şairlerin şiirlerinin toplandığı eserler Divan olarak adlandırılmaktadır.

Divan edebiyatı temsilcileri Türk edebiyatının en önemli isimleri arasında bulunmaktadır. Kısaca bu kişilere değinmek gerekiyor:

Aşık Paşa

  1. yüzyıl Divan edebiyatı temsilcilerinden olan Aşık Paşa Türkçeyi savunması ile ön plana çıkmıştır. Farsça ’nın oldukça ilgi gördüğü bir dönemde Türkçe eserler ortaya koyarak Türkçe’nin önemi üzerinde durmuştur. Fakrname, Garibname ve Vasf-ı Hal gibi eserleri önemlidir.

Ahmedi

  1. yüzyılda yaşamış olan bir başka divan şairi de Ahmedi’dir. Eserlerinde Oğuz Türkçesi’ni kullansa da Arapça ve Farsça eserler de ortaya koymuştur. Divan sahibi ilk şair olarak bilinen Ahmedi Cemşid ü Hurşid isimli mesnevinin sahibidir. Ayrıca en bilinen eseri ise İskendername’dir.

Fuzuli

  1. yüzyıl Divan edebiyatının en çok geliştiği dönem olmuştur. Bu yüzyılda birçok önemli divan şairi yetişse de en önemlilerinden biri hiç şüphesiz Fuzuli’dir. Gazelleriyle bilinen Fuzuli aşkın ve acının şairi olarak bilinmektedir. Hayatı sıkıntı içerisinde geçmiştir. Çektiği sıkıntılar şiirlerine de yansımıştır. En önemli eserleri arasında Su kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi bulunmaktadır. Dünya hayatından uzak münzevi bir hayatı tercih eden Fuzuli karamsar kişilik yapısıyla dikkat çekmiştir.

Baki

  1. yüzyılın bir diğer önemli şairi ise Baki’dir. Fuzuli’nin tam tersine saraya yakın ve varlıklı bir ailede yetişen Baki, şiirlerinde varlık, aşk, şarap ve ilahi aşkı işlemiştir. Şairler Sultanı olarak adlandırılan Baki Osmanlı döneminde Kazaskerlik makamına kadar yükselmiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşaması ve o dönemin bütün ihtişamına şahit olması onu Kanuni’nin vefatından sonra bir mersiye yazmaya itmiştir. Kanuni mersiyesi olarak adlandırılan bu eserin haricinde bir divanı da bulunmaktadır.

Nefi

  1. yüzyıl divan şairlerindendir. Kaside nazım şeklinin en önemli temsilcisidir. Hicivleriyle de ön planda olan Şair Nefi dönemindeki devlet düzeninde meydana gelen bozuklukları ve devlet adamlarının olumsuz yönlerini acımasız bir şekilde eleştirmiştir. Siham-ı Kaza isimli eseri hiciv nazım şekliyle yazılmıştır. Nefi’nin hiciv merakı hayatına mal olmuş ve yazdığı bir hiciv sebebiyle boğdurulmuştur.

Bu isimlerle birlikte 18. Yüzyılda Nedim ve Şeyh Galip’te divan edebiyatının önemli temsilcileri arasında gösterilmektedir. 18. Yüzyıldan sonra önemini yitiren divan edebiyatı yerini batı tarzındaki Türk edebiyatına bırakmıştır.

Hazırlayan : Cem Demirtay

]]>
https://www.tarihigercekler.com/divan-edebiyati-ve-nazim-bicimleri.html/feed 0
Aztekler Kimdir Aztek imparatorluğu https://www.tarihigercekler.com/aztekler-kimdir-aztek-imparatorlugu.html https://www.tarihigercekler.com/aztekler-kimdir-aztek-imparatorlugu.html#respond Mon, 26 Jul 2021 14:09:19 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1723 Aztekler Kimdir

Tarihin en enteresan medeniyetlerinden biri olan Aztekler Meksika bölgesinde hakimiyet kurmuşlardır. Bazı araştırmacılar Amerika kıtasında hüküm süren Aztek, Maya ve İnka gibi uygarlıkların Türk kökenli olduklarını belirtseler de bu görüşü destekleyen bilimsel kanıtlar bulunmamaktadır. 14. Yüzyıl ile 16 yüzyıl arasında hüküm süren Aztekler dini inanışları gereği Tanrıları için insan kurban eden bir topluluktur. Bu yönüyle birçok araştırmaya konu olmuşlardır.

Amerika kıtasında hüküm süren en büyük medeniyetlerden biri olan Aztekler ’in o bölgeye nereden geldikleri ve tarih sahnesine nasıl çıktıkları konusunda net bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak bölgenin yerlisi olarak küçük koloniler halinde yaşadıkları ve zamanla güçlenerek büyük bir devlet kurdukları bilinmektedir. Kurulan devlet bu günkü Meksika topraklarında kurulmuştur. Başkentleri bu günkü Mexiko City’nin olduğu topraklarda kurulmuş olan Tenochtitlan şehri olmuştur. Dolayısıyla Aztekler bugünkü Meksikalıların ataları kabul edilmektedir.

Sosyal Hayat

Aztekler kurdukları imparatorlukla Amerika kıtasının büyük bölümüne hâkim olmuşlardır. Geçimlerini daha çok verimli arazilerde yaptıkları tarım faaliyetiyle sağlayan Aztekler Nahuva dilini resmi dil olarak kabul etmişlerdir. 16. Yüzyılla birlikte Amerika kıtasının keşfedilmesi ticaret konusunda da Azteklerin faaliyet göstermesini sağlamıştır. Aztekler ’de sınıflar arası farklılıklar bulunmaktadır. Sınıflar arası geçiş veya sınıf yükselmesi sosyal hayatta gösterilen önemli faaliyetlerin yanı sıra savaşlarda gösterilen üstün başarıya göre olabiliyordu.

Avcılık, el sanatları, işlemecilik gibi faaliyetler de Azteklerin geçim sağladıkları alanlardandır. Eğitim Aztek medeniyetinde son derece önemli idi. Özellikle çocuklar küçük yaştan itibaren eğitime başlar ve iyi bir birey olarak yetiştirilmeye çalışılırdı. Krallık olarak faaliyet gösteren Azteklerin başında Tlataoni ismini verdikleri kral bulunmuştur.

Dini İnanış

Aztek medeniyeti çok tanrılı bir inanışa sahiptir. Dini ritüellerine son derece bağlı olan Aztekler inanışları gereği dini ayinlerinde tanrılarına insan kurban etmişlerdir. Ancak bu kurbanın seçilmesi herhangi zorlama veya zulüm neticesinde değil dini inanışı gereği inanan kimsenin gönüllü olarak kurban olması şeklinde oluyordu. Bu yüzden en önemli ayin veya ibadet Tanrıya kurban olarak sunulmaktı. Ne kadar çok insan tanrılara kurban edilirse bereketin, bolluğun artacağına inanan Aztekler en çok tanrı olarak inandıkları güneş için kurban vermişlerdir.

Tanrılarına son derece bağlı olan Aztekler onlar için piramitler inşa etmişlerdir. Kaynaklarda belirtildiğine Aztekler tarafından inşa edilmiş olan Güneş piramidi tarihin en büyük piramidi kabul edilmektedir.

Ölülerini büyük bir saygıyla defneden Aztekler mezar olarak daha çok ölen kişilerin evlerinin bahçelerini kullanmışlardır.

Yıkılışı

  1. yüzyılda Amerika kıtasının Avrupa tarafından keşfedilmesi Aztek medeniyetinin de sonunu getirmiştir. İspanyolların Amerika’yı istila etmesi sonucunda Aztek medeniyeti yıkılmıştır. Aslında herhangi bir savaş veya çatışma neticesinde Aztekler yıkılmamışlardır. Aztek medeniyetinin sonunu getiren, Amerika’ya istila için gelenlerin taşıdıkları kızamık, çiçek, kabakulak gibi salgın hastalıklar sebebiyle yok olmuşlardır.

 

AZTEK AYİNLERİ: TANRILAR KURBAN İSTİYOR

Eski dönemlerde birçok topluluk enteresan adetlerle dikkat çekmektedir. Kültürel birikim ve dini inanışların meydana getirdiği bu enteresanlık günümüz insanları tarafından son derece hayret verici olarak algılanabilmektedir. İş bu enteresan olaylardan biri de Aztek ayinlerinde yaşanmaktadır. Aztekler ayinlerinde inandıkları tanrılara insan kurban ediyorlar bunu bir vazife ve borç olarak görüyorlardı. Bunun temelinde ise yine kalıplaşmış bir inanç sistemi vardı.

Aztek inanışına göre inanılan tanrılar dünyayı ve insanları var etmek yaratmak için kendi canlarını feda etmişlerdir. Bu sebeple tanrılara borçlarını ödeyebilmek için aynı şekilde onların da canlarını feda etmeleri gerekiyordu. Bu yüzden her dini ritüelde ve ayinde tanrılara insan kurban ediliyor onlarca insan ölüyordu. Bununla birlikte kurban olması için hiç kimse zorlanmıyor, kurbanlar gönüllü olarak tanrıya kurban edilmeyi seçiyorlardı.

Avrupa’nın Ortaçağ’ın karanlığında çırpındığı ve yeni yeni aydınlanmaya başladığı 15. Yüzyıllarda Aztek imparatorluğu Amerika kıtasında hüküm sürüyordu. Hâkim oldukları toprakların kültürü ve dini inanışları son derece ilkel ve dogmatik anlayışlara dayanıyordu. Aslında anlatıldığı gibi her dini ritüel kanlı insan ölümleriyle sonuçlanmıyor kimi zaman ayini yöneten rahip kendisini tanrıya kurban olarak sunuyor ve o kurban ediliyordu. Kimi zaman da farklı ritüellerle ayin tamamlanıyordu. Yani tamamen dini inanışın bir gereği olarak bunlar yerine getiriliyor, herhangi bir zorlama, zorbalık ve zulüm söz konusu olmuyordu.

Daha sonraki dönemlerde ise dini ritüellerin içerisine siyasi güç gösterileri de karıştığından Aztek ayinleri artık tamamen bir zulüm deryasına dönmüş oluyordu. Dönemin yöneticisi kendi iradesini ve otoritesini güçlendirmek için rakiplerini tanrı için kurban ediyor ve kurban edilen de inancı gereği herhangi bir ses çıkaramadan yok oluyordu. Ayrıca yine bu dönemden sonra tamamen asıl amaçları dışında kullanılmaya başlanan ayinler savaş esirlerinin yok edilmesi, suçluların cezalandırılması vb. amaçlar için kullanılmaya başlandı.

Bu çerçevede Aztek ayinlerinin durumu göz önüne alındığında dini inanışlardan siyasi faaliyetlere kayan bir durum söz konusuydu. Dini ritüeller cezalandırma aracı olarak kullanılıyor insanların inanışları için yaptıkları büyük fedakârlık suiistimal ediliyordu. Bu yüzden geçmişten bu güne kadar Aztek’lerin yapmış olduğu ayinler özellikle bilim adamları ve tarihçiler açısından ilgi görmüş, üzerine önemli araştırmalar yapılmıştır.

Hazırlayan : Cem Demirtay

]]>
https://www.tarihigercekler.com/aztekler-kimdir-aztek-imparatorlugu.html/feed 0
Osmanlı’nın Dönüm Noktası: Zenta Faciası https://www.tarihigercekler.com/osmanlinin-donum-noktasi-zenta-faciasi.html https://www.tarihigercekler.com/osmanlinin-donum-noktasi-zenta-faciasi.html#respond Sat, 24 Jul 2021 11:31:34 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1720 Zenta Faciası

Osmanlı devleti 1600’lü yıllara girildiğinde eski muhteşem günlerini devam ettirme gayretindeydi. Ancak gerek devlet yapısındaki bozulmalar gerekse askeri alanda ve özellikle Yeniçeri ocağından kaynaklanan bozukluklar devletin yeniden eski kudretli günlerine dönmesi açısından zor durumda bırakıyordu. Bununla birlikte devlet kademelerinde yapılmaya çalışılan ıslahat hareketleri ve reformlar tek bir kişiye bağlı kalıyor o kişi ölünce veya görevden alınınca devamı gelmiyordu. Yine Yeniçeri ocağı ve bozulmuş düzen bu ıslahatların önündeki en büyük engel olarak gözüküyordu.

Bütün bunlarla birlikte 17. Yüzyılda Osmanlı Devleti halen dünyanın en kudretli devleti konumundaydı. Ancak savaşların artık eskisinden daha uzun sürmesi ve yer yer alınan yenilgiler bu kudretin uzun süre devam etmeyeceğini gösteriyordu. Bu yüzyıl içerisinde Sultan IV. Murat, Köprülü Mehmet Paşa ve Köprülü Fazıl Ahmet Paşa gibi devlet adamlarının bulunduğu dönem daha kudretli ve azametli geçmiş Osmanlı her alanda fetih hareketlerine devam etmiştir. Ancak saydığımız isimler gibi dirayetli devlet adamlarının bulunmadığı dönemlerde ise hemen her alanda ciddi sıkıntılar çekilmiştir.

