Tarihi Gerçekler – İlginç Tarihi Bilgiler – Bilinmeyen Tarihi Bilgiler https://www.tarihigercekler.com Tarihsel olaylarla ilgili ilk kez Duyacağınız Tarihi Gerçekler Tue, 20 Jul 2021 12:17:44 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.7.2 https://www.tarihigercekler.com/wp-content/uploads/2021/02/cropped-New-Project-32x32.png Tarihi Gerçekler – İlginç Tarihi Bilgiler – Bilinmeyen Tarihi Bilgiler https://www.tarihigercekler.com 32 32 Ani Harabelerinin Tarihi Geçmişi https://www.tarihigercekler.com/ani-harabelerinin-tarihi-gecmisi.html https://www.tarihigercekler.com/ani-harabelerinin-tarihi-gecmisi.html#respond Tue, 20 Jul 2021 12:17:44 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1714 Ani Harabeleri

Ülkemizin en önemli kültür kaynaklarından ve turizm merkezlerinden biri olan Kars Ani harabeleri Ermenistan sınırında bulunmaktadır. Antik çağlarda Ani antik kentinden kalma yapıların günümüze ulaşan kısımlarının yer aldığı Ani harabeleri bir insanlık mirası olarak koruma altına alınmıştır. Bu çerçevede her yıl binlerce yerli ve yabancı turist ile birçok araştırmacıyı da ağırlamaktadır.

Ani Harabelerinin Geçmişi

Milattan sonra 5. Yüzyıllarda ortaya çıktığı sanılan Ani antik kenti doğu batı geçişli ticaret ve kervan yolları üzerinde bulunmaktadır. Kral Ashot tarafından başkent olarak kullanılmaya başlamasıyla oldukça gelişen Ani Antik kenti diğer hükümdarlar tarafından da başkent olarak kullanılmıştır. Bu durum kentin ilk çağlarda görülen en gelişmiş kent olması konusunda etkili olmuştur. Başkent olması sebebiyle birçok kilise, bina ve farklı yapılar inşa edilen Ani Antik kenti bu yönüyle zengin bir mimari mirasa sahiptir.

Kurulduğu dönemden itibaren Orta Çağ’da Asya bölgesinden başlayan Moğol akınlarına kadar bölgedeki Ermeni Devleti’nin baş kenti olarak kalmıştır. Ancak bu dönemden sonra bir yandan Moğol akınları sebebiyle yapılan savaşlar, depremler ve ticaret yolları üzerinde olmanın getirdiği dezavantajlarla Ani yıpranmaya başlamıştır. Bu sebeple o döneme kadar insan yoğunluğunun oldukça fazla olduğu Ani şehri terk edilerek başka bir noktaya yerleşildi. Bölgede ise sadece binalar ve kiliseler kaldı. Bugün günümüze kadar ulaşan tarihi yapılar bu dönemden kalmıştır.

Ani Medeniyeti

Ani medeniyetinden günümüze oldukça az miktarda eser kalmıştır. Bunlar da yok olmaya yüz tutmuş yıkık binaları andırmaktadır. Ancak bunların geçmişinde önemli miraslar yer almaktadır. Antik çağlardan beri var olan bölge zamanla Perslerin ve Romalıların kontrolünde olmuştur. Her medeniyetin farklı bir zenginlik kattığı Ani harabeleri bu iki büyük medeniyetin bölgeden çekilmesinden sonra bölgede yaşayan Ermeniler için önemli bir merkez olmuştur. Bu çerçevede özellikle Karadeniz ile Hazar denizi arasındaki kalan bölgede ticaret yolları üzerinde olması Ani bölgesini her zaman ilgi çekici kılmıştır. Buna bağlı olarak da tarihi süreç içerisinde birçok istilaya, savaşa ve yıkıma uğramıştır.

Bölgede günümüze kadar ulaşan kiliseler ve diğer yapılar Ermeni Krallığı döneminde inşa edilmiştir. Ticaret yolları üzerinde olması bölgenin zenginliğine zenginlik katarken bunu fırsat bilen krallar Ani bölgesini kiliseler, şapeller ve diğer yapılarla imar etmiştir. Bugün birçok kişi bu yapıları görmek için yurt içinden ve yurt dışından Ani bölgesine seyahat düzenlemektedir.

Osmanlı Dönemi

Osmanlı döneminde Ani harabeleri aynı şekilde birçok araştırmacının uğrak noktası olmaya devam etmiştir. Özellikle Avrupalı Hristiyanlar bölgeye ilgi göstermiş, araştırmacılar bölgedeki kilise ve yapılarda çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bununla birlikte özellikle Arkeologların bölgeye ilgi göstermesi daha sonraki dönemlerde olmuştur. 1878 yılındaki savaştan sonra bölge Rusların eline geçmiştir. Ortodokslar için önemli olan bölgeye Rus araştırmacılar büyük ilgi göstermiş ve desteklediği araştırmacılarla bölgenin tarihi ve kültürel mirası üzerine araştırmalar yapılmasını sağlamıştır.

Günümüzde Ani bölgesi köklü geçmişi ve kültürel zenginliği ile bazı dönemlerde Rusya, Ermenistan ve Türkiye üçgeninde siyasi meselelere konu olmaktadır. Ancak buna rağmen etnik kökeni ne olursa olsun birçok kişi bölgeye gelerek tarihi ve kültürel zenginlikten faydalanabilmektedir.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/ani-harabelerinin-tarihi-gecmisi.html/feed 0
AFGANİSTAN VEYA GÜNEY TÜRKİSTAN https://www.tarihigercekler.com/afganistan-veya-guney-turkistan.html https://www.tarihigercekler.com/afganistan-veya-guney-turkistan.html#respond Mon, 19 Jul 2021 19:59:44 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1708 GİRİŞ:

Birçoklarına göre bu gün Türkiye’den çok uzaklarda, kan ve gözyaşının aktığı bir ülke olarak görülen Afganistan bizim için yabancı bir ülke değildir. Bize Afganistan’da ABD ve diğer ülkeler gibi yabancı statüsünde görülecek bir devlet ve millet değiliz. Türkistan’ın doğal bir bölümü olan ve tarihte Güney Türkistan olarak adlandırılan bu topraklar binlerce yıl Türk milletine vatanlık yapmış ve bu topraklarda çok sayıda Türk devleti kurulmuştur. Bu gün Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan ve tarihte kurulmuş olan 16 büyük Türk devletini temsil eden 16 yıldızdan üçü, geçmişte Afganistan’da hüküm sürmüş Gazneliler, Büyük Timur İmparatorluğu ve Babür imparatorluklarını temsil eder! Bu günkü Afganistan’ın başkenti olan Kâbil’in güneyinde yer alan Gazne, adından da anlaşılacağı gibi tarihte Gazneliler Türk Devleti olarak geçen ilk Müslüman Türk devletlerinden birini kuran Gazneli Mahmud’un başşehridir. Babürlüler imparatorluğunun kurucusu olan Babür Şah da devletin temellerini Kabil’de atmıştır.

Taliban’la birlikte sık sık adı gündeme gelen Herat ise, tarihte en büyük Türk devletlerinden birini kuran Emir Timur’un devletine Semerkant’la birlikte başşehirlik etmiş kadim bir Türk şehridir. Timur’un oğlu Şahruh Mirza Herat’ta hüküm sürmüş ve Herat’ı Türk ve İslam Dünyası’nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirmiştir.

Ayrıca, kültür ve devlet anlayışımızda çok derin izleri olan Hz. Mevlâna da Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş ve oradan Anadolu’ya göç etmiştir. İşin özü Türkler ve bu gün Afganistan’da bulunan Türk askeri, Afganistan’ın yabancısı olmayıp, asla yabancı statüsünde değerlendirilecek bir unsur değildir. Türk Ordusu, mensupları içerisinde çok sayıda yabancının yer aldığı Taliban kadar Afganistan’a ait olup, Afganistan’ın gerçek sahipleridir.

AFGANİSTAN VEYA GÜNEY TÜRKİSTAN

Yüz ölçümü 652.230 km2, nüfusu 36,5 milyon (2018) olan dost ve kardeş ülke Afganistan’da Özbek ve Türkmen, Kızılbaş, Kazak, Kırgız, Karakalpak Türk nüfusunun yanında akraba topluluklar diyebileceğimiz Peştunlar, Tacikler ve Hazaralar yaşamaktadır. Nüfusun yarıya yakınını Peştuniler oluşturur. Tacikler Afganistan’ın ikinci kalabalık etnik grubudur. Ülkenin kuzey, kuzeydoğu ve batı bölgelerinde yaşarlar.

Türkler de Afganistan’daki önde gelen etnik gruplardan biridir. Afganistan’ın kuzeyinde Afgan Türkistan’ı ya da Güney Türkistan olarak bilinen bölgede yaşarlar. Bu bölge Afganistan sınırları içinde yer alsa da tarihi, etnik, kültürel ve jeo-politik olarak Türkistan’ın bir parçasıdır. I. yüzyılda gelen Yüe-Çi Türklerinden Nadir Şah Avşar’a (ölümü 1747) kadar Afganistan Göktürkler, Gazneliler, Selçuklar, Timuriler, Şeybaniler, Harzemşahlar, Avşarlar gibi Türk devletlerinin yönetiminde bulunmuş ve bu yönetimlerin her biri ülkede güçlü etkiler ve izler bırakmışlardır (Oğuz, 2001: 43-44).

Afganistan Türkleri kendi aralarında Özbek, Türkmen, Kızılbaş, Kazak, Kırgız, Karakalpak, vs. gibi birtakım gruplara ayrılırlar. Bu grupların en önemlileri ise Özbekler ve Türkmenlerdir.

Özbekler Afganistan’daki en kalabalık ve en önemli Türk grubudur. Afgan Türkistan’ında özellikle Kunduz, Şıbırgan, Taş Kurgan, Mezar-ı Şerif, Belh, Meymene, Aliça ve Bala Murghab’ta yaşarlar (Dursun, 1998/1999: 57). Oğuz Türkçesinin kendilerine has olan Özbek şivesini konuşurlar ve Sünni’dirler. Kendi aralarında kabilelere ve klanlara ayrılmalarına karşılık en önemli ayrım, Afganistan’da yüzyıllardır yaşayan Özbeklerle, buraya Rus baskısından kaçarak kuzeyden gelen Özbekler arasındadır. Sonradan gelen Özbekler “muhacir” adı altında kendilerine has farklı bir alt kimlik oluşturmuşlardır (Çınarlı,2012,s.76).

Türkmenler Afganistan’daki ikinci kalabalık Türk grubudur. Afgan Türkistan’ında özellikle Kunduz ve Herat arasında yaşarlar. Kabile sistemi Türkmen toplumunda son derece etkilidir. İran’daki Yomut Türkmenlerine ve Türkmenistan’daki Teke Türkmenlerine karşılık Afganistan’daki Türkmenlerin tamamına yakını Ersari boyuna mensuptur. Ancak, Afganistan’da az sayıda Teke ve Yomut Türkmeni de vardır (Çınarlı,2012, 77; Oğuz, 2001: 45).

Afganistan Türkmenleri ülke ekonomisinde oldukça etkilidir. Özellikle, deri, yün ve yün halı üretirler. Ancak, politikada fazla etkili değillerdir. Bunun sebebi, Afgan hükümetlerinin Türklere yönelik baskıcı tutumlarıyla açıklanmaktadır (Çınarlı,2012: 76, 232; Oğuz, 2001: 46).