  1. yüzyılın son çeyreğinde 1683 yılında Osmanlı ordusu Viyana kapılarına dayanmıştır. Tarihinde ikinci kez Viyana önlerinde görünen Osmanlı ordusu şehri düşürmeye çok yaklaşmış ancak Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın umumi hücum emrini vermemesi ve şehrin kendiliğinden teslim olmasını beklemesi düşman ordularına zaman kazandırmıştır. Bu sebeple iç çekişmeler sebebiyle Kırım Hanı’nın bulunduğu yeri terk etmesi ve Budin Beylerbeyi’nin Sadrazam’a olan garezi yüzünden Viyana’ya yardıma gelen Leh ordusuyla karşı karşıya kalan Osmanlı ordusu iki ateş arasında kalmış ve bozguna uğrayarak dağınık bir şekilde Belgrad’a kadar çekilmiştir.

İkinci Viyana bozgunu sonrasında Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupa devletleri Kutsal ittifakı oluşturmuş ve Osmanlı topraklarına karşı dört koldan saldırıya geçmişler ve 1699 Karlofça anlaşmasına kadar süren uzun bir savaşlar dönemi başlamıştır.

Süre gelen bu savaşlar Osmanlı Devleti için oldukça yıpratıcı olmuş ve dönemin padişahı Sultan II. Mustafa bu savaşlara bir an önce son verebilmek ve olumlu bir sonuç almak üzere bizzat ordunun başında sefere çıkmaya karar vermiştir. I. ve II. Macaristan seferleri başarıyla sonuçlanan II. Mustafa’nın son seferi büyük bir bozgunla neticelenmiş ve bunun sonucunda Osmanlı Karlofça Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır.

III. Macaristan Seferi sırasında Belgrad’da toplanan Harp meclisi önce Temeşvar taraflarına mı yoksa Varadin taraflarına gidilip Avusturya ordusunun bastırılması fikri üzerinde uzun süre müzakere ettiler. Devlet erkanının büyük çoğunluğu önce Temeşvar taraflarına gidilmesi yönünde fikir beyan ederken Amcazade Hüseyin Paşa bunun tehlikeli olduğunu ve önce Varadin taraflarına gidilip Temeşvar tarafının risklerinden uzak kalınması fikrinde ısrar ediyordu. Nitekim Temeşvar tarafları bataklı ve üç büyük nehirle çevriliydi. Olası bir bozgun durumunda geri çekilmek büyük zorluk oluşturabilir ve ciddi bir bozgun yaşanabilirdi. Ayrıca Temeşvar yolu daha uzun ve zorlu idi. Asker yorgun ve bitkin düşebilir ve hemen başlanması gereken bir savaşta istenilen sonuç elde edilemeyebilirdi.

Sultan II. Mustafa ise çok değer verdiği Temeşvar valisi Cafer Paşa’nın ve diğer devlet erkanının baskılarına dayanamayarak Temeşvar tarafına hareket edilmesi emrini verdi. Burada hissi bir karar verilmesi telafisi mümkün olmayan zararlara yol açmıştır.

Uzun ve yorucu bir yürüyüşten sonra Temeşvar yakınlarındaki Zenta’ya gelen Osmanlı ordusu karşılarında dinç ve zinde Avusturya ordusunu buldu. Derhal savaş düzenine geçilmiş ve ilk başlarda Avusturya ordusu sıkıştırılmış olsa da ordu içi çekişmeler burada da kendini göstermiştir. Bazı kumandanların stratejik hataları Osmanlı ordusunu oldukça zor duruma sokmuştur. Avusturya ordusuna ani bir baskın vermek yerine Tisa nehrinin karşı tarafına geçmeye çalışmaları büyük bozgunun başlangıcı olmuştur. Ordunun bir kısmı nehrin bir tarafında diğer kısmı ise diğer tarafında kalmıştı. Bunun üzerine Sadrazam Elmas Mehmet Paşa derhal nehir üzerine köprüler kurdurarak Sultan II. Mustafa ve ordunun kalan kısmının da karşıya geçirilmesini sağlamaya çalışmıştır. Osmanlı ordusundaki bu kargaşayı gören Avusturya ordusu komutanı Prens Eugene süratle saldırıya geçti. Ordunun önemli bir kısmı karşıya geçmiş ancak hala Sadrazam ve önemli komutanlar yedi bin kişilik bir kuvvetle karşı tarafta kalmışlardı. Tam bu sırada saldırıya geçen Avusturya kuvvetleri ile Sadrazam Elmas Mehmet Paşa’nın yedi bin kişilik kuvveti arasında amansız bir mücadele başlamıştı. Bu sırada köprüden geçmekte olan iki bin kadar asker de düşmanın baskın verdiğini zannetmiş ve akarsuya kapılarak boğulmuştur.

Osmanlı ordusu içinde tam bir karışıklık hâkim olmuş ordu ikiye bölünmüş Sadrazam nehrin karşı kıyısında düşmanla boğuşurken Sultan Mustafa ve karşıya geçen askerler diğer kıyıdan onları seyretmek zorunda kalmıştır. Düşmanın topçu ateşiyle köprü de yıkıldığı için ne Sadrazam tarafındakiler ne de Padişah tarafındakiler diğer yakaya geçememiş ve Sadrazam ile yanındaki kumandanlarla birlikte yaklaşık yedi bin Osmanlı askeri şehit düşmüştür. Bununla birlikte Sadrazam’da bulunan Mühr-i Hümayun düşman eline geçmiş ve Osmanlı ordusu büyük bir bozguna uğramıştır.

Zenta bozgunu neticesinde Osmanlı Devleti’nde artık kaybedilen yerlerin geri alınmayacağı ve yeni yerlerin de kaybedilebileceği düşüncesi oluşmuş ve devlet bir barış antlaşmasına sıcak bakmaya başlamıştır. Neticede 1966 yılında Karlofça Antlaşması imzalanmış ve Osmanlı Devleti ilk defa önemli ölçüde büyük toprak kayıplarına uğramıştır.

Hazırlayan : Cem Demirtay

 

]]>
https://www.tarihigercekler.com/osmanlinin-donum-noktasi-zenta-faciasi.html/feed 0
Ani Harabelerinin Tarihi Geçmişi https://www.tarihigercekler.com/ani-harabelerinin-tarihi-gecmisi.html https://www.tarihigercekler.com/ani-harabelerinin-tarihi-gecmisi.html#respond Tue, 20 Jul 2021 12:17:44 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1714 Ani Harabeleri

Ülkemizin en önemli kültür kaynaklarından ve turizm merkezlerinden biri olan Kars Ani harabeleri Ermenistan sınırında bulunmaktadır. Antik çağlarda Ani antik kentinden kalma yapıların günümüze ulaşan kısımlarının yer aldığı Ani harabeleri bir insanlık mirası olarak koruma altına alınmıştır. Bu çerçevede her yıl binlerce yerli ve yabancı turist ile birçok araştırmacıyı da ağırlamaktadır.

Ani Harabelerinin Geçmişi

Milattan sonra 5. Yüzyıllarda ortaya çıktığı sanılan Ani antik kenti doğu batı geçişli ticaret ve kervan yolları üzerinde bulunmaktadır. Kral Ashot tarafından başkent olarak kullanılmaya başlamasıyla oldukça gelişen Ani Antik kenti diğer hükümdarlar tarafından da başkent olarak kullanılmıştır. Bu durum kentin ilk çağlarda görülen en gelişmiş kent olması konusunda etkili olmuştur. Başkent olması sebebiyle birçok kilise, bina ve farklı yapılar inşa edilen Ani Antik kenti bu yönüyle zengin bir mimari mirasa sahiptir.

Kurulduğu dönemden itibaren Orta Çağ’da Asya bölgesinden başlayan Moğol akınlarına kadar bölgedeki Ermeni Devleti’nin baş kenti olarak kalmıştır. Ancak bu dönemden sonra bir yandan Moğol akınları sebebiyle yapılan savaşlar, depremler ve ticaret yolları üzerinde olmanın getirdiği dezavantajlarla Ani yıpranmaya başlamıştır. Bu sebeple o döneme kadar insan yoğunluğunun oldukça fazla olduğu Ani şehri terk edilerek başka bir noktaya yerleşildi. Bölgede ise sadece binalar ve kiliseler kaldı. Bugün günümüze kadar ulaşan tarihi yapılar bu dönemden kalmıştır.

Ani Medeniyeti

Ani medeniyetinden günümüze oldukça az miktarda eser kalmıştır. Bunlar da yok olmaya yüz tutmuş yıkık binaları andırmaktadır. Ancak bunların geçmişinde önemli miraslar yer almaktadır. Antik çağlardan beri var olan bölge zamanla Perslerin ve Romalıların kontrolünde olmuştur. Her medeniyetin farklı bir zenginlik kattığı Ani harabeleri bu iki büyük medeniyetin bölgeden çekilmesinden sonra bölgede yaşayan Ermeniler için önemli bir merkez olmuştur. Bu çerçevede özellikle Karadeniz ile Hazar denizi arasındaki kalan bölgede ticaret yolları üzerinde olması Ani bölgesini her zaman ilgi çekici kılmıştır. Buna bağlı olarak da tarihi süreç içerisinde birçok istilaya, savaşa ve yıkıma uğramıştır.

Bölgede günümüze kadar ulaşan kiliseler ve diğer yapılar Ermeni Krallığı döneminde inşa edilmiştir. Ticaret yolları üzerinde olması bölgenin zenginliğine zenginlik katarken bunu fırsat bilen krallar Ani bölgesini kiliseler, şapeller ve diğer yapılarla imar etmiştir. Bugün birçok kişi bu yapıları görmek için yurt içinden ve yurt dışından Ani bölgesine seyahat düzenlemektedir.

Osmanlı Dönemi

Osmanlı döneminde Ani harabeleri aynı şekilde birçok araştırmacının uğrak noktası olmaya devam etmiştir. Özellikle Avrupalı Hristiyanlar bölgeye ilgi göstermiş, araştırmacılar bölgedeki kilise ve yapılarda çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bununla birlikte özellikle Arkeologların bölgeye ilgi göstermesi daha sonraki dönemlerde olmuştur. 1878 yılındaki savaştan sonra bölge Rusların eline geçmiştir. Ortodokslar için önemli olan bölgeye Rus araştırmacılar büyük ilgi göstermiş ve desteklediği araştırmacılarla bölgenin tarihi ve kültürel mirası üzerine araştırmalar yapılmasını sağlamıştır.

Günümüzde Ani bölgesi köklü geçmişi ve kültürel zenginliği ile bazı dönemlerde Rusya, Ermenistan ve Türkiye üçgeninde siyasi meselelere konu olmaktadır. Ancak buna rağmen etnik kökeni ne olursa olsun birçok kişi bölgeye gelerek tarihi ve kültürel zenginlikten faydalanabilmektedir.

Gelen Aramalar:

ani harabeleri dönemi]]>
https://www.tarihigercekler.com/ani-harabelerinin-tarihi-gecmisi.html/feed 0
AFGANİSTAN VEYA GÜNEY TÜRKİSTAN https://www.tarihigercekler.com/afganistan-veya-guney-turkistan.html https://www.tarihigercekler.com/afganistan-veya-guney-turkistan.html#respond Mon, 19 Jul 2021 19:59:44 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1708 GİRİŞ:

Birçoklarına göre bu gün Türkiye’den çok uzaklarda, kan ve gözyaşının aktığı bir ülke olarak görülen Afganistan bizim için yabancı bir ülke değildir. Bize Afganistan’da ABD ve diğer ülkeler gibi yabancı statüsünde görülecek bir devlet ve millet değiliz. Türkistan’ın doğal bir bölümü olan ve tarihte Güney Türkistan olarak adlandırılan bu topraklar binlerce yıl Türk milletine vatanlık yapmış ve bu topraklarda çok sayıda Türk devleti kurulmuştur. Bu gün Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan ve tarihte kurulmuş olan 16 büyük Türk devletini temsil eden 16 yıldızdan üçü, geçmişte Afganistan’da hüküm sürmüş Gazneliler, Büyük Timur İmparatorluğu ve Babür imparatorluklarını temsil eder! Bu günkü Afganistan’ın başkenti olan Kâbil’in güneyinde yer alan Gazne, adından da anlaşılacağı gibi tarihte Gazneliler Türk Devleti olarak geçen ilk Müslüman Türk devletlerinden birini kuran Gazneli Mahmud’un başşehridir. Babürlüler imparatorluğunun kurucusu olan Babür Şah da devletin temellerini Kabil’de atmıştır.

Taliban’la birlikte sık sık adı gündeme gelen Herat ise, tarihte en büyük Türk devletlerinden birini kuran Emir Timur’un devletine Semerkant’la birlikte başşehirlik etmiş kadim bir Türk şehridir. Timur’un oğlu Şahruh Mirza Herat’ta hüküm sürmüş ve Herat’ı Türk ve İslam Dünyası’nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirmiştir.

Ayrıca, kültür ve devlet anlayışımızda çok derin izleri olan Hz. Mevlâna da Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş ve oradan Anadolu’ya göç etmiştir. İşin özü Türkler ve bu gün Afganistan’da bulunan Türk askeri, Afganistan’ın yabancısı olmayıp, asla yabancı statüsünde değerlendirilecek bir unsur değildir. Türk Ordusu, mensupları içerisinde çok sayıda yabancının yer aldığı Taliban kadar Afganistan’a ait olup, Afganistan’ın gerçek sahipleridir.