Afganistan’da Özbek ve Türkmenlerin dışında, nüfusları oldukça az olan Kazak, Kırgız, Karakalpak, ve Kızılbaş gibi başka Türk grupları da vardır Kazaklar ülkenin kuzey kesimlerinde Özbeklerle içiçe yaşarlar. Çoğu Rusya’dan iç savaş ve Bolşevik devrimi yüzünden kaçarak buraya yerleşmiştir. Sayılarının 50.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir. Kazaklara hem dil hem de kültür yönünden oldukça benzeyen Kırgızlar ise, Afganistan, Tacikistan ve Pakistan sınırlarının kesiştiği bölgedeki Vakhan koridorunda izole bir hayat sürerler. Sayılarının 10.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir. 1982 yılında, 4.000 Kırgız, liderleri Rahmankul Han öncülüğünde Türkiye’ye gelerek Van’a yerleşmiştir. Karakalpaklar ise 1917 devriminden sonra Orta Asya’dan göç ederek Afganistan’a yerleşmişlerdir. Sayılarını tahmin etmek oldukça zor ise de, 1950 yılında 2000 kadarının Celalabad’a yerleştiği bilinmektedir. Kızılbaşlar ise Afganistan Türkleri arasında Şii olan tek Türk grubudur. Adları, kullandıkları kırmızı renkli başlıktan gelmektedir. XVIII. yüzyılda Afganistan’ı işgal eden Nadir Şah’ın askerlerinin soyundan gelmişlerdir. Büyük bir çoğunluğu Kâbil’de, bir kısmı ise Hazaracat bölgesindeki Flodi vadisinde yaşamaktadır. Toplam nüfuslarının 50.000 ila 60.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir (Çınarlı,2012:77).

Türkler Ve Türkiye Afganistan’da Yabancı Değil Afganistan’ın Gerçek Sahipleridir.

Birçoklarına göre bu gün Türkiye’den çok uzaklarda, kan ve gözyaşının aktığı bir ülke olarak görülen Afganistan bizim için yabancı bir ülke değildir. Bize Afganistan’da ABD ve diğer ülkeler gibi yabancı statüsünde görülecek bir devlet ve millet değiliz. Türkistan’ın doğal bir bölümü olan ve tarihte Güney Türkistan olarak adlandırılan bu topraklar binlerce yıl Türk milletine vatanlık yapmış ve bu topraklarda çok sayıda Türk devleti kurulmuştur. Bu gün Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan ve tarihte kurulmuş olan 16 büyük Türk devletini temsil eden 16 yıldızdan üçü, geçmişte Afganistan’da hüküm sürmüş Gazneliler, Büyük Timur İmparatorluğu ve Babür imparatorluklarını temsil eder! Bu günkü Afganistan’ın başkenti olan Kâbil’in güneyinde yer alan Gazne, adındanda anlaşılacağı gibi tarihte Gazneliler Türk Devleti olarak geçen ilk Müslüman Türk devletlerinden birini kuran Gazneli Mahmud’un başşehridir. Babürlüler imparatorluğunun kurucusu olan Babür Şah da devletin temellerini Kabil’de atmıştır.

1526-1858 yılları arasında Hindistan ve Afganistan toprakları üzerinde hüküm süren Babürlüler imparatorluğunu kuran Zahir ed-din Muhammed Babur (Babür Şah-1526-1530) devletin temellerini bu günkü Afganistan’ın başkenti Kabil’de atar. Önceleri bu günkü Fergana bölgesinde saltanat süren Babur, daha sonraları Mavera ün-Nehr’de hakimiyeti kaybedince Afganistan’a kaçar, burada yerel hükümdarlarla mücadele eder ve 1524 yılında Delhi’yi alır (Konukçu,2002, s. 744-760). Babür’ün 1524 yılında Delhi’yi ele geçirmesi, tarihçiler tarafından Babürlüler İmparatorluğunun kuruluşu olarak kabul edilmiştir.

Taliban’la birlikte sık sık adı gündeme gelen Herat ise, tarihte en büyük Türk devletlerinden birini kuran Emir Timur’un devletine Semerkant’la birlikte başşehirlik etmiş kadim bir Türk şehridir. Timur’un oğlu Şahruh Mirza Herat’ta hüküm sürmüş ve Herat’ı Türk ve İslam Dünyası’nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirmiştir.

Ayrıca, kültür ve devlet anlayışımızda çok derin izleri olan Hz. Mevlâna da Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş ve oradan Anadolu’ya göç etmiştir. İşin özü Türkler ve bu gün Afganistan’da bulunan Türk askeri, Afganistan’ın yabancısı olmayıp, asla yabancı statüsünde değerlendirilecek bir unsur değildir. Türk Ordusu, mensupları içerisinde çok sayıda yabancının yer aldığı Taliban kadar Afganistan’a ait olup, Afganistan’ın gerçek sahipleridir.

Stratejik konumu sebebiyle “Asya’nın Kalbi” olarak nitelendirilen Afganistan, tarih boyunca pek çok büyük devletin hâkimiyeti kurmak istediği bir ülke olmuş, uzun ve yıpratıcı işgal ve savaşlar sebebiyle Afganistan’da sağlıklı bir siyasî yapının tesis edilmesi mümkün olmamıştır.

  1. yüzyılda İslam orduları Afgan topraklarına ulaşmış, halkın hızlı bir şekilde İslamiyet’i benimsemesine karşın burada bir devlet yönetimi teşekkül etmemiş, bölge uzunca bir süre bölgesel yönetimler tarafından idare edilmiştir. 9. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir süre Sâmânilerin hâkimiyeti altında kalan Afganistan topraklarında, yüzyılın sonlarına doğru kurulan Gazneliler Devleti ile birlikte Türk hâkimiyeti başlamıştır. Daha sonra bölgede Selçuklular, Gurlular, Harizmşahlar hüküm sürmüş, 13. yüzyılın başlarındaki Moğol istilası ile birlikte 150 yıl kadar sürecek olan Moğol hâkimiyeti dönemi başlamıştır. Bölgede 1370 yılında Emir Timur tarafından Timurlular devleti kurulmuş, bölge 16. Yüzyıldan itibaren Timurluların devamı olan Babür İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girmiştir. Babürlüler sınırlarını Hindistan içlerine kadar ilerletmiş ve giderek devletin ağırlık merkezi Hindistan’a kaymış, bunun üzerine Batı Afganistan coğrafyasında İran ile Babür Devleti arasında kalan bölgede yerli kabileler önce iki devletten birinin yanında yer alarak imtiyaz kazanmış, daha sonra giderek daha bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Bu süreç Afganistan’da millî bir devlet fikrini de beslemiş ve nihayet 1747 yılında Ahmed Şah önderliğinde Dürrani Hanedanı olarak bilinen bağımsız bir devlet kurulmuştur. Ancak 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında Dürrani Hanedanı’nda taht mücadeleleri baş göstermiş, nihayet 1826 yılında Dost Muhammed Han tarafından siyasi birlik sağlanarak Barakzay Hanedanı kurulmuştur.
  2. yüzyıldan itibaren Afganistan, Ruslarla İngilizler arasında çok uzun sürecek bir mücadeleye konu olmuştur. 1839 yılında gerçekleşen ilk İngiliz işgali kısa sürede bertaraf edildiyse de 1878-1880 yılları arasında ikinci işgal gerçekleşmiştir.1893 yılında İngilizlerle imzalanan antlaşma ile belirlenen “Durant Hattı”, Güney Afganistan ile Hindistan (bugün Pakistan) sınırını belirlemiş, fakat belirlenen sınır sebebiyle pek çok Afgan ülke sınırlarının dışında kalmış, bu da Afganistan için kalıcı bir sınır sorununun başlangıcı olmuştur.

1919 başlarında, babası Habibullah Han’ın yerine geçen Emanullah Han, Afganistan’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması için uluslararası bir çaba içerisine girmiş, bu durum İngiltere ile kısa süreli bir savaşa neden olduysa da Afganistan 8 Ağustos 1919’da imzalanan Ravalpindi Antlaşması ile bağımsızlığını ilan etmiştir.

Atatürk, Sivas’tan Ankara’ya gelir gelmez, yaptığı işler arasında; komşumuz İran Şahı Rıza Pehlevi ve Afganistan Şahı Emanullah Han ile mektuplaşmak vardır. Olaylar geliştikçe, mektuplar sıklaşacak, ziyaretler başlayacak, hatta gönül almak için hediyeler gönderilecektir! Nitekim 1924 yılında Gazi Mustafa Kemal Paşa, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye’yi ziyareti fırsatını kullanarak, bir uçak hediye etmiş ve bir başka gelişi için, Ahmet Saygun’a opera hazırlatarak Ankara’da temsil ettirmiştir. Bugün bile mümkün olmayan bu girişimlerin 1924 Ankara’sında nasıl gerçekleştirilmiş olduğunu kavramak mümkün değildir ama gerçektir, gerçekleştirilmiştir.

Afganistan Şahı Emanullah Han’a büyük şairimiz –ve insanlarla sıcak ilişkiler kurmakta üstüne olmayan- Yahya Kemal Beyatlı’nın Kâbil’e sefir gönderilmesi ve Afganistan’ı, ordu, bürokrasi ve toplum olarak çağdaşlaştırmak için Türkiye’den sayısız doktor, mühendis, yönetici ve ilim adamı yollanmasının anlamını kavramak kolay değildir.

Ama Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında taşıdığı devleti hatırlayacak olursak, bunların ne anlam taşıdığı kolayca çözülür. Türkistan’a ulaşmanın yolu, İran ve Afganistan üzerinden geçiyordu. Bu sebeple bu iki devlet Mustafa Kemal Paşa’nın sıcak beraberliğinde olması gerekiyordu. Atatürk özverilerinin kaynağı buydu!  (Bozdağ, 1998: 18-19)

Nitekim bu gelişmeler Türkiye’nin liderliğinde İran, Afganistan ve Irak’ın katılımıyla Sadabat Paktı’nın kurulmasıyla neticelenmiştir. Sadabat Paktı, Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında imzalanmış olan uluslararası bir saldırmazlık antlaşmasıdır. Antlaşma 8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran’da bulunan Sadabat Sarayı’nda imzalanmıştır.

Atatürk’ün Sadabat Paktından önce, 9 Şubat 1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya’nın katılımıyla kuruluşuna öncülük ettiği Balkan Antantı anlaşması da Türkiye’nin bölgesinde lider bir ülke olması açısından önemlidir. Türkiye bu iki anlaşma ile, batıda, doğuda ve güneyde sınırlarını kontrol haline almış ve dünyaya bölgesinin lideri olduğuna dair kuvvetli mesajlar vermiştir.

Ne yazık ki hem Sadabat Paktı hem de Balkan Antantı Atatürk’ün vefatından sonra İnönü’nün ilgisizliği üzerine kâğıt üzerinde kalmaktan öteye gidememiştir.

Ömer Lütfi Mete’nin “Türk Milliyetçiliğine sivil bir bakış “(Nisan 2008) adlı makalesinde belirttiği gibi: “Atatürk’ün döneminde Türkiye’nin dış temsilcileri, bulundukları ülkelerde birer “milli misyon “adamlarıdır. Onları, kâh Türk azınlıklarla “derin“den ilgilenirken, kâh yeni akımların gelişimini stratejik açıdan izlerken görebilirsiniz. “Sonrakilerin kahir ekseriyeti ise, Türkiye’nin batılılaşmaya çalıştığını kanıtlamaya memur konu mankenleridir… Atatürk’ten sonra Türkiye, bir devlet gibi değil de hükümet merkezi ABD’de bulunan devasa bir belediye gibi yönetilir. Zaten bir müddet sonra da Türkiye devletinin yarı resmî ideolojisi, “Amerikan Milliyetçiliği“oluverir. İki dönemi karşılaştırırken anahtar bir olayla yetinebiliriz: Atatürk’ün, yapay bir ülke olan Afganistan’a ilgisi son derece geniş bir vizyonun kanıtıdır. Kabil’e gönderilen Türkiye büyükelçisi ESENDAL, neredeyse “EYALET VALİSİ “denecek kadar etkindir. Kendisiyle aynı dönemde, Afgan elçiliği yapan İngiliz, Amerikan ve Rus diplomatlar ülkede sıradan birer “figüran “düzeyindedir. Ama hangi sebepledir bilinmez, Esendal, İsmet İnönü tarafından geri çekilir. Bundan sonra da Afganistan’da Türkiye’nin esâmesi okunmaz.” (Ömer Lutfi, METE‘ nin internet sayfasından alınmıştır.)

Şimdi bu tarihi Afgan-Türk dostluğunu biraz daha derinden inceleyelim.

Türk Afgan dostluğu I. Dünya Savaşı sonunda Cemal Paşa’nın bir grup Türk subayı ile birlikte Afgan ordusunu eğitmeye başlaması ile birlikte iş birliğine dönüşmüştür. Atatürk’ün de bu dostluğu ilerletmeye çalışması Türk-Afgan dostluğunun daha da kuvvetlenmesini sağlamıştır.

Atatürk, Yüzbaşı Abdurrahman Samadani Bey’i 18 Ağustos 1920 tarihinde Afganistan temsilciliğine atamış ve Afganistan Kralı Amanullah Han’a gönderdiği mektupla da ortak düşman olan İngilizlere karşı mücadele için iş birliği yapmayı önermiştir.

Mustafa Kemal Paşa, 21 Aralık 1920’de Fevzi Paşa’ya verdiği bir talimatla Afganistan’a bir Türk askeri heyetinin gönderilmesini istemiştir. Bu heyetin Afganistan’ın adamları gibi gözüküp, Türk Hükümetine bağlı olmaları, kendilerini sevdirmeleri ve Afganistan’da İslam ve Türk menfaatlerine hizmet edecek bir partiyi iş başına getirebilecek kadar güçlü bir mevki edinmelerini istemiştir.

1 Mart 1921 tarihinde yapılan Türk-Afgan Antlaşması ile Afganistan’ı tanıyan ilk devlet Türkiye olmuştur. İki ülke aralarında iş birliği yapmayı ve dayanışma içerisinde olmayı kararlaştırmışlardır. Türkiye Afganistan’a kültürel alanda yardım etmeyi öğretmen ve subay göndermeyi kabul etmiştir. Ayrıca Doğu’yu istila edecek emperyalist bir devlete karşı ortak hareket etmek kararlaştırılmıştır. Tarihte ilk kez bir antlaşma ile Doğu uluslarının uyanışından, onların bağımsızlık ve özgürlüğünden bahsedilmiştir.

Mustafa Kemal gerek Millî Mücadele safhasında gerekse Cumhuriyetin kuruluşundan sonra başta Afganistan olmak üzere kardeş ve dost milletlerle hep dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olmuştur. Atatürk Philadelphia muhabiri ile 1921 yılında yapmış olduğu bir görüşmede bu düşüncelerini şekilde dile getirmiştir:

Biz tabiatıyla bütün Müslüman devletlerle son derece dostane ilişkiler içindeyiz. Afganistan Emirinin vaki daveti üzerine Afgan Ordusunun modernleştirme çalışmalarını yapan Türk subaylarına katılmak üzere yakında önemli bir Türk askeri misyonu da Kabil’e gidecektir. Yukarda da belirttiğim gibi auto-determination hakkının bütün Müslüman milletlere tanınmasını görmek benim en büyük arzumdur” (Kültür Bakanlığı, 1981, Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Millî Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, c.1, s.275)

Antlaşmanın yapılmasının hemen akabinde Afganistan Elçisi Ahmet Han 21 Nisan 1921 tarihinde Ankara’ya gelmiştir. 10 Haziran 1921’de Afganistan elçiliğinin açılışına Mustafa Kemal Paşa da katılarak, Afgan bayrağını göndere bizzat kendisi çekmiştir. Afganistan’a Türk elçisi olarak görevlendirilen Fahrettin (Türkan) Paşa ise ancak 25 Haziran 1922’de Afganistan’a ulaşmıştır97. Afgan Emiri Amanullah Han, 13 Temmuz 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı yazı ile Afganistan askeri sistemini düzenlemek amacıyla bir askeri heyet gönderilmesini istemiştir. (Kültür Bakanlığı, 1981, Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Millî Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, C.I, s.341-342.’den nakil, Umar, 2010, s.459).

Türk-Afgan ittifakı İngiltere’yi endişelendirmiştir. Türk-Afgan ittifakı Türkiye’nin Ortadoğu politikası gerekse Asya İslam uluslarının uyanışı açısından önemli bir gelişmeydi. Mustafa Kemal Paşa, Sultan Ahmet Han’ı kabulü sırasında Ahmet Han; “Afganistan tarafından büyük birader olarak düşünülen Türk milleti için bunun pek tatlı bir görev olduğunu ve bu konuda her türlü fedakârlığın memnuniyetle yerine getirileceğini” söylemiştir. Türkiye Afganistan ilişkileri o derece gelişmiştir ki, Afganistan Kurtuluş Savaşı sırasında İngiltere’yi protesto etmiştir (Gülmez,1999, s.230-231).

Afganistan Elçisi Ahmet Han, Kurtuluş Savaşı boyunca Türk basını, halkı ve yetkilileriyle sürekli irtibat halinde olmuştur. Millî Mücadelenin ateşli savunucularından biriydi. Sultan Ahmet Han, Amanullah Han’ın İngilizlere söylediği şu sözleri TBMM’ne duyurmuştur: “Türkiye’ye karşı ne kadar iyi davranırsanız, Afgan ulusunun kalbini de o oranda kendi lehinize kazanırsınız. Türkiye’yi ve İslam dünyasını rencide eden bir ulusun Afganlılardan dostluk beklemesi yanlış olur. Bütün İslam dünyasının gözü ve lideri olan Türkiye’ye karşı suikastlara devam eden devletler, iyice bilsinler ki, bu hareketlerinin cezasını çekeceklerdir” (Umar, 2010. s.460).

Amanullah Han, Türk Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra bu mücadelenin kazanılmasında önemli hizmetleri olan 50 komutana ve Mustafa Kemal Paşa’ya nişanlar göndermiştir. Afganistan en büyük nişanını Mustafa Kemal Paşa’ya hediye etmiştir (Umar, 2010, s.460).

Afganistan Hükümdarı Amanullah Han Atatürk hayranı bir kişiydi. Türkiye’de Atatürk’ün yaptığı reformları yakından izleyerek onları kendi ülkesinde de uygulamaya çalışmıştır. Atatürk de Afganistan ile ilişkilerimize önem vererek, büyükelçi olarak Medine Muhafızı General Fahrettin Paşa’yı göndermiştir. Kabil’de Türk hocaların girişimi ile bir Tıp Fakültesi açılmıştır. Afganistan ile Türk diplomatlar uluslararası ilişkilerde ortak hareket etmişlerdir. Öyle ki Afganistan’ın temsilcisi olmayan yerlerde Afgan menfaatlerini Türk elçilikleri ve konsoloslukları kurmuştur (Akşin, 1991. s.191, Umar, 2010, s.460).

Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yapılan savaşın zaferle neticelenmesi Afganistan’da büyük bir sevinç yaratmıştır. Büyük zafer Afganistan’da milli bayram gibi kutlanmıştır. Afgan Kralı Amanullah Han Türk zaferi dolayısıyla sarayda bir tören düzenlemiştir. Afgan Kralı, Türk Büyükelçisi Fahrettin Paşa (Türkan) ve Mustafa Kemal Paşa’yı kutlayan şu sözleri söylemiştir:

“Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Ankara Hükümeti sayesinde, Türk ırkı, dünyanın öteki milletleri arasında yaşamaya hakkı olduğunu kahramanca gösterdi. Türk ordusunun kahramanlığı sayesinde Türk vatanı hürriyete kavuştu. Bütün uygar dünya bugün Türklere karşı en derin saygı beslemektedir” (Şimşir, 2006.  s.33, Umar, 2010. s.461)

Emanullah Han’ın bağımsızlık sonrası süreçte ülke içerisinde gerçekleştirdiği reformlar halk tarafından tepki ile karşılanmış ve bu tepkilerin isyana dönüşmesi sebebiyle Emanullah Han 1929 yılında ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Emanullah Han ülkeyi terk ederken yerini kardeşi İnayetullah Han’a bırakmışsa da isyanlara liderlik eden Habibullah Kalakani’nin kendisine gönderdiği mektuptan sonra tahttan feragat ederek o da ülkeyi terk etmiştir. Bunun üzerine iktidara Habibullah Kalakani gelmişse de iktidarı yalnızca 10 ay kadar sürmüş ve Muhammed Nadir Şah’ın ordusuna karşı verdiği mücadeleyi kaybederek idam edilmiştir. Yönetime gelen Nadir Şah, dört yıl süren iktidarında dengeli bir politika izlemiş ve halkın taleplerini dikkate alarak reformları yeniden düzenlemiştir. Nadir Şah’ın ölümü üzerine henüz 19 yaşında tahta çıkan oğlu Zahir Şah, 40 yıl süren iktidarı boyunca tarafsız bir dış politika yürütmeye gayret etmiştir. Bu dönemde Türkiye, İran ve Irak ile Sadabad Paktı imzalanmış, 2. Dünya Savaşı’nda da aynı anlayış sürdürülmüştür. 1947 yılında Pakistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine, 1893 yılında imzalanan Durant Hattı sebebiyle ülke toprakları dışında kalan kesimler üzerinde hak iddia edilmiş, bu durum Pakistan ile kronikleşen sınır sorunlarını beraberinde getirmiştir. Pakistan’ın İngiltere’den destek görmesi, bu süreçte Afganistan’ı Sovyetler Birliği’ne yaklaştırırken, Zahir Şah’ın ülkede artan Sovyet etkisini dengelemek için attığı adımlar, 1973 yılında kayınbiraderi olan Davud Han tarafından devrilmesine neden olmuştur. Barakzay Hanedanı’nın 1826 yılında Dost Muhammed Han’la başlayan ve 1829 yılında 10 ay süren Habibullah Kalakani yönetimi dışında yaklaşık 150 yıl süren varlığı da böylece sona ermiştir.

Davud Han, iktidarı döneminde ülkenin hızlı bir şekilde Sovyet etkisi altına girdiğini görerek çeşitli önlemler almışsa da başarılı olamamış ve 1978 yılında o da bir darbe ile başkanlıktan indirilerek öldürülmüştür.