AFGANİSTAN VEYA GÜNEY TÜRKİSTAN

Yüz ölçümü 652.230 km2, nüfusu 36,5 milyon (2018) olan dost ve kardeş ülke Afganistan’da Özbek ve Türkmen, Kızılbaş, Kazak, Kırgız, Karakalpak Türk nüfusunun yanında akraba topluluklar diyebileceğimiz Peştunlar, Tacikler ve Hazaralar yaşamaktadır. Nüfusun yarıya yakınını Peştuniler oluşturur. Tacikler Afganistan’ın ikinci kalabalık etnik grubudur. Ülkenin kuzey, kuzeydoğu ve batı bölgelerinde yaşarlar.

Türkler de Afganistan’daki önde gelen etnik gruplardan biridir. Afganistan’ın kuzeyinde Afgan Türkistan’ı ya da Güney Türkistan olarak bilinen bölgede yaşarlar. Bu bölge Afganistan sınırları içinde yer alsa da tarihi, etnik, kültürel ve jeo-politik olarak Türkistan’ın bir parçasıdır. I. yüzyılda gelen Yüe-Çi Türklerinden Nadir Şah Avşar’a (ölümü 1747) kadar Afganistan Göktürkler, Gazneliler, Selçuklar, Timuriler, Şeybaniler, Harzemşahlar, Avşarlar gibi Türk devletlerinin yönetiminde bulunmuş ve bu yönetimlerin her biri ülkede güçlü etkiler ve izler bırakmışlardır (Oğuz, 2001: 43-44).

Afganistan Türkleri kendi aralarında Özbek, Türkmen, Kızılbaş, Kazak, Kırgız, Karakalpak, vs. gibi birtakım gruplara ayrılırlar. Bu grupların en önemlileri ise Özbekler ve Türkmenlerdir.

Özbekler Afganistan’daki en kalabalık ve en önemli Türk grubudur. Afgan Türkistan’ında özellikle Kunduz, Şıbırgan, Taş Kurgan, Mezar-ı Şerif, Belh, Meymene, Aliça ve Bala Murghab’ta yaşarlar (Dursun, 1998/1999: 57). Oğuz Türkçesinin kendilerine has olan Özbek şivesini konuşurlar ve Sünni’dirler. Kendi aralarında kabilelere ve klanlara ayrılmalarına karşılık en önemli ayrım, Afganistan’da yüzyıllardır yaşayan Özbeklerle, buraya Rus baskısından kaçarak kuzeyden gelen Özbekler arasındadır. Sonradan gelen Özbekler “muhacir” adı altında kendilerine has farklı bir alt kimlik oluşturmuşlardır (Çınarlı,2012,s.76).

Türkmenler Afganistan’daki ikinci kalabalık Türk grubudur. Afgan Türkistan’ında özellikle Kunduz ve Herat arasında yaşarlar. Kabile sistemi Türkmen toplumunda son derece etkilidir. İran’daki Yomut Türkmenlerine ve Türkmenistan’daki Teke Türkmenlerine karşılık Afganistan’daki Türkmenlerin tamamına yakını Ersari boyuna mensuptur. Ancak, Afganistan’da az sayıda Teke ve Yomut Türkmeni de vardır (Çınarlı,2012, 77; Oğuz, 2001: 45).

Afganistan Türkmenleri ülke ekonomisinde oldukça etkilidir. Özellikle, deri, yün ve yün halı üretirler. Ancak, politikada fazla etkili değillerdir. Bunun sebebi, Afgan hükümetlerinin Türklere yönelik baskıcı tutumlarıyla açıklanmaktadır (Çınarlı,2012: 76, 232; Oğuz, 2001: 46).

Afganistan’da Özbek ve Türkmenlerin dışında, nüfusları oldukça az olan Kazak, Kırgız, Karakalpak, ve Kızılbaş gibi başka Türk grupları da vardır Kazaklar ülkenin kuzey kesimlerinde Özbeklerle içiçe yaşarlar. Çoğu Rusya’dan iç savaş ve Bolşevik devrimi yüzünden kaçarak buraya yerleşmiştir. Sayılarının 50.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir. Kazaklara hem dil hem de kültür yönünden oldukça benzeyen Kırgızlar ise, Afganistan, Tacikistan ve Pakistan sınırlarının kesiştiği bölgedeki Vakhan koridorunda izole bir hayat sürerler. Sayılarının 10.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir. 1982 yılında, 4.000 Kırgız, liderleri Rahmankul Han öncülüğünde Türkiye’ye gelerek Van’a yerleşmiştir. Karakalpaklar ise 1917 devriminden sonra Orta Asya’dan göç ederek Afganistan’a yerleşmişlerdir. Sayılarını tahmin etmek oldukça zor ise de, 1950 yılında 2000 kadarının Celalabad’a yerleştiği bilinmektedir. Kızılbaşlar ise Afganistan Türkleri arasında Şii olan tek Türk grubudur. Adları, kullandıkları kırmızı renkli başlıktan gelmektedir. XVIII. yüzyılda Afganistan’ı işgal eden Nadir Şah’ın askerlerinin soyundan gelmişlerdir. Büyük bir çoğunluğu Kâbil’de, bir kısmı ise Hazaracat bölgesindeki Flodi vadisinde yaşamaktadır. Toplam nüfuslarının 50.000 ila 60.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir (Çınarlı,2012:77).

Türkler Ve Türkiye Afganistan’da Yabancı Değil Afganistan’ın Gerçek Sahipleridir.

Birçoklarına göre bu gün Türkiye’den çok uzaklarda, kan ve gözyaşının aktığı bir ülke olarak görülen Afganistan bizim için yabancı bir ülke değildir. Bize Afganistan’da ABD ve diğer ülkeler gibi yabancı statüsünde görülecek bir devlet ve millet değiliz. Türkistan’ın doğal bir bölümü olan ve tarihte Güney Türkistan olarak adlandırılan bu topraklar binlerce yıl Türk milletine vatanlık yapmış ve bu topraklarda çok sayıda Türk devleti kurulmuştur. Bu gün Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan ve tarihte kurulmuş olan 16 büyük Türk devletini temsil eden 16 yıldızdan üçü, geçmişte Afganistan’da hüküm sürmüş Gazneliler, Büyük Timur İmparatorluğu ve Babür imparatorluklarını temsil eder! Bu günkü Afganistan’ın başkenti olan Kâbil’in güneyinde yer alan Gazne, adındanda anlaşılacağı gibi tarihte Gazneliler Türk Devleti olarak geçen ilk Müslüman Türk devletlerinden birini kuran Gazneli Mahmud’un başşehridir. Babürlüler imparatorluğunun kurucusu olan Babür Şah da devletin temellerini Kabil’de atmıştır.

1526-1858 yılları arasında Hindistan ve Afganistan toprakları üzerinde hüküm süren Babürlüler imparatorluğunu kuran Zahir ed-din Muhammed Babur (Babür Şah-1526-1530) devletin temellerini bu günkü Afganistan’ın başkenti Kabil’de atar. Önceleri bu günkü Fergana bölgesinde saltanat süren Babur, daha sonraları Mavera ün-Nehr’de hakimiyeti kaybedince Afganistan’a kaçar, burada yerel hükümdarlarla mücadele eder ve 1524 yılında Delhi’yi alır (Konukçu,2002, s. 744-760). Babür’ün 1524 yılında Delhi’yi ele geçirmesi, tarihçiler tarafından Babürlüler İmparatorluğunun kuruluşu olarak kabul edilmiştir.

Taliban’la birlikte sık sık adı gündeme gelen Herat ise, tarihte en büyük Türk devletlerinden birini kuran Emir Timur’un devletine Semerkant’la birlikte başşehirlik etmiş kadim bir Türk şehridir. Timur’un oğlu Şahruh Mirza Herat’ta hüküm sürmüş ve Herat’ı Türk ve İslam Dünyası’nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirmiştir.

Ayrıca, kültür ve devlet anlayışımızda çok derin izleri olan Hz. Mevlâna da Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş ve oradan Anadolu’ya göç etmiştir. İşin özü Türkler ve bu gün Afganistan’da bulunan Türk askeri, Afganistan’ın yabancısı olmayıp, asla yabancı statüsünde değerlendirilecek bir unsur değildir. Türk Ordusu, mensupları içerisinde çok sayıda yabancının yer aldığı Taliban kadar Afganistan’a ait olup, Afganistan’ın gerçek sahipleridir.

Stratejik konumu sebebiyle “Asya’nın Kalbi” olarak nitelendirilen Afganistan, tarih boyunca pek çok büyük devletin hâkimiyeti kurmak istediği bir ülke olmuş, uzun ve yıpratıcı işgal ve savaşlar sebebiyle Afganistan’da sağlıklı bir siyasî yapının tesis edilmesi mümkün olmamıştır.

  1. yüzyılda İslam orduları Afgan topraklarına ulaşmış, halkın hızlı bir şekilde İslamiyet’i benimsemesine karşın burada bir devlet yönetimi teşekkül etmemiş, bölge uzunca bir süre bölgesel yönetimler tarafından idare edilmiştir. 9. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir süre Sâmânilerin hâkimiyeti altında kalan Afganistan topraklarında, yüzyılın sonlarına doğru kurulan Gazneliler Devleti ile birlikte Türk hâkimiyeti başlamıştır. Daha sonra bölgede Selçuklular, Gurlular, Harizmşahlar hüküm sürmüş, 13. yüzyılın başlarındaki Moğol istilası ile birlikte 150 yıl kadar sürecek olan Moğol hâkimiyeti dönemi başlamıştır. Bölgede 1370 yılında Emir Timur tarafından Timurlular devleti kurulmuş, bölge 16. Yüzyıldan itibaren Timurluların devamı olan Babür İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girmiştir. Babürlüler sınırlarını Hindistan içlerine kadar ilerletmiş ve giderek devletin ağırlık merkezi Hindistan’a kaymış, bunun üzerine Batı Afganistan coğrafyasında İran ile Babür Devleti arasında kalan bölgede yerli kabileler önce iki devletten birinin yanında yer alarak imtiyaz kazanmış, daha sonra giderek daha bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Bu süreç Afganistan’da millî bir devlet fikrini de beslemiş ve nihayet 1747 yılında Ahmed Şah önderliğinde Dürrani Hanedanı olarak bilinen bağımsız bir devlet kurulmuştur. Ancak 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında Dürrani Hanedanı’nda taht mücadeleleri baş göstermiş, nihayet 1826 yılında Dost Muhammed Han tarafından siyasi birlik sağlanarak Barakzay Hanedanı kurulmuştur.
  2. yüzyıldan itibaren Afganistan, Ruslarla İngilizler arasında çok uzun sürecek bir mücadeleye konu olmuştur. 1839 yılında gerçekleşen ilk İngiliz işgali kısa sürede bertaraf edildiyse de 1878-1880 yılları arasında ikinci işgal gerçekleşmiştir.1893 yılında İngilizlerle imzalanan antlaşma ile belirlenen “Durant Hattı”, Güney Afganistan ile Hindistan (bugün Pakistan) sınırını belirlemiş, fakat belirlenen sınır sebebiyle pek çok Afgan ülke sınırlarının dışında kalmış, bu da Afganistan için kalıcı bir sınır sorununun başlangıcı olmuştur.

1919 başlarında, babası Habibullah Han’ın yerine geçen Emanullah Han, Afganistan’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması için uluslararası bir çaba içerisine girmiş, bu durum İngiltere ile kısa süreli bir savaşa neden olduysa da Afganistan 8 Ağustos 1919’da imzalanan Ravalpindi Antlaşması ile bağımsızlığını ilan etmiştir.

Atatürk, Sivas’tan Ankara’ya gelir gelmez, yaptığı işler arasında; komşumuz İran Şahı Rıza Pehlevi ve Afganistan Şahı Emanullah Han ile mektuplaşmak vardır. Olaylar geliştikçe, mektuplar sıklaşacak, ziyaretler başlayacak, hatta gönül almak için hediyeler gönderilecektir! Nitekim 1924 yılında Gazi Mustafa Kemal Paşa, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye’yi ziyareti fırsatını kullanarak, bir uçak hediye etmiş ve bir başka gelişi için, Ahmet Saygun’a opera hazırlatarak Ankara’da temsil ettirmiştir. Bugün bile mümkün olmayan bu girişimlerin 1924 Ankara’sında nasıl gerçekleştirilmiş olduğunu kavramak mümkün değildir ama gerçektir, gerçekleştirilmiştir.

Afganistan Şahı Emanullah Han’a büyük şairimiz –ve insanlarla sıcak ilişkiler kurmakta üstüne olmayan- Yahya Kemal Beyatlı’nın Kâbil’e sefir gönderilmesi ve Afganistan’ı, ordu, bürokrasi ve toplum olarak çağdaşlaştırmak için Türkiye’den sayısız doktor, mühendis, yönetici ve ilim adamı yollanmasının anlamını kavramak kolay değildir.

Ama Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında taşıdığı devleti hatırlayacak olursak, bunların ne anlam taşıdığı kolayca çözülür. Türkistan’a ulaşmanın yolu, İran ve Afganistan üzerinden geçiyordu. Bu sebeple bu iki devlet Mustafa Kemal Paşa’nın sıcak beraberliğinde olması gerekiyordu. Atatürk özverilerinin kaynağı buydu!  (Bozdağ, 1998: 18-19)

Nitekim bu gelişmeler Türkiye’nin liderliğinde İran, Afganistan ve Irak’ın katılımıyla Sadabat Paktı’nın kurulmasıyla neticelenmiştir. Sadabat Paktı, Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında imzalanmış olan uluslararası bir saldırmazlık antlaşmasıdır. Antlaşma 8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran’da bulunan Sadabat Sarayı’nda imzalanmıştır.

Atatürk’ün Sadabat Paktından önce, 9 Şubat 1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya’nın katılımıyla kuruluşuna öncülük ettiği Balkan Antantı anlaşması da Türkiye’nin bölgesinde lider bir ülke olması açısından önemlidir. Türkiye bu iki anlaşma ile, batıda, doğuda ve güneyde sınırlarını kontrol haline almış ve dünyaya bölgesinin lideri olduğuna dair kuvvetli mesajlar vermiştir.

Ne yazık ki hem Sadabat Paktı hem de Balkan Antantı Atatürk’ün vefatından sonra İnönü’nün ilgisizliği üzerine kâğıt üzerinde kalmaktan öteye gidememiştir.

Ömer Lütfi Mete’nin “Türk Milliyetçiliğine sivil bir bakış “(Nisan 2008) adlı makalesinde belirttiği gibi: “Atatürk’ün döneminde Türkiye’nin dış temsilcileri, bulundukları ülkelerde birer “milli misyon “adamlarıdır. Onları, kâh Türk azınlıklarla “derin“den ilgilenirken, kâh yeni akımların gelişimini stratejik açıdan izlerken görebilirsiniz. “Sonrakilerin kahir ekseriyeti ise, Türkiye’nin batılılaşmaya çalıştığını kanıtlamaya memur konu mankenleridir… Atatürk’ten sonra Türkiye, bir devlet gibi değil de hükümet merkezi ABD’de bulunan devasa bir belediye gibi yönetilir. Zaten bir müddet sonra da Türkiye devletinin yarı resmî ideolojisi, “Amerikan Milliyetçiliği“oluverir. İki dönemi karşılaştırırken anahtar bir olayla yetinebiliriz: Atatürk’ün, yapay bir ülke olan Afganistan’a ilgisi son derece geniş bir vizyonun kanıtıdır. Kabil’e gönderilen Türkiye büyükelçisi ESENDAL, neredeyse “EYALET VALİSİ “denecek kadar etkindir. Kendisiyle aynı dönemde, Afgan elçiliği yapan İngiliz, Amerikan ve Rus diplomatlar ülkede sıradan birer “figüran “düzeyindedir. Ama hangi sebepledir bilinmez, Esendal, İsmet İnönü tarafından geri çekilir. Bundan sonra da Afganistan’da Türkiye’nin esâmesi okunmaz.” (Ömer Lutfi, METE‘ nin internet sayfasından alınmıştır.)

Şimdi bu tarihi Afgan-Türk dostluğunu biraz daha derinden inceleyelim.

Türk Afgan dostluğu I. Dünya Savaşı sonunda Cemal Paşa’nın bir grup Türk subayı ile birlikte Afgan ordusunu eğitmeye başlaması ile birlikte iş birliğine dönüşmüştür. Atatürk’ün de bu dostluğu ilerletmeye çalışması Türk-Afgan dostluğunun daha da kuvvetlenmesini sağlamıştır.

Atatürk, Yüzbaşı Abdurrahman Samadani Bey’i 18 Ağustos 1920 tarihinde Afganistan temsilciliğine atamış ve Afganistan Kralı Amanullah Han’a gönderdiği mektupla da ortak düşman olan İngilizlere karşı mücadele için iş birliği yapmayı önermiştir.

Mustafa Kemal Paşa, 21 Aralık 1920’de Fevzi Paşa’ya verdiği bir talimatla Afganistan’a bir Türk askeri heyetinin gönderilmesini istemiştir. Bu heyetin Afganistan’ın adamları gibi gözüküp, Türk Hükümetine bağlı olmaları, kendilerini sevdirmeleri ve Afganistan’da İslam ve Türk menfaatlerine hizmet edecek bir partiyi iş başına getirebilecek kadar güçlü bir mevki edinmelerini istemiştir.

1 Mart 1921 tarihinde yapılan Türk-Afgan Antlaşması ile Afganistan’ı tanıyan ilk devlet Türkiye olmuştur. İki ülke aralarında iş birliği yapmayı ve dayanışma içerisinde olmayı kararlaştırmışlardır. Türkiye Afganistan’a kültürel alanda yardım etmeyi öğretmen ve subay göndermeyi kabul etmiştir. Ayrıca Doğu’yu istila edecek emperyalist bir devlete karşı ortak hareket etmek kararlaştırılmıştır. Tarihte ilk kez bir antlaşma ile Doğu uluslarının uyanışından, onların bağımsızlık ve özgürlüğünden bahsedilmiştir.

Mustafa Kemal gerek Millî Mücadele safhasında gerekse Cumhuriyetin kuruluşundan sonra başta Afganistan olmak üzere kardeş ve dost milletlerle hep dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olmuştur. Atatürk Philadelphia muhabiri ile 1921 yılında yapmış olduğu bir görüşmede bu düşüncelerini şekilde dile getirmiştir:

Biz tabiatıyla bütün Müslüman devletlerle son derece dostane ilişkiler içindeyiz. Afganistan Emirinin vaki daveti üzerine Afgan Ordusunun modernleştirme çalışmalarını yapan Türk subaylarına katılmak üzere yakında önemli bir Türk askeri misyonu da Kabil’e gidecektir. Yukarda da belirttiğim gibi auto-determination hakkının bütün Müslüman milletlere tanınmasını görmek benim en büyük arzumdur” (Kültür Bakanlığı, 1981, Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Millî Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, c.1, s.275)

Antlaşmanın yapılmasının hemen akabinde Afganistan Elçisi Ahmet Han 21 Nisan 1921 tarihinde Ankara’ya gelmiştir. 10 Haziran 1921’de Afganistan elçiliğinin açılışına Mustafa Kemal Paşa da katılarak, Afgan bayrağını göndere bizzat kendisi çekmiştir. Afganistan’a Türk elçisi olarak görevlendirilen Fahrettin (Türkan) Paşa ise ancak 25 Haziran 1922’de Afganistan’a ulaşmıştır97. Afgan Emiri Amanullah Han, 13 Temmuz 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı yazı ile Afganistan askeri sistemini düzenlemek amacıyla bir askeri heyet gönderilmesini istemiştir. (Kültür Bakanlığı, 1981, Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Millî Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, C.I, s.341-342.’den nakil, Umar, 2010, s.459).

Türk-Afgan ittifakı İngiltere’yi endişelendirmiştir. Türk-Afgan ittifakı Türkiye’nin Ortadoğu politikası gerekse Asya İslam uluslarının uyanışı açısından önemli bir gelişmeydi. Mustafa Kemal Paşa, Sultan Ahmet Han’ı kabulü sırasında Ahmet Han; “Afganistan tarafından büyük birader olarak düşünülen Türk milleti için bunun pek tatlı bir görev olduğunu ve bu konuda her türlü fedakârlığın memnuniyetle yerine getirileceğini” söylemiştir. Türkiye Afganistan ilişkileri o derece gelişmiştir ki, Afganistan Kurtuluş Savaşı sırasında İngiltere’yi protesto etmiştir (Gülmez,1999, s.230-231).

Afganistan Elçisi Ahmet Han, Kurtuluş Savaşı boyunca Türk basını, halkı ve yetkilileriyle sürekli irtibat halinde olmuştur. Millî Mücadelenin ateşli savunucularından biriydi. Sultan Ahmet Han, Amanullah Han’ın İngilizlere söylediği şu sözleri TBMM’ne duyurmuştur: “Türkiye’ye karşı ne kadar iyi davranırsanız, Afgan ulusunun kalbini de o oranda kendi lehinize kazanırsınız. Türkiye’yi ve İslam dünyasını rencide eden bir ulusun Afganlılardan dostluk beklemesi yanlış olur. Bütün İslam dünyasının gözü ve lideri olan Türkiye’ye karşı suikastlara devam eden devletler, iyice bilsinler ki, bu hareketlerinin cezasını çekeceklerdir” (Umar, 2010. s.460).

Amanullah Han, Türk Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra bu mücadelenin kazanılmasında önemli hizmetleri olan 50 komutana ve Mustafa Kemal Paşa’ya nişanlar göndermiştir. Afganistan en büyük nişanını Mustafa Kemal Paşa’ya hediye etmiştir (Umar, 2010, s.460).

Afganistan Hükümdarı Amanullah Han Atatürk hayranı bir kişiydi. Türkiye’de Atatürk’ün yaptığı reformları yakından izleyerek onları kendi ülkesinde de uygulamaya çalışmıştır. Atatürk de Afganistan ile ilişkilerimize önem vererek, büyükelçi olarak Medine Muhafızı General Fahrettin Paşa’yı göndermiştir. Kabil’de Türk hocaların girişimi ile bir Tıp Fakültesi açılmıştır. Afganistan ile Türk diplomatlar uluslararası ilişkilerde ortak hareket etmişlerdir. Öyle ki Afganistan’ın temsilcisi olmayan yerlerde Afgan menfaatlerini Türk elçilikleri ve konsoloslukları kurmuştur (Akşin, 1991. s.191, Umar, 2010, s.460).

Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yapılan savaşın zaferle neticelenmesi Afganistan’da büyük bir sevinç yaratmıştır. Büyük zafer Afganistan’da milli bayram gibi kutlanmıştır. Afgan Kralı Amanullah Han Türk zaferi dolayısıyla sarayda bir tören düzenlemiştir. Afgan Kralı, Türk Büyükelçisi Fahrettin Paşa (Türkan) ve Mustafa Kemal Paşa’yı kutlayan şu sözleri söylemiştir:

“Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Ankara Hükümeti sayesinde, Türk ırkı, dünyanın öteki milletleri arasında yaşamaya hakkı olduğunu kahramanca gösterdi. Türk ordusunun kahramanlığı sayesinde Türk vatanı hürriyete kavuştu. Bütün uygar dünya bugün Türklere karşı en derin saygı beslemektedir” (Şimşir, 2006.  s.33, Umar, 2010. s.461)

Emanullah Han’ın bağımsızlık sonrası süreçte ülke içerisinde gerçekleştirdiği reformlar halk tarafından tepki ile karşılanmış ve bu tepkilerin isyana dönüşmesi sebebiyle Emanullah Han 1929 yılında ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Emanullah Han ülkeyi terk ederken yerini kardeşi İnayetullah Han’a bırakmışsa da isyanlara liderlik eden Habibullah Kalakani’nin kendisine gönderdiği mektuptan sonra tahttan feragat ederek o da ülkeyi terk etmiştir. Bunun üzerine iktidara Habibullah Kalakani gelmişse de iktidarı yalnızca 10 ay kadar sürmüş ve Muhammed Nadir Şah’ın ordusuna karşı verdiği mücadeleyi kaybederek idam edilmiştir. Yönetime gelen Nadir Şah, dört yıl süren iktidarında dengeli bir politika izlemiş ve halkın taleplerini dikkate alarak reformları yeniden düzenlemiştir. Nadir Şah’ın ölümü üzerine henüz 19 yaşında tahta çıkan oğlu Zahir Şah, 40 yıl süren iktidarı boyunca tarafsız bir dış politika yürütmeye gayret etmiştir. Bu dönemde Türkiye, İran ve Irak ile Sadabad Paktı imzalanmış, 2. Dünya Savaşı’nda da aynı anlayış sürdürülmüştür. 1947 yılında Pakistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine, 1893 yılında imzalanan Durant Hattı sebebiyle ülke toprakları dışında kalan kesimler üzerinde hak iddia edilmiş, bu durum Pakistan ile kronikleşen sınır sorunlarını beraberinde getirmiştir. Pakistan’ın İngiltere’den destek görmesi, bu süreçte Afganistan’ı Sovyetler Birliği’ne yaklaştırırken, Zahir Şah’ın ülkede artan Sovyet etkisini dengelemek için attığı adımlar, 1973 yılında kayınbiraderi olan Davud Han tarafından devrilmesine neden olmuştur. Barakzay Hanedanı’nın 1826 yılında Dost Muhammed Han’la başlayan ve 1829 yılında 10 ay süren Habibullah Kalakani yönetimi dışında yaklaşık 150 yıl süren varlığı da böylece sona ermiştir.

Davud Han, iktidarı döneminde ülkenin hızlı bir şekilde Sovyet etkisi altına girdiğini görerek çeşitli önlemler almışsa da başarılı olamamış ve 1978 yılında o da bir darbe ile başkanlıktan indirilerek öldürülmüştür.

Ülkede yaşanan siyasi kaos ve Sovyetler Birliği’nin devlet yönetimine direkt etkisi, 1979’da başlayan ve ülkeye büyük zarar veren bir işgal sürecinin hazırlayıcısı olmuştur. 10 yıl süren Rus işgali sırasında çoğunluğu sivil 1 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş, 5 milyon kişi ise mülteci durumuna düşmüştür. İşgal süreci ülkeyi harap ederken, ülke içerisindeki dengeleri de alt üst etmiş, savaş esnasında ülkesi için mücadele eden farklı gruplar, işgalin bitmesinin ardından birbirleriyle mücadele eder hale gelmişlerdir ki, bu da ülkede bir iç savaş sürecini doğurmuştur. Öte yandan ülkede yaşanan siyasî kaos, Taliban’ın doğuşunu hazırlamış, ilerleyen yıllarda başta El-Kaide olmak üzere ülkede konum alan yapılanmalar, 11 Eylül olayları sonrasında gerçekleşen ABD işgali için de gerekçe oluşturmuştur. Bugün hala tam olarak sonlandırılmayan ABD işgali, bir kez daha yüz binlerce insanın ölümüne milyonlarca insanın mülteci konumuna düşmesine yol açmıştır. İşgal sırasında kurulan geçici hükümetin başına geçen Hamid Karzai, 2004 ve 2009 yıllarında yapılan seçimleri de kazanarak iktidarını 2014 yılına kadar sürdürmüştür. 2014 yılında yapılan seçimleri kazanan Eşref Gani halen görevdedir.