Ülkede yaşanan siyasi kaos ve Sovyetler Birliği’nin devlet yönetimine direkt etkisi, 1979’da başlayan ve ülkeye büyük zarar veren bir işgal sürecinin hazırlayıcısı olmuştur. 10 yıl süren Rus işgali sırasında çoğunluğu sivil 1 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş, 5 milyon kişi ise mülteci durumuna düşmüştür. İşgal süreci ülkeyi harap ederken, ülke içerisindeki dengeleri de alt üst etmiş, savaş esnasında ülkesi için mücadele eden farklı gruplar, işgalin bitmesinin ardından birbirleriyle mücadele eder hale gelmişlerdir ki, bu da ülkede bir iç savaş sürecini doğurmuştur. Öte yandan ülkede yaşanan siyasî kaos, Taliban’ın doğuşunu hazırlamış, ilerleyen yıllarda başta El-Kaide olmak üzere ülkede konum alan yapılanmalar, 11 Eylül olayları sonrasında gerçekleşen ABD işgali için de gerekçe oluşturmuştur. Bugün hala tam olarak sonlandırılmayan ABD işgali, bir kez daha yüz binlerce insanın ölümüne milyonlarca insanın mülteci konumuna düşmesine yol açmıştır. İşgal sırasında kurulan geçici hükümetin başına geçen Hamid Karzai, 2004 ve 2009 yıllarında yapılan seçimleri de kazanarak iktidarını 2014 yılına kadar sürdürmüştür. 2014 yılında yapılan seçimleri kazanan Eşref Gani halen görevdedir.

İki ülke arasında ortak inanç, kültür ve tarih bağlarının da etkisiyle kurulan bu yakın ilişki, küresel aktörlerin Afganistan üzerinde yıllardır devam eden acımasız politikalarına rağmen güçlü bir şekilde devam etmektedir.

Gerek iki devletin bağımsızlıklarını kazandıkları ilk dönemlerde, gerek 80’li yıllardaki Sovyet işgalinde ve gerek11 Eylül olayları sonrasında gerçekleşen ABD işgalinde, Afgan halkının yaşadığı zorluklarda en önemli destekçisi Türk halkı ve devleti olmuştur. Sadece 2004 yılından bu yana sürdürülen kalkınma programı kapsamında Afganistan’a verilen destek, 1000 projede toplam 1 milyar doları aşmıştır ki bu Türkiye’nin bir ülkeye yönelik en büyük dış yardımlarından biridir. Öte yandan bağımsız sivil toplum kuruluşları da Afganistan’a yönelik acil yardım, insanî yardım ve kalkınma projeleri yürütmektedir.

ABD işgalinden bu yana devam eden yakın süreçte Türkiye, Afganistan’daki varlığını güçlü biçimde sürdürmektedir. Bu noktada Türkiye’nin temel yaklaşımı, Afganistan’ın toprak bütünlüğünün korunması, güvenlik ve istikrarın sağlanması, halk desteğini alan güçlü bir siyasî yapının teşekkülü ve terör yapılanmalarının temizlenerek halkın huzurunun temin edilmesidir.

İki ülke arasındaki ticarî ilişkiler, Afganistan’ın içinde bulunduğu olumsuz koşullar sebebiyle istenen seviyede değildir. Ancak ülkede güvenlik ve siyasî istikrarın sağlanması halinde Türkiye’nin Afganistan’ın en önemli ticaret ortaklarından biri olması sürpriz olmayacaktır. Son beş yılda 150 ila 250 milyon dolar civarında seyreden yıllık toplam ticaret hacminin çok büyük bir bölümü Türkiye’den Afganistan’a ihracat şeklinde gerçekleşmektedir. 2017 yılı rakamlarına bakıldığında toplam ticaret hacmi 181 milyon dolar olup bunun 172 milyon doları Türkiye’den Afganistan’a ihracattır. Türkiye’nin Afganistan’a ihraç ettiği başlıca ürünler, dokunmuş halılar, yer kaplamaları, ilaç, elektrik transformatörleri, kablo, tel ve temizlik kâğıtları, Afganistan’dan ithal ettiği ürünlerse hayvan post ve derileri, sakatat, yağlı tohum, meyveler ve kabuklu yemiştir.

Öte yandan Afganistan’da 100’ün üzerinde Türk firması bulunmakta bunların büyük çoğunluğu inşaat sektöründe faaliyet göstermektedir. Türk firmaları 2003-2016 döneminde gerçekleştirdiği projelerin sayısı 600’ü, finansal büyüklüğü 6 milyar doları aşmıştır. İnşaat sektörü dışında Türk firmalarının başlıca faaliyet alanları enerji, sağlık, lojistik ve madenciliktir.

Afganistan coğrafyası, İslamiyet’le henüz hicrî 1. yüzyılda tanışmış ve Hz. Osman’ın halifeliği döneminden başlayarak bu bölge hızlı bir şekilde Müslümanlaşmıştır. O tarihten itibaren Afganistan bölgesi Müslüman kimliğini bugüne kadar muhafaza etmiştir. Afgan coğrafyası da Moğol istilaları, Sovyet, İngiliz ve ABD işgal dönemleri dışında tarihinin önemli bir bölümünü Müslüman yönetimler altında geçirmiştir. Günümüzde farklı etnik gruplardan oluşsa da40 milyona yaklaşan Afganistan nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman’dır. Büyük çoğunluğu Hanefî mezhebine mensup olmakla birlikte %10 civarında bir Şiî nüfus da bulunmaktadır.

Tarihi boyunca işgal ve istilalara maruz kalmış olan Afganistan, jeopolitik önemi ve zengin doğal kaynakları sebebiyle modern dönemde de bu özelliğini sürdürmüştür. Uzun süren Sovyet ve ABD işgalleri ülkeyi harap ederken, Müslüman halkı da felakete sürüklemiştir. Açlık ve yoksullukla karşı karşıya olan halk can güvenliğini temin edemediği işgal ve iç savaş yıllarında eğitim, sağlık, ticaret gibi temel ihtiyaçlarını da karşılayamamıştır. Bu da halkı pek çok bakımdan olması gereken seviyenin gerisinde bırakmıştır. Öte yandan bu süreçlerde oluşan siyasî kaos ve boşluk, uluslararası terör yapılanmalarının ülkede konuşlanmasına imkân tanımış, bu da mutedil dinî yaşantının halk içerisinde yaygın bir şekilde yaşanmasını zorlaştırmıştır. Bugün Afganistan’da Müslüman halkın en önemli ihtiyacı, dış müdahalelerden ve taşeron terör yapılarından uzak bir toparlanma sürecidir. Halkın yeniden yaygın ve yeterli eğitim imkânlarına erişmesi, ülkede gelecek nesiller açısından hayatî önem taşımaktadır. (https://insamer.com/tr/afganistan_1638.html)

ABD Afganistan’ı Terk Ederken Bölgede Rusya ve Çin Etkinliği Artıyor

ABD, 11 Eylül saldırılarını düzenlediği söylenen El Kaide’yi ve onun hâmisi diye nitelediği Taliban’ı yok etmek gerekçesi ile, 11 Eylül saldırısından yaklaşık olarak 1 ay sonra 7 Ekim 2001 yılında Afganistan’a saldırdı.

Oysa ABD’nin asıl hedefi, küresel hâkimiyeti önündeki engel olarak gördüğü Rusya ve Çin’i kuşatıp, bölgedeki etkilerini azaltarak, Asya’nın enerji ve maden kaynaklarını kontrol altına almaktı. ABD’nin planlarına göre, Afganistan’ın işgal edilmesiyle Rusya ve Çin’in Orta ve Güney Asya ile Pakistan üzerinden Hint Okyanus’una, İran üzerinden de Basra körfezine inmesini engellemekti.

ABD, bu planı eski Başkan Jimmy Carter döneminde yapmıştı. ABD’nin o zamanki başkanı Jimmy Carter, 23 Ocak 1980’de yapmış olduğu bir konuşmada 1979 yılında Afganistan’ı işgal eden SSCB’nin Orta ve Güney Asya üzerinden Basra Körfezi’nde nüfuz tesis etme gayretlerine gerekirse silah kullanarak karşı çıkacaklarını ilan etmişti. ABD’ye göre Afganistan’ın Ruslar eline geçmesi Basra Körfezi’nin Rusya ve Çin’e açılması demekti.

ABD, bu amaçla Afganistan’daki (1979-1989) Rus işgalinin sona ermesi için büyük çabalar harcadı ve Afganlı Mücahitlerin birlik ve beraberlik içerisinde vermiş oldukları destani bir mücadele sonrasında Afganistan’ın Rus işgalinden kurtarılması sonrasında bu sefer kendisi yeni işgalci olarak 2001 yılında Afganistan’a girdi. Aradan geçen 20 yıl sonrasında bu sefer Rusya’nın yaşadığı kaderi yaşama sırası ABD’ye gelmişti. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 14 Nisan 2021 tarihinde, NATO karargâhında yapmış olduğu açıklamada: “Afganistan’daki ABD güçlerinin eve dönüş vakti geldi. Hep birlikte geldik hep birlikte çıkıyoruz” mesajını verip, 11 Eylül 2021 tarihi ile Afganistan’daki ABD’nin askeri varlığının sona ereceğini açıkladı.

ABD, Afganistan’ı işgal etmekle kısmen hedeflerine ulaşsa da Rusların ve Çin’in ne Basra körfezine inmesine ne de Yeni İpek yolu projesi ile Afganistan ve Pakistan’a oradan da Güney Asya’ya bağlanma projelerine engel olamadı. Nitekim Rusya ve Çin, Pakistan ve İran ile imzaladıkları anlaşmalarla Basra Körfezi’nde kalıcı askeri ve ticari üstler kurmaya başladılar. Ayrıca, ABD, Rusya ve Çin’in Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e, Libya, Mısır ve Sudan’a kadar uzanmasına engel olamamıştır.

Ayrıca Çin başta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi Arap ülkeleri ile ticari anlaşmaların yanı sıra askeri anlaşmalar imzalamış, Suud ve Çin donanmaları Kasım 2019’da Blue Sword (Mavi Kılıç) adını verdikleri ortak bir tatbikat düzenlemişlerdir. Çin ile İran, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad’ın açıklamalarına göre 25 yıllık bir stratejik anlaşma yapmak üzeredirler (Albayrakoğlu, 2020).

Suriye krizinde Orta Doğu’da güçlü bir oyuncu olan Rusya, Körfez’de etkinliğini giderek artırmak istiyor. Bu amaçla Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, 9-11 Mart 2021’de körfez turuna çıktı ve Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ile Suudi Arabistan’a ziyaretlerde bulundu. Bu etkinlikler bölgede giderek ABD’nin etkisini azaltmakta, Rusya ve Çin’in ise artırmaktadır (Cura, Abay, 2022, AA, Analiz).

Biz, Afganistan’ın ne Rusya ne Çin ne Amerika ne de bir başka ülkenin kontrolü altına girmesine taraf değiliz.  Afganistan, barış dini İslâm’ın hâkim olduğu ve tüm Afganlıların barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığı, tam bağımsız bir İslam devleti olarak varlığını devam ettirmelidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihi dostluk ve kardeşliğimizin bulunduğu ve Türk Dünyası’nın bir parçası olarak tarihte çok sayıda Türk devletine vatanlık etmiş olan Afganistan ile kardeşlik hukuku içerisinde iyi ilişkiler kurmalı ve her zaman Afganistan’ın yanında yer almalıdır. Diğer Türk devletleri ile aramızdaki “Bir millet iki devlet” anlayışı Türkiye ve Afganistan arasında da tesis edilmelidir.

 

           

SONUÇ:

Afganistan, Türkistan’ın doğal bir parçası olarak bilinen Güney Türkistan’da kurulmuş bir kardeş ülkedir.

Türkler Afganistan’daki önde gelen gruplardan biridir. Afganistan’ın kuzeyinde Afgan Türkistan’ı ya da Güney Türkistan olarak bilinen bölgede yaşarlar. Bu bölge Afganistan sınırları içinde yer alsa da tarihi, etnik, kültürel ve jeo-politik olarak Türkistan’ın bir parçasıdır. I. yüzyılda gelen Yüe-Çi Türklerinden Nadir Şah Avşar’a (ölümü 1747) kadar Afganistan Göktürkler, Gazneliler, Selçuklar, Timuriler, Babürlüler, Şeybaniler, Harzemşahlar, Avşarlar gibi Türk devletlerinin yönetiminde bulunmuş ve bu yönetimlerin her biri ülkede güçlü etkiler ve izler bırakmışlardır.