İki ülke arasında ortak inanç, kültür ve tarih bağlarının da etkisiyle kurulan bu yakın ilişki, küresel aktörlerin Afganistan üzerinde yıllardır devam eden acımasız politikalarına rağmen güçlü bir şekilde devam etmektedir.

Gerek iki devletin bağımsızlıklarını kazandıkları ilk dönemlerde, gerek 80’li yıllardaki Sovyet işgalinde ve gerek11 Eylül olayları sonrasında gerçekleşen ABD işgalinde, Afgan halkının yaşadığı zorluklarda en önemli destekçisi Türk halkı ve devleti olmuştur. Sadece 2004 yılından bu yana sürdürülen kalkınma programı kapsamında Afganistan’a verilen destek, 1000 projede toplam 1 milyar doları aşmıştır ki bu Türkiye’nin bir ülkeye yönelik en büyük dış yardımlarından biridir. Öte yandan bağımsız sivil toplum kuruluşları da Afganistan’a yönelik acil yardım, insanî yardım ve kalkınma projeleri yürütmektedir.

ABD işgalinden bu yana devam eden yakın süreçte Türkiye, Afganistan’daki varlığını güçlü biçimde sürdürmektedir. Bu noktada Türkiye’nin temel yaklaşımı, Afganistan’ın toprak bütünlüğünün korunması, güvenlik ve istikrarın sağlanması, halk desteğini alan güçlü bir siyasî yapının teşekkülü ve terör yapılanmalarının temizlenerek halkın huzurunun temin edilmesidir.

İki ülke arasındaki ticarî ilişkiler, Afganistan’ın içinde bulunduğu olumsuz koşullar sebebiyle istenen seviyede değildir. Ancak ülkede güvenlik ve siyasî istikrarın sağlanması halinde Türkiye’nin Afganistan’ın en önemli ticaret ortaklarından biri olması sürpriz olmayacaktır. Son beş yılda 150 ila 250 milyon dolar civarında seyreden yıllık toplam ticaret hacminin çok büyük bir bölümü Türkiye’den Afganistan’a ihracat şeklinde gerçekleşmektedir. 2017 yılı rakamlarına bakıldığında toplam ticaret hacmi 181 milyon dolar olup bunun 172 milyon doları Türkiye’den Afganistan’a ihracattır. Türkiye’nin Afganistan’a ihraç ettiği başlıca ürünler, dokunmuş halılar, yer kaplamaları, ilaç, elektrik transformatörleri, kablo, tel ve temizlik kâğıtları, Afganistan’dan ithal ettiği ürünlerse hayvan post ve derileri, sakatat, yağlı tohum, meyveler ve kabuklu yemiştir.

Öte yandan Afganistan’da 100’ün üzerinde Türk firması bulunmakta bunların büyük çoğunluğu inşaat sektöründe faaliyet göstermektedir. Türk firmaları 2003-2016 döneminde gerçekleştirdiği projelerin sayısı 600’ü, finansal büyüklüğü 6 milyar doları aşmıştır. İnşaat sektörü dışında Türk firmalarının başlıca faaliyet alanları enerji, sağlık, lojistik ve madenciliktir.

Afganistan coğrafyası, İslamiyet’le henüz hicrî 1. yüzyılda tanışmış ve Hz. Osman’ın halifeliği döneminden başlayarak bu bölge hızlı bir şekilde Müslümanlaşmıştır. O tarihten itibaren Afganistan bölgesi Müslüman kimliğini bugüne kadar muhafaza etmiştir. Afgan coğrafyası da Moğol istilaları, Sovyet, İngiliz ve ABD işgal dönemleri dışında tarihinin önemli bir bölümünü Müslüman yönetimler altında geçirmiştir. Günümüzde farklı etnik gruplardan oluşsa da40 milyona yaklaşan Afganistan nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman’dır. Büyük çoğunluğu Hanefî mezhebine mensup olmakla birlikte %10 civarında bir Şiî nüfus da bulunmaktadır.

Tarihi boyunca işgal ve istilalara maruz kalmış olan Afganistan, jeopolitik önemi ve zengin doğal kaynakları sebebiyle modern dönemde de bu özelliğini sürdürmüştür. Uzun süren Sovyet ve ABD işgalleri ülkeyi harap ederken, Müslüman halkı da felakete sürüklemiştir. Açlık ve yoksullukla karşı karşıya olan halk can güvenliğini temin edemediği işgal ve iç savaş yıllarında eğitim, sağlık, ticaret gibi temel ihtiyaçlarını da karşılayamamıştır. Bu da halkı pek çok bakımdan olması gereken seviyenin gerisinde bırakmıştır. Öte yandan bu süreçlerde oluşan siyasî kaos ve boşluk, uluslararası terör yapılanmalarının ülkede konuşlanmasına imkân tanımış, bu da mutedil dinî yaşantının halk içerisinde yaygın bir şekilde yaşanmasını zorlaştırmıştır. Bugün Afganistan’da Müslüman halkın en önemli ihtiyacı, dış müdahalelerden ve taşeron terör yapılarından uzak bir toparlanma sürecidir. Halkın yeniden yaygın ve yeterli eğitim imkânlarına erişmesi, ülkede gelecek nesiller açısından hayatî önem taşımaktadır. (https://insamer.com/tr/afganistan_1638.html)

ABD Afganistan’ı Terk Ederken Bölgede Rusya ve Çin Etkinliği Artıyor

ABD, 11 Eylül saldırılarını düzenlediği söylenen El Kaide’yi ve onun hâmisi diye nitelediği Taliban’ı yok etmek gerekçesi ile, 11 Eylül saldırısından yaklaşık olarak 1 ay sonra 7 Ekim 2001 yılında Afganistan’a saldırdı.

Oysa ABD’nin asıl hedefi, küresel hâkimiyeti önündeki engel olarak gördüğü Rusya ve Çin’i kuşatıp, bölgedeki etkilerini azaltarak, Asya’nın enerji ve maden kaynaklarını kontrol altına almaktı. ABD’nin planlarına göre, Afganistan’ın işgal edilmesiyle Rusya ve Çin’in Orta ve Güney Asya ile Pakistan üzerinden Hint Okyanus’una, İran üzerinden de Basra körfezine inmesini engellemekti.

ABD, bu planı eski Başkan Jimmy Carter döneminde yapmıştı. ABD’nin o zamanki başkanı Jimmy Carter, 23 Ocak 1980’de yapmış olduğu bir konuşmada 1979 yılında Afganistan’ı işgal eden SSCB’nin Orta ve Güney Asya üzerinden Basra Körfezi’nde nüfuz tesis etme gayretlerine gerekirse silah kullanarak karşı çıkacaklarını ilan etmişti. ABD’ye göre Afganistan’ın Ruslar eline geçmesi Basra Körfezi’nin Rusya ve Çin’e açılması demekti.

ABD, bu amaçla Afganistan’daki (1979-1989) Rus işgalinin sona ermesi için büyük çabalar harcadı ve Afganlı Mücahitlerin birlik ve beraberlik içerisinde vermiş oldukları destani bir mücadele sonrasında Afganistan’ın Rus işgalinden kurtarılması sonrasında bu sefer kendisi yeni işgalci olarak 2001 yılında Afganistan’a girdi. Aradan geçen 20 yıl sonrasında bu sefer Rusya’nın yaşadığı kaderi yaşama sırası ABD’ye gelmişti. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 14 Nisan 2021 tarihinde, NATO karargâhında yapmış olduğu açıklamada: “Afganistan’daki ABD güçlerinin eve dönüş vakti geldi. Hep birlikte geldik hep birlikte çıkıyoruz” mesajını verip, 11 Eylül 2021 tarihi ile Afganistan’daki ABD’nin askeri varlığının sona ereceğini açıkladı.

ABD, Afganistan’ı işgal etmekle kısmen hedeflerine ulaşsa da Rusların ve Çin’in ne Basra körfezine inmesine ne de Yeni İpek yolu projesi ile Afganistan ve Pakistan’a oradan da Güney Asya’ya bağlanma projelerine engel olamadı. Nitekim Rusya ve Çin, Pakistan ve İran ile imzaladıkları anlaşmalarla Basra Körfezi’nde kalıcı askeri ve ticari üstler kurmaya başladılar. Ayrıca, ABD, Rusya ve Çin’in Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e, Libya, Mısır ve Sudan’a kadar uzanmasına engel olamamıştır.

Ayrıca Çin başta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi Arap ülkeleri ile ticari anlaşmaların yanı sıra askeri anlaşmalar imzalamış, Suud ve Çin donanmaları Kasım 2019’da Blue Sword (Mavi Kılıç) adını verdikleri ortak bir tatbikat düzenlemişlerdir. Çin ile İran, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad’ın açıklamalarına göre 25 yıllık bir stratejik anlaşma yapmak üzeredirler (Albayrakoğlu, 2020).

Suriye krizinde Orta Doğu’da güçlü bir oyuncu olan Rusya, Körfez’de etkinliğini giderek artırmak istiyor. Bu amaçla Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, 9-11 Mart 2021’de körfez turuna çıktı ve Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ile Suudi Arabistan’a ziyaretlerde bulundu. Bu etkinlikler bölgede giderek ABD’nin etkisini azaltmakta, Rusya ve Çin’in ise artırmaktadır (Cura, Abay, 2022, AA, Analiz).

Biz, Afganistan’ın ne Rusya ne Çin ne Amerika ne de bir başka ülkenin kontrolü altına girmesine taraf değiliz.  Afganistan, barış dini İslâm’ın hâkim olduğu ve tüm Afganlıların barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığı, tam bağımsız bir İslam devleti olarak varlığını devam ettirmelidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihi dostluk ve kardeşliğimizin bulunduğu ve Türk Dünyası’nın bir parçası olarak tarihte çok sayıda Türk devletine vatanlık etmiş olan Afganistan ile kardeşlik hukuku içerisinde iyi ilişkiler kurmalı ve her zaman Afganistan’ın yanında yer almalıdır. Diğer Türk devletleri ile aramızdaki “Bir millet iki devlet” anlayışı Türkiye ve Afganistan arasında da tesis edilmelidir.

 

           

SONUÇ:

Afganistan, Türkistan’ın doğal bir parçası olarak bilinen Güney Türkistan’da kurulmuş bir kardeş ülkedir.

Türkler Afganistan’daki önde gelen gruplardan biridir. Afganistan’ın kuzeyinde Afgan Türkistan’ı ya da Güney Türkistan olarak bilinen bölgede yaşarlar. Bu bölge Afganistan sınırları içinde yer alsa da tarihi, etnik, kültürel ve jeo-politik olarak Türkistan’ın bir parçasıdır. I. yüzyılda gelen Yüe-Çi Türklerinden Nadir Şah Avşar’a (ölümü 1747) kadar Afganistan Göktürkler, Gazneliler, Selçuklar, Timuriler, Babürlüler, Şeybaniler, Harzemşahlar, Avşarlar gibi Türk devletlerinin yönetiminde bulunmuş ve bu yönetimlerin her biri ülkede güçlü etkiler ve izler bırakmışlardır.

Biz, Afganistan’ın birliğinden yana olup, bölünüp parçalanmasına karşıyız. Afganistan’ın ne Rusya ne Çin ne Amerika ne de bir başka ülkenin kontrolü altına girmesine taraf değiliz.  Afganistan, barış dini İslâm’ın hâkim olduğu ve tüm Afganlıların barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığı, Tam bağımsız bir İslam devleti olarak varlığını devam ettirmelidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihi dostluk ve kardeşliğimizin bulunduğu ve Türk Dünyası’nın bir parçası olan ve tarihte çok sayıda Türk devletine vatanlık etmiş olan Afganistan ile kardeşlik hukuku içerisinde iyi ilişkiler kurmalı ve her zaman Afganistan’ın yanında yer almalıdır. Diğer Türk devletleri ile aramızdaki “Bir millet iki devlet” anlayışı Türkiye ve Afganistan arasında da tesis edilmelidir.

KAYNAKLAR:

.Albayrakoğlu, E.P. (2020). Basra Körfezinde Çin’in Denge Politikaları, dipom, Diplomatik İlişkiler ve Politik Araştırmalar Merkezi, Ağustos 2020.

Bozdağ, İ. (1998 ) , Atatürk’ün Avrasya Devleti, Tekin Yayınevi

Cura, A,  Abay, E.G. (12.03.2021)Rusya, Körfez Ülkeleri üzerinden Orta Doğu’da Etkin olma çabasında, AA. Analiz, aa.com.tr/tr/analizrusy.