Biz, Afganistan’ın birliğinden yana olup, bölünüp parçalanmasına karşıyız. Afganistan’ın ne Rusya ne Çin ne Amerika ne de bir başka ülkenin kontrolü altına girmesine taraf değiliz.  Afganistan, barış dini İslâm’ın hâkim olduğu ve tüm Afganlıların barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığı, Tam bağımsız bir İslam devleti olarak varlığını devam ettirmelidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihi dostluk ve kardeşliğimizin bulunduğu ve Türk Dünyası’nın bir parçası olan ve tarihte çok sayıda Türk devletine vatanlık etmiş olan Afganistan ile kardeşlik hukuku içerisinde iyi ilişkiler kurmalı ve her zaman Afganistan’ın yanında yer almalıdır. Diğer Türk devletleri ile aramızdaki “Bir millet iki devlet” anlayışı Türkiye ve Afganistan arasında da tesis edilmelidir.

KAYNAKLAR:

.Albayrakoğlu, E.P. (2020). Basra Körfezinde Çin’in Denge Politikaları, dipom, Diplomatik İlişkiler ve Politik Araştırmalar Merkezi, Ağustos 2020.

Bozdağ, İ. (1998 ) , Atatürk’ün Avrasya Devleti, Tekin Yayınevi

Cura, A,  Abay, E.G. (12.03.2021)Rusya, Körfez Ülkeleri üzerinden Orta Doğu’da Etkin olma çabasında, AA. Analiz, aa.com.tr/tr/analizrusy.

.Çınarlı, Ö. (2012). Afganistan’ın Etnik Yapısı, Aksaray Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 4, Sayı 1

. Dursun, G. (1998/1999, Sonbahar Kış). Afganistan’ın Etnik Kimliği. Avrasya Dosyası, 4 (3/4), (s:48-57)

İNSAMER Afganistan Raporu: https://insamer.com/tr/afganistan_1638.html

.Şimşir, B.N. (2006). Atatürk Dönemi İncelemeler, Ankara, Atatürk Araştırmaları Merkezi

Umar, Ö.O. (2010) Milli Mücadele Dönemi Atatürk’ün Ortadoğu Politikası, Elazığ: Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 20, Sayı: 1, Sayfa: 443-470.

.Akşin, A. (1991). Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu .

Kültür Bakanlığı, 1981, Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Millî Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, C.I, s.341-342.’den nakil, Umar, 2010, s.459)

.Oğuz, E. (2001). Hedef Ülke Afganistan. Türkiye: Doğan Ofset AŞ.

Ömer Lutfi, METE‘ nin internet sayfası

.Gülmez, N. (1999) Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da Yeni Gün, Ankara.

Hazırlayan :  Muharrem Günay

]]>
https://www.tarihigercekler.com/afganistan-veya-guney-turkistan.html/feed 0
TARİHİN BİLİNEN EN BÜYÜK İSYANLARINDAN AN LUSHAN İSYANI https://www.tarihigercekler.com/tarihin-bilinen-en-buyuk-isyanlarindan-an-lushan-isyani.html https://www.tarihigercekler.com/tarihin-bilinen-en-buyuk-isyanlarindan-an-lushan-isyani.html#respond Fri, 16 Jul 2021 19:10:58 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1705 An Lushan isyanı

Tarih boyunca özellikle Çin coğrafyasında birçok isyandan bahsedilebilir. Bunların en önemlileri arasında Kürşat ve 40 çerisinin Çin sarayını bastıkları isyan gösterilmektedir. Ancak bu isyanla birlikte oldukça az bilinen ancak Kürşad isyanından oldukça büyük olan ve yaklaşık on dört sene boyunca devam eden An Lushan isyanı Çin’in bu güne kadar görmüş olduğu en önemli isyanlardandır. Tang hanedanı döneminde başlayan An Lushan isyanı Daizong hanedanının yönetimde olduğu döneme kadar devam etmiştir. Kaynaklar bu isyan sırasında o sırada Çin nüfusunun 1/6’sının hayatını kaybettiğini belirtmektedir.

Çin yönetimindeki Tang hanedanına karşı başlayan An Lushan isyanı General An Lushan’ın hanedana isyan etmesiyle patlak verdi. Kendisine bağlı oldukça kalabalık bir orduyla isyanı ateşini yakan An Lushan Tang hanedanının desteklediği bir komutandı. Ancak siyasi çekişmeler ve menfaatler onu Tang hanedanlığına karşı isyana mecbur etti ve bu isyanda en büyük destekçisi Tang hanedanının en büyük rakibi Yang hanedanı olmuştur. İsyana sebep ise General An Lushan ile Çin İmparatoriçesi arasında çıkan aşk dedikoduları olmuştur. Yapılan savaşlar neticesinde Yang hanedanı ve An Lushan mağlup oldular. İsyan süresince yapılan çarpışmalar ve savaşlar oldukça yıkıcı olmuş Çin toprakları âdeta viraneye dönmüştür.

Her ne kadar isyanı bastırıp savaşı kazanan taraf Tang hanedanı olsa da isyanın yıkıcı etkileri onları da derinden etkilemiş ve hanedanın gücü büyük ölçüde zayıflamıştır. Bu zayıflığı bir nebze telafi etmek isteyen İmparator Abbasi halifesinden dört bin asker getirtmiş ve An Lushan’a karşı elini güçlendirmeye çalışmıştır.

Kaynaklara göre Tang hanedanına isyan eden An Lushan’ın kökeni Soğdlu Türklere dayanmaktadır. Annesinin soylu bir Türk boyundan olduğu ve Çin’in Kuzeydoğusundaki bir eyalette dünyaya geldiği belirtilmektedir. Çin ordusunda keşif subaylığı yaparken yanlış bir hareketi yüzünden idama mahkûm edilse de daha sonra affedilmiştir.

İsyan patlak verdiğinde An Lushan Çin’in önemli kentlerini ordusuyla bir bir ele geçirmeye başladı. Çin’in doğu tarafında son derece etkili olan An Lushan burada kendini imparator ilan ederek resmen Çin’i ikiye ayırmış oldu. İsyanın etkisi gittikçe artmaya başlamış ve Çin o dönemde tamamen kargaşa içinde kalmıştır. Ancak 757 yılında An Lushan oğlu tarafından öldürüldü. Başsız kalan isyancılar hemen kendilerine Siming adlı bir generali komutan seçerek mücadelelerine devam ettiler. Bir süre sonra Shi Siming de oğlu tarafından öldürüldü ve Siming’in oğlu generallerin desteğini alarak kendisini imparator ilan etti. Artık imparatorluk ikiye bölünmüştü. Batı kısmında Tang hanedanlığı doğu kısmında ise isyancılar hüküm sürüyordu.

Tang ve Huige hanedanlıklarının güçlerini birleştirmesi ve isyancıların birçok üst rütbeli kişilerinin Yang hanedanı tarafından verilen vaatlere kanarak saf değiştirmesi isyanın zayıflamasına sebep oldu. Güçlü bir ordu ile isyancılar üzerine yürüyen Tang hanedanı doğu Çin’in başkenti Luoyang’ı geri aldı. Böylece isyan bitme noktasına geldi. Ancak Tang hanedanı da oldukça zayıflamıştı. Devleti toparlamak için bazı teşebbüslerde bulunsa da Tibet İmparatorluğu’na karşı koyamadılar ve yok oldular.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/tarihin-bilinen-en-buyuk-isyanlarindan-an-lushan-isyani.html/feed 0
TÜRK İSLAM SENTEZİ’NDEN TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ’NE https://www.tarihigercekler.com/turk-islam-sentezinden-turk-islam-ulkusune.html https://www.tarihigercekler.com/turk-islam-sentezinden-turk-islam-ulkusune.html#respond Fri, 09 Jul 2021 23:04:07 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1701 TÜRK İSLAM SENTEZİ’NDEN TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ’NE-TÜRK’ÜN İSLAMI ANLAMA VE YAŞAMA BİÇİMİ

Türkiye’de Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan ve 12 Eylül 1980 İhtilaline kadar uzanan bir dönemde, Türkiye’de Sovyet tehdidinin artması ve Türk gençlerinin Marksist-Sosyalist-Komunist ideolojilerin ağına düşmeye başlaması üzerine Türk aydınları arayışlar içerisine girdiler.

Ahlâk, din, milliyet, aile bağları, vatan ve millet sevgisi, mukaddes devlet gibi kavramların yozlaştığına, gençlerin artık bunlara değer vermediğine inanan, düşünür, akademisyen, politikacı ve bürokratlar, Türk millî eğitiminin genel ve özel amaçlarının ve eğitim programlarının Türk-İslâm Sentezci bir anlayışta olması ve yetişen nesillerin de bu anlayışta yetiştirilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Özellikle Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi Türk milliyetçiliği fikrine gönül vermiş kuruluşlar ve İbrahim Kafesoğlu, Erol Güngör, Mümtaz Turhan gibi akademisyen ideologlar, Türk toplumunun temel ihtiyacının ahlâkçı, milliyetçi, manevîyatçı bir eğitim olduğunu gördüklerinden, eğitim programlarının Türk-İslâm Sentezci anlayışta olmasına gayret etmişlerdir. (Bilgili, s. 2014)

Türk-İslâm Sentezi Nedir?

Fikrin ideologları sentezi, “bir teori değil, 1200 senelik yaşanmış, büyük bir tarihin geliştirdiği ve ispatladığı bir vakıa” (Yalçın, 1988, 22) olarak ifade etmişler ve en geniş manasıyla, “Türk’ün İslâm’da, İslâm’ın Türk’te bütünleşmesi” olarak tanımlamışlardır (Kafesoğlu, 1985, XII).  Bir başka deyişle “Türk fiziği ile İslâm ruhunun birleşmesi”dir (Yeni Düşünce, 08.05.1987, Bilgili, 2014)

Kafesoğlu’na göre “sentez kelimesiyle irtibatlandırılan kavramlar ‘Türklük’ ve ‘İslamiyet’ kavramlarıdır. İslam ve Türklük arasındaki özdeşleşme sonucu Türklük ve İslamiyet’in sosyal ve manevi alanda bir olması, aynı anlama gelmesi şeklinde tanımlanabilmektedir” (Kafesoğlu, 1985, s. 162). Keza, Kafesoğlu (1984, s. 41) ve Donuk’a 1988, s. 9) göre “Türk kültürü, İslamiyet’le müşerref olunca İslamlaşmaya başlamış, bununla birlikte, İslam öncesindeki Cihan Devleti ülküsü, Allah’ın adını ve adaletini yeryüzüne yaymak olan Nizam-ı Âlem fikri varlık gayesi” olmuştur. Diğer bir deyişle Türkler, İslam dünyasının yükünü ve ülkülerini omuzlamıştır:

Medeniyet dairesindeki her milletin kendine has kabiliyetleri ve üstünlükleri medeniyetin zenginliğidir. Böyle olunca Türk Milleti, Müslüman olmasıyla sadece kendi tarihini değil dünya tarihini etkileyecek büyük olayların başlangıcını sağlamıştır. Yani Türklerin Müslüman olması sürecine iki yönden bakmak gerekmektedir: Birincisi Türk milletinin İslam dinini kabul ettikten sonra yaşantı, düşünce ve inançlarındaki değişikliklerdir. İkincisi ise İslam âleminin ve dünyanın, Türklerin Müslümanlığı ile elde ettiği kazanımlardır (Kafesoğlu, 1984, s. 41) (Çağlar, Uluçakar, 2017, s.119-139)

Türk milliyetçileri, Türk-İslam Sentezi yerine Türk-İslam Ülküsü’nü benimsediler ki aslında bu değişiklik “Türk İslam Sentezi” kavramındaki “sentezi” kelimesini kaldırıp yerine “Ülküsü” kelimesini koymaktan ibaret bir şekil değişikliği olmuştur.

Türk İslam Sentezi yerine aslında aynı manayı ifade eden “Türk-İslâm Ülküsü” tabirini kullanan S. Ahmet Arvasi (1982, 8); “Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm ülküsüne bağlı, Türklük şuûr ve vakarına, İslâm iman, aşk, ahlâk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyeti ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğü’nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur” derken, hem sentezin (ülkünün) tanımını yapmış, hem de sentezle ulaşılmak istenen hedefi/menzili belirtmiştir.

Ünlü tarihçi Halil İnalcık (2002, 15) için Türk-İslâm Sentezi; Türkiye’de ortak bir ideoloji yaratma çabasıyla, muhafazakârlarla Türk milliyetçileri arasında dayanışma sağlamak, bu bağlamda etnik grupları Türk milliyetçiliği kapsamında birleştirmek, “Türk İslâmiyeti” olgusunu ulusal bütünlüğün temellerinden biri saymaktır.

Sentezin asıl yaratıcılarının devrin ideologlarından önce Selçuklu ve Osmanlı yöneticileri olduğunu söyleyen Atilla İlhan (2002), “Türklük Denilen Bir Deniz” başlıklı makalesinde; “açık bir şekilde birbirini tamamlayan, Selçuklu ya da Osmanlı kültür sentezleri, büyük Türk-İslâm Sentezi’nin ta kendisi değil midir?” Sorusunu yöneltirken sentezin aslında Selçuklu veya Osmanlı kültürü olduğunu vurgulamıştır.

Senteze yeni bir ideoloji yaratma gayreti olarak bakan Toktamış Ateş (Güvenç v.d., 1991, 11) sentezi, “radikal Türkçülük” ve “radikal İslâmcılık” akımlarının “bir ortak ideoloji yaratma çabalarının bir ürünü olarak” değerlendirmiştir.

Tarihçi Mim Kemal Öke (Tercüman, 25.01.1987), “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi” başlıklı gazete yazısında sentezi, “millî mutabakatımızın temel taşı” olarak tanımlamıştır. Bu mutabakatı hüzünde, sevinçte, zevkte, anlayışta, duyuşta, sezişte, hülasa tüm hayat telakkisinde sosyalin ortak buluşma noktası olarak değerlendirmek gerekmektedir.

Ünlü psikiyatr ve fikir adamı Ayhan Songar (Tercüman, 03.05.1987), “Şanlı Mazimiz, Aydınlık Geleceğimiz” başlıklı gazete yazısındaki “Türk insanı tarih boyu bütün dinlere, inançlara gösterdiği geniş anlayış ve hoşgörüyle laiklik prensibi içinde bu sentezi oluşturmuş ve bugünkü medeni seviyesine ulaşmıştır. İslâm-Türk sentezinden anladığımız sadece budur işte…” ifadesiyle sentezi hoşgörü ve medeniyet olarak tanımlamıştır. Songar’ın tanımından sentezin, bir değerler manzumesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu manzumenin özü insanı insan yapan değerler, insana duyulan sevgi ve hoşgörüdür. Peygamber Efendimizin (SAV), Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın sevgi yoludur. (Bilgili, 2014)

Başını sol görüşlü düşünürlerin çektiği bir gurup ise Türk İslam Sentezi’ne şiddetli karşı çıkıp, bu düşünceyi çağ dışı olarak ilan edip; “laik Cumhuriyetin çağdaşlaşma çabalarını engellemeye yönelik gerici bir akım” olarak ilan etmişleridir.

Sentezi en çok eleştirenlerden biri olan Vecihi Timuroğlu’na (1991, 7) göre de sentez, “Türk toplumunu çağdışına çıkarmaya yönelik politik öğretinin adıdır.” Ona göre, Atatürk’ün pozitivizm yoluyla ileri götürmek istediği laik Cumhuriyetin çağdaşlaşma çabalarını engellemeye yönelik gerici bir akımdır…

Senteze karşı olanların kanıtları genellikle tek düze fikir, söylem ve iddialardan ibarettir. Mesela; “Türk-İslâm Sentezi” adında derleme bir kitap yazan Güvenç ve arkadaşlarının (1991, 60) sentez hakkındaki en mühim tespitleri, Türk-İslâm senteziyle varılmak istenen hedefin, Türkiye Cumhuriyeti’ni bir “İslâm Devleti” haline getirmek olduğudur. Araştırmacı-gazeteci Uğur Mumcu’nun (Cumhuriyet, 09.01.1987) iddiası ise, Türk-İslâm Sentezi’nin bir ideoloji olduğu ve gençlerin Atatürkçülükten saptırılarak bu ideoloji ile yetiştirilmek istendiğinin planı olduğudur. Ali Sirmen (Güvenç v.d., 1991, 23) ise, Türkİslâm Sentezi ideolojisinin özgür ve bağımsız “yurttaş” olma bilincinin yerleşmesini önlemeyi, bunun yerine boyun eğen ve sinik “kul” bireyler yaratmayı amaçladığını iddia etmektedir. Hasan Cemal’in (Güvenç v.d., 1991, 20, 24) iddiası da, sentezin demokrasi ve laiklik karşıtı bir ideoloji olduğu ve 12 Eylül sonrasında devletin resmi ideolojisi haline geldiğidir. 1987’de Mülkiyeliler Birliği’nin düzenlediği “Din ve Siyaset” konulu panelde konuşan Murat Belge’nin iddiası, sentezle İslâm’ın ideolojik bir vasıta olarak kullanıldığıdır. Aynı panelde konuşan Hüseyin Hatemi’nin iddiası da, sentezin ABD emperyalizmi ile uyum sağlamak anlamına geldiği ve İslâmi terminoloji ile nifak veya şirk olduğudur. İlhan Tekeli ise, sentezin ciddi bir düşünce ve mantık temellerine dayanmadığı, asıl ulaşılmak istenilenin sentez değil, İslâm olduğudur (Güvenç v.d., 1991, 32-33).

Bütün bu tanımlarla birlikte, pedagojik açıdan sentez, yaratıcı, etkin, beyin gücünü işleyen ve geliştiren, şahsiyet ve farklılıkları, bilgi ve becerileri, istidat ve kabiliyetleri, gelişme ve ilerleme aracı yapan, millî ahlâkla şahsiyet bulma yolunda bir eğitim yöntemidir. Bunu Aydınlar Ocağı, “Türk Millî Eğitimi’nin hedefi, hür, mesuliyet idrakine sahip mesut olabilecek insan yapısını, yani örnek Müslüman Türk’ü inşa etmektir” (Millîyetçiler 4. Büyük Kurultayı Bildirisinden, 1988, 362-367) şeklinde formülize etmişti (Bilgili, 2014).

Yukarıdaki ifadelerde de görüleceği gibi, sentezin karşısında olanların değerlendirmeleri siyasi ve ideolojik çerçeveyle sınırlıdır. Sentez kuramcıları; kültürel, eğitim politikaları, dinî hayat, iktisat, çalışma hayatı, sağlık meseleleri, dış politika, gençlik sorunları, geleceğin devlet politikaları v.b konularda bir çerçeve oluşturmak noktasında başarılı olmalarına karşılık, sentez karşıtları bir fikir beyan edememiş, tartışamamış; Atatürk, laiklik, İslâm, ideoloji etrafında dönüp durmuşlardır (Bilgili, 2014).

Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip. Türklüğü bedeni, İslamiyet’i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur… Diyen Seyyit Ahmed Arvasi, “Türk-İslam Ülküsü” adlı eserinde, “Neden Türk-İslâm Ülküsü?” başlığı altında; Türk-İslâm Ülküsü’nü hakkında bilgiler vermiştir:

Neden Türk-İslam Ülküsü?

Neden, su veya bu ad altında toplanmayı değil de “Türk-İslam Ülküsü” ne bağlanmayı savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, “Emperyalizm”, Türk ve İslam dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile “vatan çocuklarını” din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır.

Bugün yeryüzünde iki sömürgeci “blok” vardır. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist emperyalizm” diğeri ise bütün fraksiyonu ile “kızıl emperyalizm”.  Birincisi “çok uluslu şirketlerin” paravanasında, “az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek” maskesi altında, ikincisi de “ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek” maskesi altında, “sınıfsal savaş” sloganı ile “iç savaşlar” çıkartmakta ve “dünya proleterlerinin dayanışması” adi altında işgalini gerçekleştirmektedir.

Gerçekten de yeryüzünde ezilen ve sömürülen bir de “üçüncü dünya” vardır. Bu dünya, daha çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, federasyonlara bölünmüş milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı bir buçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap veren diğer bir yani da, bu nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sömürülen Müslümanlar arasında Türk Milleti’nin çok önemli bir bolümü bulunmaktadır.

1970 Yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduruğunda tam bir sömürge hayati yasayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye’mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katidir.

Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslam ve Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginliklerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin uyanış diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma planlarını baltalamış ve bu ülkeleri, “ebedi sömürge” statüsüne mahkûm etmek için elinden geleni esirgememiştir.

Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını milli tarihlerine, milli ve mukaddes kültür değerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini “bir uygarlık ve ilerilik” unsuru biçiminde onların kafalarına ve vicdanlarına oturturlar. Böylece milli ve mukaddes değerlere bağlı milliyetçilerin karşısına, bu değerlere ters düsen “yabancılaşmış kadrolar” çıkarırlar. Bir ülkede, değerler “ikizleşince”, kadroların da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İste düşman, bu noktada aktivitesini arttırır. Ülkenin ve milletin “parsellenmesi” için beynelmilel güçleri harekete geçirir. Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya hazır kadrolara bolünmüşse, düşman rahatlıkla at oynatabilecek vasati bulmuş demektir.

Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ sanki bir insan, hem “dindar” hem “milliyetçi” hem “medeniyetçi” olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan “çatışan güçler” meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca planlar ki, tertiplerini anlamak için bazan olayların üzerinden elli veya yüz sene geçmesi gerekir. Mesela, Osmanlı Türk Devleti’nin parçalanması ve Orta-Doğu’nun sömürgeleştirilmesi için, dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din” ile “milliyetçilik” arasında zıddıyyet ve düşmanlık duyguları doğurmayı planlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar.

Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı “Les Francs-Maçons” kitabının 127. sayfasında okuduğumuza göre İslam dünyasında masonlar Cemaleddin-i Afgani ve Muhammed Abduh gibi “din politikacılarını” localarına kaydederek onların eliyle “Dini, milli yapılarına göre reforme ederek” alemşumul İslam dinini bozmak, öte yandan Müslüman Kardeşler(Freres Musulmans) hareketi ile de “İslam’da milliyetçilik yoktur”propagandası ile milletleri çökertmek ve bu suretle çok kahpece bir planla birbirine zıt “İslamcı” ve “milliyetçi” sun’i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir.