.Çınarlı, Ö. (2012). Afganistan’ın Etnik Yapısı, Aksaray Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 4, Sayı 1

. Dursun, G. (1998/1999, Sonbahar Kış). Afganistan’ın Etnik Kimliği. Avrasya Dosyası, 4 (3/4), (s:48-57)

İNSAMER Afganistan Raporu: https://insamer.com/tr/afganistan_1638.html

.Şimşir, B.N. (2006). Atatürk Dönemi İncelemeler, Ankara, Atatürk Araştırmaları Merkezi

Umar, Ö.O. (2010) Milli Mücadele Dönemi Atatürk’ün Ortadoğu Politikası, Elazığ: Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 20, Sayı: 1, Sayfa: 443-470.

.Akşin, A. (1991). Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu .

Kültür Bakanlığı, 1981, Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Millî Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, C.I, s.341-342.’den nakil, Umar, 2010, s.459)

.Oğuz, E. (2001). Hedef Ülke Afganistan. Türkiye: Doğan Ofset AŞ.

Ömer Lutfi, METE‘ nin internet sayfası

.Gülmez, N. (1999) Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da Yeni Gün, Ankara.

Hazırlayan :  Muharrem Günay

]]>
https://www.tarihigercekler.com/afganistan-veya-guney-turkistan.html/feed 0
TARİHİN BİLİNEN EN BÜYÜK İSYANLARINDAN AN LUSHAN İSYANI https://www.tarihigercekler.com/tarihin-bilinen-en-buyuk-isyanlarindan-an-lushan-isyani.html https://www.tarihigercekler.com/tarihin-bilinen-en-buyuk-isyanlarindan-an-lushan-isyani.html#respond Fri, 16 Jul 2021 19:10:58 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1705 An Lushan isyanı

Tarih boyunca özellikle Çin coğrafyasında birçok isyandan bahsedilebilir. Bunların en önemlileri arasında Kürşat ve 40 çerisinin Çin sarayını bastıkları isyan gösterilmektedir. Ancak bu isyanla birlikte oldukça az bilinen ancak Kürşad isyanından oldukça büyük olan ve yaklaşık on dört sene boyunca devam eden An Lushan isyanı Çin’in bu güne kadar görmüş olduğu en önemli isyanlardandır. Tang hanedanı döneminde başlayan An Lushan isyanı Daizong hanedanının yönetimde olduğu döneme kadar devam etmiştir. Kaynaklar bu isyan sırasında o sırada Çin nüfusunun 1/6’sının hayatını kaybettiğini belirtmektedir.

Çin yönetimindeki Tang hanedanına karşı başlayan An Lushan isyanı General An Lushan’ın hanedana isyan etmesiyle patlak verdi. Kendisine bağlı oldukça kalabalık bir orduyla isyanı ateşini yakan An Lushan Tang hanedanının desteklediği bir komutandı. Ancak siyasi çekişmeler ve menfaatler onu Tang hanedanlığına karşı isyana mecbur etti ve bu isyanda en büyük destekçisi Tang hanedanının en büyük rakibi Yang hanedanı olmuştur. İsyana sebep ise General An Lushan ile Çin İmparatoriçesi arasında çıkan aşk dedikoduları olmuştur. Yapılan savaşlar neticesinde Yang hanedanı ve An Lushan mağlup oldular. İsyan süresince yapılan çarpışmalar ve savaşlar oldukça yıkıcı olmuş Çin toprakları âdeta viraneye dönmüştür.

Her ne kadar isyanı bastırıp savaşı kazanan taraf Tang hanedanı olsa da isyanın yıkıcı etkileri onları da derinden etkilemiş ve hanedanın gücü büyük ölçüde zayıflamıştır. Bu zayıflığı bir nebze telafi etmek isteyen İmparator Abbasi halifesinden dört bin asker getirtmiş ve An Lushan’a karşı elini güçlendirmeye çalışmıştır.

Kaynaklara göre Tang hanedanına isyan eden An Lushan’ın kökeni Soğdlu Türklere dayanmaktadır. Annesinin soylu bir Türk boyundan olduğu ve Çin’in Kuzeydoğusundaki bir eyalette dünyaya geldiği belirtilmektedir. Çin ordusunda keşif subaylığı yaparken yanlış bir hareketi yüzünden idama mahkûm edilse de daha sonra affedilmiştir.

İsyan patlak verdiğinde An Lushan Çin’in önemli kentlerini ordusuyla bir bir ele geçirmeye başladı. Çin’in doğu tarafında son derece etkili olan An Lushan burada kendini imparator ilan ederek resmen Çin’i ikiye ayırmış oldu. İsyanın etkisi gittikçe artmaya başlamış ve Çin o dönemde tamamen kargaşa içinde kalmıştır. Ancak 757 yılında An Lushan oğlu tarafından öldürüldü. Başsız kalan isyancılar hemen kendilerine Siming adlı bir generali komutan seçerek mücadelelerine devam ettiler. Bir süre sonra Shi Siming de oğlu tarafından öldürüldü ve Siming’in oğlu generallerin desteğini alarak kendisini imparator ilan etti. Artık imparatorluk ikiye bölünmüştü. Batı kısmında Tang hanedanlığı doğu kısmında ise isyancılar hüküm sürüyordu.

Tang ve Huige hanedanlıklarının güçlerini birleştirmesi ve isyancıların birçok üst rütbeli kişilerinin Yang hanedanı tarafından verilen vaatlere kanarak saf değiştirmesi isyanın zayıflamasına sebep oldu. Güçlü bir ordu ile isyancılar üzerine yürüyen Tang hanedanı doğu Çin’in başkenti Luoyang’ı geri aldı. Böylece isyan bitme noktasına geldi. Ancak Tang hanedanı da oldukça zayıflamıştı. Devleti toparlamak için bazı teşebbüslerde bulunsa da Tibet İmparatorluğu’na karşı koyamadılar ve yok oldular.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/tarihin-bilinen-en-buyuk-isyanlarindan-an-lushan-isyani.html/feed 0
TÜRK İSLAM SENTEZİ’NDEN TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ’NE https://www.tarihigercekler.com/turk-islam-sentezinden-turk-islam-ulkusune.html https://www.tarihigercekler.com/turk-islam-sentezinden-turk-islam-ulkusune.html#respond Fri, 09 Jul 2021 23:04:07 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1701 TÜRK İSLAM SENTEZİ’NDEN TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ’NE-TÜRK’ÜN İSLAMI ANLAMA VE YAŞAMA BİÇİMİ

Türkiye’de Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan ve 12 Eylül 1980 İhtilaline kadar uzanan bir dönemde, Türkiye’de Sovyet tehdidinin artması ve Türk gençlerinin Marksist-Sosyalist-Komunist ideolojilerin ağına düşmeye başlaması üzerine Türk aydınları arayışlar içerisine girdiler.

Ahlâk, din, milliyet, aile bağları, vatan ve millet sevgisi, mukaddes devlet gibi kavramların yozlaştığına, gençlerin artık bunlara değer vermediğine inanan, düşünür, akademisyen, politikacı ve bürokratlar, Türk millî eğitiminin genel ve özel amaçlarının ve eğitim programlarının Türk-İslâm Sentezci bir anlayışta olması ve yetişen nesillerin de bu anlayışta yetiştirilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Özellikle Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi Türk milliyetçiliği fikrine gönül vermiş kuruluşlar ve İbrahim Kafesoğlu, Erol Güngör, Mümtaz Turhan gibi akademisyen ideologlar, Türk toplumunun temel ihtiyacının ahlâkçı, milliyetçi, manevîyatçı bir eğitim olduğunu gördüklerinden, eğitim programlarının Türk-İslâm Sentezci anlayışta olmasına gayret etmişlerdir. (Bilgili, s. 2014)

Türk-İslâm Sentezi Nedir?

Fikrin ideologları sentezi, “bir teori değil, 1200 senelik yaşanmış, büyük bir tarihin geliştirdiği ve ispatladığı bir vakıa” (Yalçın, 1988, 22) olarak ifade etmişler ve en geniş manasıyla, “Türk’ün İslâm’da, İslâm’ın Türk’te bütünleşmesi” olarak tanımlamışlardır (Kafesoğlu, 1985, XII).  Bir başka deyişle “Türk fiziği ile İslâm ruhunun birleşmesi”dir (Yeni Düşünce, 08.05.1987, Bilgili, 2014)

Kafesoğlu’na göre “sentez kelimesiyle irtibatlandırılan kavramlar ‘Türklük’ ve ‘İslamiyet’ kavramlarıdır. İslam ve Türklük arasındaki özdeşleşme sonucu Türklük ve İslamiyet’in sosyal ve manevi alanda bir olması, aynı anlama gelmesi şeklinde tanımlanabilmektedir” (Kafesoğlu, 1985, s. 162). Keza, Kafesoğlu (1984, s. 41) ve Donuk’a 1988, s. 9) göre “Türk kültürü, İslamiyet’le müşerref olunca İslamlaşmaya başlamış, bununla birlikte, İslam öncesindeki Cihan Devleti ülküsü, Allah’ın adını ve adaletini yeryüzüne yaymak olan Nizam-ı Âlem fikri varlık gayesi” olmuştur. Diğer bir deyişle Türkler, İslam dünyasının yükünü ve ülkülerini omuzlamıştır:

Medeniyet dairesindeki her milletin kendine has kabiliyetleri ve üstünlükleri medeniyetin zenginliğidir. Böyle olunca Türk Milleti, Müslüman olmasıyla sadece kendi tarihini değil dünya tarihini etkileyecek büyük olayların başlangıcını sağlamıştır. Yani Türklerin Müslüman olması sürecine iki yönden bakmak gerekmektedir: Birincisi Türk milletinin İslam dinini kabul ettikten sonra yaşantı, düşünce ve inançlarındaki değişikliklerdir. İkincisi ise İslam âleminin ve dünyanın, Türklerin Müslümanlığı ile elde ettiği kazanımlardır (Kafesoğlu, 1984, s. 41) (Çağlar, Uluçakar, 2017, s.119-139)

Türk milliyetçileri, Türk-İslam Sentezi yerine Türk-İslam Ülküsü’nü benimsediler ki aslında bu değişiklik “Türk İslam Sentezi” kavramındaki “sentezi” kelimesini kaldırıp yerine “Ülküsü” kelimesini koymaktan ibaret bir şekil değişikliği olmuştur.

Türk İslam Sentezi yerine aslında aynı manayı ifade eden “Türk-İslâm Ülküsü” tabirini kullanan S. Ahmet Arvasi (1982, 8); “Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm ülküsüne bağlı, Türklük şuûr ve vakarına, İslâm iman, aşk, ahlâk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyeti ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğü’nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur” derken, hem sentezin (ülkünün) tanımını yapmış, hem de sentezle ulaşılmak istenen hedefi/menzili belirtmiştir.

Ünlü tarihçi Halil İnalcık (2002, 15) için Türk-İslâm Sentezi; Türkiye’de ortak bir ideoloji yaratma çabasıyla, muhafazakârlarla Türk milliyetçileri arasında dayanışma sağlamak, bu bağlamda etnik grupları Türk milliyetçiliği kapsamında birleştirmek, “Türk İslâmiyeti” olgusunu ulusal bütünlüğün temellerinden biri saymaktır.

Sentezin asıl yaratıcılarının devrin ideologlarından önce Selçuklu ve Osmanlı yöneticileri olduğunu söyleyen Atilla İlhan (2002), “Türklük Denilen Bir Deniz” başlıklı makalesinde; “açık bir şekilde birbirini tamamlayan, Selçuklu ya da Osmanlı kültür sentezleri, büyük Türk-İslâm Sentezi’nin ta kendisi değil midir?” Sorusunu yöneltirken sentezin aslında Selçuklu veya Osmanlı kültürü olduğunu vurgulamıştır.

Senteze yeni bir ideoloji yaratma gayreti olarak bakan Toktamış Ateş (Güvenç v.d., 1991, 11) sentezi, “radikal Türkçülük” ve “radikal İslâmcılık” akımlarının “bir ortak ideoloji yaratma çabalarının bir ürünü olarak” değerlendirmiştir.

Tarihçi Mim Kemal Öke (Tercüman, 25.01.1987), “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi” başlıklı gazete yazısında sentezi, “millî mutabakatımızın temel taşı” olarak tanımlamıştır. Bu mutabakatı hüzünde, sevinçte, zevkte, anlayışta, duyuşta, sezişte, hülasa tüm hayat telakkisinde sosyalin ortak buluşma noktası olarak değerlendirmek gerekmektedir.

Ünlü psikiyatr ve fikir adamı Ayhan Songar (Tercüman, 03.05.1987), “Şanlı Mazimiz, Aydınlık Geleceğimiz” başlıklı gazete yazısındaki “Türk insanı tarih boyu bütün dinlere, inançlara gösterdiği geniş anlayış ve hoşgörüyle laiklik prensibi içinde bu sentezi oluşturmuş ve bugünkü medeni seviyesine ulaşmıştır. İslâm-Türk sentezinden anladığımız sadece budur işte…” ifadesiyle sentezi hoşgörü ve medeniyet olarak tanımlamıştır. Songar’ın tanımından sentezin, bir değerler manzumesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu manzumenin özü insanı insan yapan değerler, insana duyulan sevgi ve hoşgörüdür. Peygamber Efendimizin (SAV), Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın sevgi yoludur. (Bilgili, 2014)

Başını sol görüşlü düşünürlerin çektiği bir gurup ise Türk İslam Sentezi’ne şiddetli karşı çıkıp, bu düşünceyi çağ dışı olarak ilan edip; “laik Cumhuriyetin çağdaşlaşma çabalarını engellemeye yönelik gerici bir akım” olarak ilan etmişleridir.

Sentezi en çok eleştirenlerden biri olan Vecihi Timuroğlu’na (1991, 7) göre de sentez, “Türk toplumunu çağdışına çıkarmaya yönelik politik öğretinin adıdır.” Ona göre, Atatürk’ün pozitivizm yoluyla ileri götürmek istediği laik Cumhuriyetin çağdaşlaşma çabalarını engellemeye yönelik gerici bir akımdır…

Senteze karşı olanların kanıtları genellikle tek düze fikir, söylem ve iddialardan ibarettir. Mesela; “Türk-İslâm Sentezi” adında derleme bir kitap yazan Güvenç ve arkadaşlarının (1991, 60) sentez hakkındaki en mühim tespitleri, Türk-İslâm senteziyle varılmak istenen hedefin, Türkiye Cumhuriyeti’ni bir “İslâm Devleti” haline getirmek olduğudur. Araştırmacı-gazeteci Uğur Mumcu’nun (Cumhuriyet, 09.01.1987) iddiası ise, Türk-İslâm Sentezi’nin bir ideoloji olduğu ve gençlerin Atatürkçülükten saptırılarak bu ideoloji ile yetiştirilmek istendiğinin planı olduğudur. Ali Sirmen (Güvenç v.d., 1991, 23) ise, Türkİslâm Sentezi ideolojisinin özgür ve bağımsız “yurttaş” olma bilincinin yerleşmesini önlemeyi, bunun yerine boyun eğen ve sinik “kul” bireyler yaratmayı amaçladığını iddia etmektedir. Hasan Cemal’in (Güvenç v.d., 1991, 20, 24) iddiası da, sentezin demokrasi ve laiklik karşıtı bir ideoloji olduğu ve 12 Eylül sonrasında devletin resmi ideolojisi haline geldiğidir. 1987’de Mülkiyeliler Birliği’nin düzenlediği “Din ve Siyaset” konulu panelde konuşan Murat Belge’nin iddiası, sentezle İslâm’ın ideolojik bir vasıta olarak kullanıldığıdır. Aynı panelde konuşan Hüseyin Hatemi’nin iddiası da, sentezin ABD emperyalizmi ile uyum sağlamak anlamına geldiği ve İslâmi terminoloji ile nifak veya şirk olduğudur. İlhan Tekeli ise, sentezin ciddi bir düşünce ve mantık temellerine dayanmadığı, asıl ulaşılmak istenilenin sentez değil, İslâm olduğudur (Güvenç v.d., 1991, 32-33).

Bütün bu tanımlarla birlikte, pedagojik açıdan sentez, yaratıcı, etkin, beyin gücünü işleyen ve geliştiren, şahsiyet ve farklılıkları, bilgi ve becerileri, istidat ve kabiliyetleri, gelişme ve ilerleme aracı yapan, millî ahlâkla şahsiyet bulma yolunda bir eğitim yöntemidir. Bunu Aydınlar Ocağı, “Türk Millî Eğitimi’nin hedefi, hür, mesuliyet idrakine sahip mesut olabilecek insan yapısını, yani örnek Müslüman Türk’ü inşa etmektir” (Millîyetçiler 4. Büyük Kurultayı Bildirisinden, 1988, 362-367) şeklinde formülize etmişti (Bilgili, 2014).

Yukarıdaki ifadelerde de görüleceği gibi, sentezin karşısında olanların değerlendirmeleri siyasi ve ideolojik çerçeveyle sınırlıdır. Sentez kuramcıları; kültürel, eğitim politikaları, dinî hayat, iktisat, çalışma hayatı, sağlık meseleleri, dış politika, gençlik sorunları, geleceğin devlet politikaları v.b konularda bir çerçeve oluşturmak noktasında başarılı olmalarına karşılık, sentez karşıtları bir fikir beyan edememiş, tartışamamış; Atatürk, laiklik, İslâm, ideoloji etrafında dönüp durmuşlardır (Bilgili, 2014).

Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip. Türklüğü bedeni, İslamiyet’i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur… Diyen Seyyit Ahmed Arvasi, “Türk-İslam Ülküsü” adlı eserinde, “Neden Türk-İslâm Ülküsü?” başlığı altında; Türk-İslâm Ülküsü’nü hakkında bilgiler vermiştir:

Neden Türk-İslam Ülküsü?

Neden, su veya bu ad altında toplanmayı değil de “Türk-İslam Ülküsü” ne bağlanmayı savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, “Emperyalizm”, Türk ve İslam dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile “vatan çocuklarını” din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır.

Bugün yeryüzünde iki sömürgeci “blok” vardır. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist emperyalizm” diğeri ise bütün fraksiyonu ile “kızıl emperyalizm”.  Birincisi “çok uluslu şirketlerin” paravanasında, “az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek” maskesi altında, ikincisi de “ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek” maskesi altında, “sınıfsal savaş” sloganı ile “iç savaşlar” çıkartmakta ve “dünya proleterlerinin dayanışması” adi altında işgalini gerçekleştirmektedir.

Gerçekten de yeryüzünde ezilen ve sömürülen bir de “üçüncü dünya” vardır. Bu dünya, daha çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, federasyonlara bölünmüş milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı bir buçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap veren diğer bir yani da, bu nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sömürülen Müslümanlar arasında Türk Milleti’nin çok önemli bir bolümü bulunmaktadır.

1970 Yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduruğunda tam bir sömürge hayati yasayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye’mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katidir.

Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslam ve Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginliklerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin uyanış diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma planlarını baltalamış ve bu ülkeleri, “ebedi sömürge” statüsüne mahkûm etmek için elinden geleni esirgememiştir.

Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını milli tarihlerine, milli ve mukaddes kültür değerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini “bir uygarlık ve ilerilik” unsuru biçiminde onların kafalarına ve vicdanlarına oturturlar. Böylece milli ve mukaddes değerlere bağlı milliyetçilerin karşısına, bu değerlere ters düsen “yabancılaşmış kadrolar” çıkarırlar. Bir ülkede, değerler “ikizleşince”, kadroların da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İste düşman, bu noktada aktivitesini arttırır. Ülkenin ve milletin “parsellenmesi” için beynelmilel güçleri harekete geçirir. Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya hazır kadrolara bolünmüşse, düşman rahatlıkla at oynatabilecek vasati bulmuş demektir.

Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ sanki bir insan, hem “dindar” hem “milliyetçi” hem “medeniyetçi” olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan “çatışan güçler” meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca planlar ki, tertiplerini anlamak için bazan olayların üzerinden elli veya yüz sene geçmesi gerekir. Mesela, Osmanlı Türk Devleti’nin parçalanması ve Orta-Doğu’nun sömürgeleştirilmesi için, dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din” ile “milliyetçilik” arasında zıddıyyet ve düşmanlık duyguları doğurmayı planlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar.

Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı “Les Francs-Maçons” kitabının 127. sayfasında okuduğumuza göre İslam dünyasında masonlar Cemaleddin-i Afgani ve Muhammed Abduh gibi “din politikacılarını” localarına kaydederek onların eliyle “Dini, milli yapılarına göre reforme ederek” alemşumul İslam dinini bozmak, öte yandan Müslüman Kardeşler(Freres Musulmans) hareketi ile de “İslam’da milliyetçilik yoktur”propagandası ile milletleri çökertmek ve bu suretle çok kahpece bir planla birbirine zıt “İslamcı” ve “milliyetçi” sun’i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir.

Emperyalizm, bizim dünyamızda bu “paradoks”tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı, birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

O halde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu her şeyden önce kendi yurdunda bozmak olmalıdır. Bu ülkede sun’i olarak birbirine düşman “güya Türkçü” ve “güya İslamcı” cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine yaraşır bir biçimde çıkmalıdır. Bunun için, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip. Türklüğü bedeni, İslamiyet’i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur. Din ve milliyet, zıt değerler değildir. Bu sebepten, “sentez”,tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre, yıllardan beri kullandığımız “Türk-İslam sentezi” yerine, “Türk-İslam Ülküsü” sözü daha uygun olur düşüncesi ile kitabımızın adını “TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ” olarak seçtik. Bunu ısrarla kullanacağız. (Arvasi, tarihsiz, c.1.s.8) demesine rağmen, Türk-İslam Sentezi tabiri dışlanmış değildir, hatta azımsanmayacak kadar sık kullanılmaktadır. Örneğin bizzat Arvasi’nin bu tabiri çok kullandığı görmekteyiz: “Türk-İslâm Medeniyeti, Türk Milleti, Türk Gençliği ve gerçek Türk aydınları için vazgeçilmez, mukaddes ve yüce bir terkibin (sentezin) adıdır.” (Arvasi, 1990b, s.264). “Türk-İslâm Medeniyeti, aziz Türk Milleti’nin mübarek bağrında yatan, muhteşem bir vakıadır. Hiç kimse, bu vakıayı inkâr ve ihmal edemez. Çünkü bizi biz yapan bu terkiptir. Şimdi, bazıları (içlerinde maalesef, Prof. ve Doç. etiketini kullanan cahillerin de bulunduğu bazıları), “Türk-İslâm Sentezi de ne demekmiş? Cumhuriyet ve demokrasi sentezinden başka yol mu olurmuş?” kabilinden “akademik” (!) sözleri sarf edebilmektedirler”(Arvasi, 1990b, s.263).. Dolayısıyla sentez kavramının Türklük ve İslam ilişkisini veya birlikteliğini ifade etmekte kullanılabileceği, bizzat Türk-İslam Sentezcilerince de genel olarak kabul edilmektedir. Tartışmanın önemli olmadığı da yine onlar tarafından bizzat ifade edilmektedir: “Kelimeler üzerinde fazla durmayınız. Onların ifade ettiği mânâlara ve yöneldiği hedeflere önem veriniz. Bütün mesele, cemiyetimizi, kendi orijinal yapısı içinde, İslâm’ın imân ve ahlâkı ile yoğurarak, yeniden tarihî misyonu içinde yüceltmektir. Buna ister ‘sentez’, ister ‘terkip’ ister ‘ülkü’ deyin ne fark eder?”(Arvasi, 1990, s.376)

Türk-İslam Sentezi ve Türk-İslam Sentezcileri, yüz yılı aşkın süredir Türk düşünce ve siyasi hayatında etkisini ve etkinliğini sürekli olarak göstermeye devam etmekte olup, Günümüzde yine devletin “beka” sorunuyla ilintili biçimde Türk-İslam Sentezi (Ülküsü), “Cumhur İttifakı” olarak hükümet politikalarını belirlemekte, devleti bizzat yönetmektedir (Kadıoğlu,  2020,s.815).

Adına ister Türk İslam Sentezi isterse Türk İslam Ülküsü diyelim, Yüce dinimiz İslam, milletleri imha etmek için değil ihya etmek için gönderilmiş bir dindir. İslam dini, Millet, Milî devlet ve milliyet düşüncelerini inkâr etmez. İslam bir insanı veya bir milleti Müslümanlaştırırken onun kültüründeki, örfündeki-töresindeki İslâm’a uymayan şeyleri temizler. Söz gelişi Müslüman olan bir insan veya millet domuz eti yiyor, sarhoşluk veren içki, şarap tüketmeyi alışkanlık haline getirmişlerse bu kötü huy ve alışkanlıkları yasaklar. Onun İslama uygun olan örf ve adetlerine, töresine ve kültürüne müdahalede bulunmaz.

Bir dinin bir milleti müslümanlaştırırken, o milletin kültür yapısından etkilendiği de sosyal bir vakıadır. Sözgelişi, İslam dini, Türk milletini Müslümanlaştırırken, Türk’ün İslam’dan önceki, askerlik, yiğitlik, Alplik, teşkilatçılık, disiplin, cömertlik, din adamlarına saygı, cihan hâkimiyeti düşüncesi, ata mezarlarına saygı gibi milli özelliklerini bünyesine katmıştır. Bir başka deyişle Türk’ün hayat tarzı, İslam dininin temel değerleri sayılan “Kitap, sünnet” gibi imani esaslar dışında kalan İslami yaşam biçimine gözle görülür bir şekilde etki etmiştir. Bu etkileşimlere örnek verecek olursak, Türk’ün disiplin ve askerlik anlayışı Namaz ibadetinin yerine getirilişinde, Yüce kitabımız Kur’an-ı kerim’e olan saygısında kendini çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir Türk’ün namazda el bağlayıp,  ayak aralarını dört parmak kadar ayırıp el bağlayıp Allah’ın huzurunda duruşuyla, bir Arab’ın namazdaki duruşu ve hareketleri arasında çok fark vardır. Arap, sağa, sola bakıp, eli ile orasını burasını kurcalayıp dururken, Türk, tıpkı askerlik anlayışındaki esas duruş şeklindeki gibi Allah’a teslim olmuş bir şekilde, kıpırdamadan, sağa sola bakınmadan durur ve askeri bir disiplin anlayışıyla namazını tamamlar. Yine Arap, uykusu gelince Mescid-i Haram’da veya Mescidi-i Nebevi’de Kur’an-ı kerimi başının altına yastık yapıp yatarken, Türk, mescidlere, camilere ve Kur’an-ı kerim’e büyük bir saygı gösterir. Kur’an-ı kerim’i göbek hizasının altında tutmaz, okuduktan sonra öpüp başına koyduktan sonra yerine koyar. Araplar, ata mezarlarına hiç önem vermez ve mezar ziyaretini ve geçmişlere okumayı şirk olarak kabul ederken, Türk, tıpkı İslam öncesi ata mezarlarına gösterdiği saygıyı, başta Peygamber Efendimizin ravzası olmak üzere, evliya mezar ve türbelerine gösterdiği saygıyla devam ettirmektedir.