Emperyalizm, bizim dünyamızda bu “paradoks”tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı, birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

O halde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu her şeyden önce kendi yurdunda bozmak olmalıdır. Bu ülkede sun’i olarak birbirine düşman “güya Türkçü” ve “güya İslamcı” cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine yaraşır bir biçimde çıkmalıdır. Bunun için, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip. Türklüğü bedeni, İslamiyet’i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur. Din ve milliyet, zıt değerler değildir. Bu sebepten, “sentez”,tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre, yıllardan beri kullandığımız “Türk-İslam sentezi” yerine, “Türk-İslam Ülküsü” sözü daha uygun olur düşüncesi ile kitabımızın adını “TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ” olarak seçtik. Bunu ısrarla kullanacağız. (Arvasi, tarihsiz, c.1.s.8) demesine rağmen, Türk-İslam Sentezi tabiri dışlanmış değildir, hatta azımsanmayacak kadar sık kullanılmaktadır. Örneğin bizzat Arvasi’nin bu tabiri çok kullandığı görmekteyiz: “Türk-İslâm Medeniyeti, Türk Milleti, Türk Gençliği ve gerçek Türk aydınları için vazgeçilmez, mukaddes ve yüce bir terkibin (sentezin) adıdır.” (Arvasi, 1990b, s.264). “Türk-İslâm Medeniyeti, aziz Türk Milleti’nin mübarek bağrında yatan, muhteşem bir vakıadır. Hiç kimse, bu vakıayı inkâr ve ihmal edemez. Çünkü bizi biz yapan bu terkiptir. Şimdi, bazıları (içlerinde maalesef, Prof. ve Doç. etiketini kullanan cahillerin de bulunduğu bazıları), “Türk-İslâm Sentezi de ne demekmiş? Cumhuriyet ve demokrasi sentezinden başka yol mu olurmuş?” kabilinden “akademik” (!) sözleri sarf edebilmektedirler”(Arvasi, 1990b, s.263).. Dolayısıyla sentez kavramının Türklük ve İslam ilişkisini veya birlikteliğini ifade etmekte kullanılabileceği, bizzat Türk-İslam Sentezcilerince de genel olarak kabul edilmektedir. Tartışmanın önemli olmadığı da yine onlar tarafından bizzat ifade edilmektedir: “Kelimeler üzerinde fazla durmayınız. Onların ifade ettiği mânâlara ve yöneldiği hedeflere önem veriniz. Bütün mesele, cemiyetimizi, kendi orijinal yapısı içinde, İslâm’ın imân ve ahlâkı ile yoğurarak, yeniden tarihî misyonu içinde yüceltmektir. Buna ister ‘sentez’, ister ‘terkip’ ister ‘ülkü’ deyin ne fark eder?”(Arvasi, 1990, s.376)

Türk-İslam Sentezi ve Türk-İslam Sentezcileri, yüz yılı aşkın süredir Türk düşünce ve siyasi hayatında etkisini ve etkinliğini sürekli olarak göstermeye devam etmekte olup, Günümüzde yine devletin “beka” sorunuyla ilintili biçimde Türk-İslam Sentezi (Ülküsü), “Cumhur İttifakı” olarak hükümet politikalarını belirlemekte, devleti bizzat yönetmektedir (Kadıoğlu,  2020,s.815).

Adına ister Türk İslam Sentezi isterse Türk İslam Ülküsü diyelim, Yüce dinimiz İslam, milletleri imha etmek için değil ihya etmek için gönderilmiş bir dindir. İslam dini, Millet, Milî devlet ve milliyet düşüncelerini inkâr etmez. İslam bir insanı veya bir milleti Müslümanlaştırırken onun kültüründeki, örfündeki-töresindeki İslâm’a uymayan şeyleri temizler. Söz gelişi Müslüman olan bir insan veya millet domuz eti yiyor, sarhoşluk veren içki, şarap tüketmeyi alışkanlık haline getirmişlerse bu kötü huy ve alışkanlıkları yasaklar. Onun İslama uygun olan örf ve adetlerine, töresine ve kültürüne müdahalede bulunmaz.

Bir dinin bir milleti müslümanlaştırırken, o milletin kültür yapısından etkilendiği de sosyal bir vakıadır. Sözgelişi, İslam dini, Türk milletini Müslümanlaştırırken, Türk’ün İslam’dan önceki, askerlik, yiğitlik, Alplik, teşkilatçılık, disiplin, cömertlik, din adamlarına saygı, cihan hâkimiyeti düşüncesi, ata mezarlarına saygı gibi milli özelliklerini bünyesine katmıştır. Bir başka deyişle Türk’ün hayat tarzı, İslam dininin temel değerleri sayılan “Kitap, sünnet” gibi imani esaslar dışında kalan İslami yaşam biçimine gözle görülür bir şekilde etki etmiştir. Bu etkileşimlere örnek verecek olursak, Türk’ün disiplin ve askerlik anlayışı Namaz ibadetinin yerine getirilişinde, Yüce kitabımız Kur’an-ı kerim’e olan saygısında kendini çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir Türk’ün namazda el bağlayıp,  ayak aralarını dört parmak kadar ayırıp el bağlayıp Allah’ın huzurunda duruşuyla, bir Arab’ın namazdaki duruşu ve hareketleri arasında çok fark vardır. Arap, sağa, sola bakıp, eli ile orasını burasını kurcalayıp dururken, Türk, tıpkı askerlik anlayışındaki esas duruş şeklindeki gibi Allah’a teslim olmuş bir şekilde, kıpırdamadan, sağa sola bakınmadan durur ve askeri bir disiplin anlayışıyla namazını tamamlar. Yine Arap, uykusu gelince Mescid-i Haram’da veya Mescidi-i Nebevi’de Kur’an-ı kerimi başının altına yastık yapıp yatarken, Türk, mescidlere, camilere ve Kur’an-ı kerim’e büyük bir saygı gösterir. Kur’an-ı kerim’i göbek hizasının altında tutmaz, okuduktan sonra öpüp başına koyduktan sonra yerine koyar. Araplar, ata mezarlarına hiç önem vermez ve mezar ziyaretini ve geçmişlere okumayı şirk olarak kabul ederken, Türk, tıpkı İslam öncesi ata mezarlarına gösterdiği saygıyı, başta Peygamber Efendimizin ravzası olmak üzere, evliya mezar ve türbelerine gösterdiği saygıyla devam ettirmektedir.

Türk’ün Peygamber sevgisi hayatın her alanında kendisini göstermiştir. Türkler arasında en çok koyulan adlar arasında, Ahmed, Mehmed, Mahmud, Mustafa,  Fatma, Gül Fatma, İsmigül, Ayşegül, Emine-Âmine, Halime, Zeynep,  gibi adlar başı çeker. Türk, Yeni Çeri Ocağı’nın kaldırılışından sonra kurulan orduya Muhammed’in ordusu manasına gelen “Mansure-i Muhammediye”, askerine ise Sevimli Mehmed manasına gelen “Mehmetcik” adını vermiştir. Türk ordusu yerli ve yabancılarca “Asâkir-i İslam: İslam’ın Askerleri, “Cund-Allah: Allah’ın Ordusu” adıyla anılmıştır. Türk’ün Peygamberimizin adı anıldığında sağ elini ğöğsünün üstüne, kalbinin üzerine götürmesi ve salâvat getirmesi Peygamber sevgisine ve saygısına en güzel örnektir.  Yine Türk’ün Peygamber Efendimizin ravzasına olan saygısı dillere destandır.

Bu sevgi, 31 Mayıs 1916’dan başlayıp, 10 Ocak 1919’a kadar Medineyi İngilizlere karşı çekirge yiyerek müdafa eden, Medine Müdafiî Fahreddin Paşa’da ve ihtiyat mülazımı İdris Salih Bey’in Medine’den ayrılırken yazdığı şiirde kendisini bütün açıklığı ile gösterir:

“Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,

                Can verir, cânânı veremez Türkler.

                 Ebedi hadim’ül haremeyniniz,

Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler!” (Mülazım İdris Salih Bey) (Yasemin Kapusuz, tarihsiz, https://edebistan.com/deneme/olsek-de-ravza-ni-ruhumuz-bekler)

Yine bu Peygamber sevgisi, Nâbi’nin, Medineye doğru giderken, bir yolcunun, ayaklarını Peygamber Efendimizin ravzasının bulunduğu yöne doğru uzatmasını büyük bir saygısızlık sayarak yazdığı naatında kendisini gösterir:

“Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-ı Hudâ’dır bu

                Nazargâh-ı İlâhîdir Makâm-ı Mustafâ’dır bu (Nâbî)

(Sakın saygıyı elden bırakma¸ burası Allah’ın Habîbi’nin mahallesidir. Burası Hakk’ın tecellî ettiği yer ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in makamının bulunduğu mekândır.)

Kervandakilerden başka bir kimsenin bu şiirden haberi yoktur. Medine’ye yaklaştıkları sırada sabah namazı vaktidir ve minarelerin birinden Türkçe bir kaside okunmaktadır. Bu¸ Nâbî’nin yazdığı na’tın ta kendisidir. Kervan doğruca o camiye yönelir. Müezzin minareden inince Nâbî¸ müezzine: “Bu Türkçe kasideyi nereden öğrendin?” Diye sorar. Nâbî’nin kim olduğunu bilmeyen müezzin: “Bu gece rüyamda Peygamber Efendimiz bana: “Ümmetimden Nâbî adlı bir büyük şair vardır ki benim hakkımda bir kaside yazmış¸ onu bu gece minareden okumanı arzu ediyorum”buyurarak¸ bu beyitleri bana öğretti”der  (Tok, A. tarihsiz. Somuncu Baba Dergisi, 162.Sayı).

Peygamber Efendimizin doğum günü olan günün ,“Mevlid-i nebî” olarak kutlanması, yine mubarek gün ve gecelerde mevlid-i şerifler okunması, başta Yunus Emre’nin şiirleri olmak üzere, şairlerimizin şiirlerinde, kaside ve ilahilerimizde peygamber sevgisine genişçe yer verilmesi Türklerdeki peygamber sevgisine en güzel örneklerdir.

Türklerin ölü gecelerinde ve mübarek günlerde yemek yedirmeleri, yoksulları doyurmaları, Türk’ün tarihi misafirperverlik ve cömertlik anlayışının devamından ibarettir.

Eski Türklerdeki “İstiklal ve özgürlük anlayışı” Türklerin Müslüman oluşu ile birlikte kendisini tüm İslam dünyasında göstermiş, Selçuklu, Gazneli,  Osmanlı ve Timurlular dönemlerinde İslam coğrafyası altın çağını yaşamış, Haçlıların saldırı ve tasalludundan korunmuştur. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesinden sonra birçok İslam devleti egemenliklerini kaybederek, Batılıların işgali altına girmiş ve sömürgeleştirilmiştir.

Bu güzel hasletler Türklerin İslam dinine katmış olduğu değerlerdir. Bu değerler Suudi Arabistan’da yaşanmasa da Afrika coğrafyasından, Balkanlara, Pakistan ve Hindistan coğrafyasına kadar geniş bir coğrafyada halen bütün tazeliği ile yaşanmaktadır. Bütün bunlar Türk’ün güzel hasletlerinin İslam dini ile bir terkip oluşturup, Türk’ün İslâm ile İslâm dininin de Türk ile etle tırnak misali bütünleşmesidir.  Bu bakımdan Türk-İslam ülküsü mü olsun, Türk-İslam sentezi mi olsun şeklindeki düşüncelere takılmadan İslâm dinini bir hayat nizâmı olarak kabul edip, Sultan Alparslan’ın dediği gibi: “Biz Türkler, temiz Müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz. Allah bu yüzden hâlis Türkleri aziz kıldı” anlayışı ile İslâm’ı yaşamaya ve yaşatmaya devam etmek en güzeli olacaktır.