Türk’ün Peygamber sevgisi hayatın her alanında kendisini göstermiştir. Türkler arasında en çok koyulan adlar arasında, Ahmed, Mehmed, Mahmud, Mustafa,  Fatma, Gül Fatma, İsmigül, Ayşegül, Emine-Âmine, Halime, Zeynep,  gibi adlar başı çeker. Türk, Yeni Çeri Ocağı’nın kaldırılışından sonra kurulan orduya Muhammed’in ordusu manasına gelen “Mansure-i Muhammediye”, askerine ise Sevimli Mehmed manasına gelen “Mehmetcik” adını vermiştir. Türk ordusu yerli ve yabancılarca “Asâkir-i İslam: İslam’ın Askerleri, “Cund-Allah: Allah’ın Ordusu” adıyla anılmıştır. Türk’ün Peygamberimizin adı anıldığında sağ elini ğöğsünün üstüne, kalbinin üzerine götürmesi ve salâvat getirmesi Peygamber sevgisine ve saygısına en güzel örnektir.  Yine Türk’ün Peygamber Efendimizin ravzasına olan saygısı dillere destandır.

Bu sevgi, 31 Mayıs 1916’dan başlayıp, 10 Ocak 1919’a kadar Medineyi İngilizlere karşı çekirge yiyerek müdafa eden, Medine Müdafiî Fahreddin Paşa’da ve ihtiyat mülazımı İdris Salih Bey’in Medine’den ayrılırken yazdığı şiirde kendisini bütün açıklığı ile gösterir:

“Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,

                Can verir, cânânı veremez Türkler.

                 Ebedi hadim’ül haremeyniniz,

Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler!” (Mülazım İdris Salih Bey) (Yasemin Kapusuz, tarihsiz, https://edebistan.com/deneme/olsek-de-ravza-ni-ruhumuz-bekler)

Yine bu Peygamber sevgisi, Nâbi’nin, Medineye doğru giderken, bir yolcunun, ayaklarını Peygamber Efendimizin ravzasının bulunduğu yöne doğru uzatmasını büyük bir saygısızlık sayarak yazdığı naatında kendisini gösterir:

“Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-ı Hudâ’dır bu

                Nazargâh-ı İlâhîdir Makâm-ı Mustafâ’dır bu (Nâbî)

(Sakın saygıyı elden bırakma¸ burası Allah’ın Habîbi’nin mahallesidir. Burası Hakk’ın tecellî ettiği yer ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in makamının bulunduğu mekândır.)

Kervandakilerden başka bir kimsenin bu şiirden haberi yoktur. Medine’ye yaklaştıkları sırada sabah namazı vaktidir ve minarelerin birinden Türkçe bir kaside okunmaktadır. Bu¸ Nâbî’nin yazdığı na’tın ta kendisidir. Kervan doğruca o camiye yönelir. Müezzin minareden inince Nâbî¸ müezzine: “Bu Türkçe kasideyi nereden öğrendin?” Diye sorar. Nâbî’nin kim olduğunu bilmeyen müezzin: “Bu gece rüyamda Peygamber Efendimiz bana: “Ümmetimden Nâbî adlı bir büyük şair vardır ki benim hakkımda bir kaside yazmış¸ onu bu gece minareden okumanı arzu ediyorum”buyurarak¸ bu beyitleri bana öğretti”der  (Tok, A. tarihsiz. Somuncu Baba Dergisi, 162.Sayı).

Peygamber Efendimizin doğum günü olan günün ,“Mevlid-i nebî” olarak kutlanması, yine mubarek gün ve gecelerde mevlid-i şerifler okunması, başta Yunus Emre’nin şiirleri olmak üzere, şairlerimizin şiirlerinde, kaside ve ilahilerimizde peygamber sevgisine genişçe yer verilmesi Türklerdeki peygamber sevgisine en güzel örneklerdir.

Türklerin ölü gecelerinde ve mübarek günlerde yemek yedirmeleri, yoksulları doyurmaları, Türk’ün tarihi misafirperverlik ve cömertlik anlayışının devamından ibarettir.

Eski Türklerdeki “İstiklal ve özgürlük anlayışı” Türklerin Müslüman oluşu ile birlikte kendisini tüm İslam dünyasında göstermiş, Selçuklu, Gazneli,  Osmanlı ve Timurlular dönemlerinde İslam coğrafyası altın çağını yaşamış, Haçlıların saldırı ve tasalludundan korunmuştur. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesinden sonra birçok İslam devleti egemenliklerini kaybederek, Batılıların işgali altına girmiş ve sömürgeleştirilmiştir.

Bu güzel hasletler Türklerin İslam dinine katmış olduğu değerlerdir. Bu değerler Suudi Arabistan’da yaşanmasa da Afrika coğrafyasından, Balkanlara, Pakistan ve Hindistan coğrafyasına kadar geniş bir coğrafyada halen bütün tazeliği ile yaşanmaktadır. Bütün bunlar Türk’ün güzel hasletlerinin İslam dini ile bir terkip oluşturup, Türk’ün İslâm ile İslâm dininin de Türk ile etle tırnak misali bütünleşmesidir.  Bu bakımdan Türk-İslam ülküsü mü olsun, Türk-İslam sentezi mi olsun şeklindeki düşüncelere takılmadan İslâm dinini bir hayat nizâmı olarak kabul edip, Sultan Alparslan’ın dediği gibi: “Biz Türkler, temiz Müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz. Allah bu yüzden hâlis Türkleri aziz kıldı” anlayışı ile İslâm’ı yaşamaya ve yaşatmaya devam etmek en güzeli olacaktır.

KAYNAKLAR:

Mim Kemal Öke (Tercüman, 25.01.1987), “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi”

Tok, A. tarihsiz. Somuncu Baba Dergisi, 162.Sayı

Yasemin Kapusuz, tarihsiz, https://edebistan.com/deneme/olsek-de-ravza-ni-ruhumuz-bekler

Arvasi, S.A.(1990), Hasbihal 3. İstanbul: Burak Yayınevi.

Arvasi, S.A. (1979). Türk-İslam ülküsü 1. İstanbul: Türk Kültür Yayını.

ARVASİ, S. Ahmet; Türk-İslâm Ülküsü, Ankara 1982, c.1.

Millîyetçiler 4. Büyük Kurultayı Bildirisinden, 1988

Bilgili, A.S. (2014) Eğitim Programlarımızda Türk-İslâm Sentezi Meselesi, Kafkas Üniversitesi, e – Kafkas Eğitim Araştırmaları Dergisi, 1 (1), Nisan 2014

Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet, 09.01.1987

Kafesoğlu, İ. (1985). Türk İslam Sentezi. İstanbul: Aydınlar Ocağı Yayınları.

Yeni Düşünce, 08.05.1987,

Çağlar, A ve Uluçakar, M, (2017). Günümüz Türkçülüğünün İslamla İmtihanı: Türk-İslam Sentezi ve Aydınlar Ocağı, Hacettepe Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları (HUTAD), sayı:26, S.119-139

Ayhan Songar, Tercüman, 03.05.1987, “Şanlı Mazimiz, Aydınlık Geleceğimiz”

Timuroğlu, Vecihi; Türk-İslâm Sentezi, Ankara 1991

İnalcık, H. (2002). “Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı”, Doğu Batı, sayı:5, (Kasım-Aralık-Ocak 1998-9), (Ankara 2002)

Hacıeminoğlu, N, (1977).  Millîyetçi Eğitim Sistemi, Ankara 1977.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/turk-islam-sentezinden-turk-islam-ulkusune.html/feed 0
Akkoyunlu Devleti Kuruluşu ve Otlukbeli Savaşı https://www.tarihigercekler.com/akkoyunlu-devleti-kurulusu-ve-otlukbeli-savasi.html https://www.tarihigercekler.com/akkoyunlu-devleti-kurulusu-ve-otlukbeli-savasi.html#respond Wed, 07 Jul 2021 23:36:31 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1698 AKKOYUNLU DEVLETİ

Türkler tarih boyunca birçok büyük devlet kurmuşlar ve dünyanın hemen her noktasında hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Özellikle İslamiyet’in kabulünden sonra cihat anlayışıyla hareket eden Türkler kurdukları devletlerle dünya hakimiyetini ele geçirmişler ve uzun müddet bu hakimiyeti elden bırakmamışlardır. 1299 yılında Asya kıtasının en batı noktasında bir cihan devleti olma yolunda Osmanlı Devleti tarih sahnesine çıkarken ondan yaklaşık yetmiş yıl sonra ise Anadolu’nun Doğu ve güney kısmında hakimiyet kurarak önemli bir güce ulaşacak Akkoyunlu devleti kurulmuştur. Aynı anda hüküm süren bu iki Türk devleti ilerleyen süreçte birbirlerine rakip olacaktır.

Kuruluşu

Akkoyunlu Türkmenlerinin özellikle Doğu Anadolu ve Azerbaycan bölgelerinde 1340 yılından itibaren bulundukları bilinmektedir. Henüz devlet düzeninde olmasa da bölgede önemli bir gücü temsil ettikleri belirtilmektedir. Liderleri Tur Ali Bey öncülüğünde Karadeniz, Suriye ve Irak bölgeleri başta olmak üzere Anadolu’nun farklı noktalarına akınlar düzenleyen Akkoyunlular Trabzon Rum İmparatorluğunu oldukça zor duruma sokmuş ve bu sebeple İmparator kızını Tur Ali Bey’in oğlu ile evlendirmek zorunda kalmıştır.

Akkoyunlu Devleti’nin asıl kuruluşu ise 1378 yılında Tur Ali Bey’in yerine geçen Kara Osman Bey tarafından gerçekleşmiştir. Bir müddet Memluk sultanına bağlı gibi görünen Kara Osman Bey Osmanlı ile Timur mücadelesinde Timur tarafını seçerek Malatya bölgesini ele geçirmiştir. Ayrıca Ankara Savaşı’nda da Timur’un yanında savaşan Türkmenlerden olan Kara Osman Bey’e mükafat olarak savaştan sonra Diyarbakır bölgesi verilmiş ve böylece Akkoyunlu Devleti’nin kuruluşu tamamlanmıştır.

Gelişmesi

Akkoyunlu Devleti’nin kurulduğu dönemlerde aynı bölgede faaliyet gösteren Karakoyunlu devleti Akkoyunluların gelişmesi önünde en büyük engel olmuştur. Ayrıca kara Osman Bey’in ölümünden sonra oğulları arasında başlayan iktidar kavgası da Akkoyunluların güçlenmesini geciktirmiştir. Ancak iktidar savaşını sona erdiren Uzun Hasan’ın Akkoyunlu tahtına geçmesi devleti hem içerde hem dışarıda güçlü hale getirmiştir. Önce iç karışıklıklara son veren uzun Hasan daha sonra ise Karakoyunlular ile yaptığı savaşta onları mağlup ederek güçlü Akkoyunlu Devleti’nin temellerini atmıştır. Diyarbakır, Suriye, Azerbaycan ve Tebriz’e kadar uzanan bir coğrafyada hakimiyet kuran Uzun Hasan artık dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı Devleti ile boy ölçüşebileceğini zannetmeye başlamıştır.

Otlukbeli Savaşı ve Devletin Zayıflaması

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kısa sürede yakaladığı başarı ve geniş bir coğrafyada kurduğu hakimiyet onları Osmanlı Devleti ile sınır komşusu yapmış ve artık Osmanlı topraklarına göz dikmeye başlamışlardır. Özellikle Osmanlıların amansız düşmanı Karamanoğulları ile kurdukları ittifak Osmanlı Devleti’nin dikkatini çekmiş ayrıca Osmanlı’nın dikkatini doğu tarafına çevirmesine yol açmıştır. Diğer taraftan Venedikliler ve diğer Avrupalı devletlerle de ittifak arayışına giren Uzun Hasan artık Osmanlıların bir numaralı hedefi haline gelmiştir.

1473 yılında Fatih Sultan Mehmet ile Uzun Hasan arasında yapılan Otlukbeli savaşı Akkoyunluların kesin yenilgisiyle neticelenmiştir. Bu savaştan sonra Uzun Hasan ölene kadar Osmanlı Devleti’nden uzak durmuş ve evlatlarına da Osmanlı ile uğraşmamalarını nasihat etmiştir.

Yıkılışı

Uzun Hasan’dan sonra yerine gelen hükümdarlar devletin kudretini devam ettiremediler. Zaten Otlukbeli Savaşı’nda büyük bir darbe yiyen Akkoyunlu devleti tekrar toparlanamadı. Uzun Hasan’ın ölümüyle birlikte devlet iç karışıklıklara ve taht kavgalarına sahne oldu. O bölgede ortaya çıkan Safeviler’in lideri Şah İsmail Akkoyunluları yaptıkları savaşta yenilgiye uğrattı ve tarih sahnesinden çekilmelerine sebep oldu. Akkoyunlular’ın hâkim olduğu topraklarda artık Safevi Devleti kurulmuştu. Böylece önemli bir Türk İslam devleti olan Akkoyunlular tarih sahnesindeki yerini almıştır.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/akkoyunlu-devleti-kurulusu-ve-otlukbeli-savasi.html/feed 0