KAYNAKLAR:

Mim Kemal Öke (Tercüman, 25.01.1987), “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi”

Tok, A. tarihsiz. Somuncu Baba Dergisi, 162.Sayı

Yasemin Kapusuz, tarihsiz, https://edebistan.com/deneme/olsek-de-ravza-ni-ruhumuz-bekler

Arvasi, S.A.(1990), Hasbihal 3. İstanbul: Burak Yayınevi.

Arvasi, S.A. (1979). Türk-İslam ülküsü 1. İstanbul: Türk Kültür Yayını.

ARVASİ, S. Ahmet; Türk-İslâm Ülküsü, Ankara 1982, c.1.

Millîyetçiler 4. Büyük Kurultayı Bildirisinden, 1988

Bilgili, A.S. (2014) Eğitim Programlarımızda Türk-İslâm Sentezi Meselesi, Kafkas Üniversitesi, e – Kafkas Eğitim Araştırmaları Dergisi, 1 (1), Nisan 2014

Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet, 09.01.1987

Kafesoğlu, İ. (1985). Türk İslam Sentezi. İstanbul: Aydınlar Ocağı Yayınları.

Yeni Düşünce, 08.05.1987,

Çağlar, A ve Uluçakar, M, (2017). Günümüz Türkçülüğünün İslamla İmtihanı: Türk-İslam Sentezi ve Aydınlar Ocağı, Hacettepe Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları (HUTAD), sayı:26, S.119-139

Ayhan Songar, Tercüman, 03.05.1987, “Şanlı Mazimiz, Aydınlık Geleceğimiz”

Timuroğlu, Vecihi; Türk-İslâm Sentezi, Ankara 1991

İnalcık, H. (2002). “Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı”, Doğu Batı, sayı:5, (Kasım-Aralık-Ocak 1998-9), (Ankara 2002)

Hacıeminoğlu, N, (1977).  Millîyetçi Eğitim Sistemi, Ankara 1977.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/turk-islam-sentezinden-turk-islam-ulkusune.html/feed 0
Akkoyunlu Devleti Kuruluşu ve Otlukbeli Savaşı https://www.tarihigercekler.com/akkoyunlu-devleti-kurulusu-ve-otlukbeli-savasi.html https://www.tarihigercekler.com/akkoyunlu-devleti-kurulusu-ve-otlukbeli-savasi.html#respond Wed, 07 Jul 2021 23:36:31 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1698 AKKOYUNLU DEVLETİ

Türkler tarih boyunca birçok büyük devlet kurmuşlar ve dünyanın hemen her noktasında hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Özellikle İslamiyet’in kabulünden sonra cihat anlayışıyla hareket eden Türkler kurdukları devletlerle dünya hakimiyetini ele geçirmişler ve uzun müddet bu hakimiyeti elden bırakmamışlardır. 1299 yılında Asya kıtasının en batı noktasında bir cihan devleti olma yolunda Osmanlı Devleti tarih sahnesine çıkarken ondan yaklaşık yetmiş yıl sonra ise Anadolu’nun Doğu ve güney kısmında hakimiyet kurarak önemli bir güce ulaşacak Akkoyunlu devleti kurulmuştur. Aynı anda hüküm süren bu iki Türk devleti ilerleyen süreçte birbirlerine rakip olacaktır.

Kuruluşu

Akkoyunlu Türkmenlerinin özellikle Doğu Anadolu ve Azerbaycan bölgelerinde 1340 yılından itibaren bulundukları bilinmektedir. Henüz devlet düzeninde olmasa da bölgede önemli bir gücü temsil ettikleri belirtilmektedir. Liderleri Tur Ali Bey öncülüğünde Karadeniz, Suriye ve Irak bölgeleri başta olmak üzere Anadolu’nun farklı noktalarına akınlar düzenleyen Akkoyunlular Trabzon Rum İmparatorluğunu oldukça zor duruma sokmuş ve bu sebeple İmparator kızını Tur Ali Bey’in oğlu ile evlendirmek zorunda kalmıştır.

Akkoyunlu Devleti’nin asıl kuruluşu ise 1378 yılında Tur Ali Bey’in yerine geçen Kara Osman Bey tarafından gerçekleşmiştir. Bir müddet Memluk sultanına bağlı gibi görünen Kara Osman Bey Osmanlı ile Timur mücadelesinde Timur tarafını seçerek Malatya bölgesini ele geçirmiştir. Ayrıca Ankara Savaşı’nda da Timur’un yanında savaşan Türkmenlerden olan Kara Osman Bey’e mükafat olarak savaştan sonra Diyarbakır bölgesi verilmiş ve böylece Akkoyunlu Devleti’nin kuruluşu tamamlanmıştır.

Gelişmesi

Akkoyunlu Devleti’nin kurulduğu dönemlerde aynı bölgede faaliyet gösteren Karakoyunlu devleti Akkoyunluların gelişmesi önünde en büyük engel olmuştur. Ayrıca kara Osman Bey’in ölümünden sonra oğulları arasında başlayan iktidar kavgası da Akkoyunluların güçlenmesini geciktirmiştir. Ancak iktidar savaşını sona erdiren Uzun Hasan’ın Akkoyunlu tahtına geçmesi devleti hem içerde hem dışarıda güçlü hale getirmiştir. Önce iç karışıklıklara son veren uzun Hasan daha sonra ise Karakoyunlular ile yaptığı savaşta onları mağlup ederek güçlü Akkoyunlu Devleti’nin temellerini atmıştır. Diyarbakır, Suriye, Azerbaycan ve Tebriz’e kadar uzanan bir coğrafyada hakimiyet kuran Uzun Hasan artık dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı Devleti ile boy ölçüşebileceğini zannetmeye başlamıştır.

Otlukbeli Savaşı ve Devletin Zayıflaması

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kısa sürede yakaladığı başarı ve geniş bir coğrafyada kurduğu hakimiyet onları Osmanlı Devleti ile sınır komşusu yapmış ve artık Osmanlı topraklarına göz dikmeye başlamışlardır. Özellikle Osmanlıların amansız düşmanı Karamanoğulları ile kurdukları ittifak Osmanlı Devleti’nin dikkatini çekmiş ayrıca Osmanlı’nın dikkatini doğu tarafına çevirmesine yol açmıştır. Diğer taraftan Venedikliler ve diğer Avrupalı devletlerle de ittifak arayışına giren Uzun Hasan artık Osmanlıların bir numaralı hedefi haline gelmiştir.

1473 yılında Fatih Sultan Mehmet ile Uzun Hasan arasında yapılan Otlukbeli savaşı Akkoyunluların kesin yenilgisiyle neticelenmiştir. Bu savaştan sonra Uzun Hasan ölene kadar Osmanlı Devleti’nden uzak durmuş ve evlatlarına da Osmanlı ile uğraşmamalarını nasihat etmiştir.

Yıkılışı

Uzun Hasan’dan sonra yerine gelen hükümdarlar devletin kudretini devam ettiremediler. Zaten Otlukbeli Savaşı’nda büyük bir darbe yiyen Akkoyunlu devleti tekrar toparlanamadı. Uzun Hasan’ın ölümüyle birlikte devlet iç karışıklıklara ve taht kavgalarına sahne oldu. O bölgede ortaya çıkan Safeviler’in lideri Şah İsmail Akkoyunluları yaptıkları savaşta yenilgiye uğrattı ve tarih sahnesinden çekilmelerine sebep oldu. Akkoyunlular’ın hâkim olduğu topraklarda artık Safevi Devleti kurulmuştu. Böylece önemli bir Türk İslam devleti olan Akkoyunlular tarih sahnesindeki yerini almıştır.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/akkoyunlu-devleti-kurulusu-ve-otlukbeli-savasi.html/feed 0
Selçuklu’nun Kudretli Veziri: Nizamülmülk https://www.tarihigercekler.com/selcuklunun-kudretli-veziri-nizamulmulk.html https://www.tarihigercekler.com/selcuklunun-kudretli-veziri-nizamulmulk.html#respond Tue, 06 Jul 2021 15:29:01 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1694 Nizamülmülk

Hem Türk tarihinin hem de Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden olan Nizamülmülk 1018 yılında Orta Asya’da Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Gazneli’ler döneminde önemli bir alim olan Ali bin İshak’tır. Küçük yaşta annesini kaybeden Nizamülmülk babası tarafından yetiştirildi ve ilk eğitimini de babasından aldı. İlim öğrenme konusunda oldukça iştahlı olan Nizamülmülk Kuran-ı Kerim’i ezberledikten sonra dönemin ünlü alimlerinden hadis ve tefsir dersleri okudu. Devrin meşhur alimlerinin sohbet meclislerinde bulunup onlardan ilim tahsil eden Nizamülmülk özellikle hitabet sanatında önemli bir yetkinliğe ulaşmıştır.

Babası Ali bin İshak ile beraber Tus valisi Ebü’l Fazl’ın hizmetinde bulunan Nizamülmülk Dandanakan Savaşından sonra babasıyla birlikte Selçukluların hizmetine girmiştir. Sultan Alparslan’ın melikliği döneminde vezir Ahmed bin Şadan tarafından farklı görevlerde değerlendirilen Nizamülmülk vezirle ters düşmesi sonucunda Merv’de bulunan Çağrı Bey’in yanına gitmiş ve ondan büyük izzet ve ikram görmüştür. Onun tecrübesinden, ilminden ve siyasetinden oldukça faydalanan Nizamülmülk oğlu Alparslan’ın yetişmesinde de ondan oldukça faydalanmıştır. Daha sonra da onu oğlunun yanına verirken Alparslan’dan onu bir baba gibi kabul etmesini istemiştir.

Çağrı Bey’in vefat etmesi ve Tuğrul Bey’in Selçuklu yönetiminde tek başına kalmasıyla Nizamülmülk asıl meziyetlerini göstereceği Horasan taraflarını yönetmeye başlamıştır. Tuğrul Bey’in vefat etmesi sonrasında Sultan Alparslan ile kardeşi Süleyman arasındaki taht kavgasında Alparslan’ın yanında yer alan Nizamülmülk hem idari kabiliyeti hem de siyasi manevralarıyla Alparslan’ın dikkatini çekmiştir. Taht mücadelesinden zaferle ayrılan Alparslan kısa süre sonra vezir Kündüri’yi azleden Alparslan Nizamülmülk’ü vezir olarak tayin etti. Sultan Alparslan ile Malazgirt savaşı hariç bütün seferlere katılan Nizamülmülk sultandan sonra devletin bir numaralı ismi olmayı başardı.

Berzem kalesinin fethinden sonra Sultan Alparslan’ın suikasta uğrayıp hayata kaybetmesi ve Sultan Melikşah’ın tahta geçmesi döneminde de başrol oynayan Nizamülmülk bu dönemde de devletteki otoritesini korumaya devam etmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan Hasan Sabbah ve fedailerine verilen isim olarak Batınilik hareketine karşı ciddi bir mücadeleye girişmiştir. Devlet politikası haline gelen bu mücadele Hasan Sabbah’ın devleti temelinden sarsan faaliyetlerine karşı askeri harekatlar ve ilmi mücadeleler ile devam etmiştir.

Uzun süre devletin en üst kademesinde görev yapması ve otoritesinin sorgulanmayacak derecede sağlam olması başta Melikşah’ın eşi Terken Hatun ve ikinci vezir Tacülmülk olmak üzere birçok kişinin rahatsızlığına sebep olmuştur. Zamanla Sultan Melikşah’a Nizamülmülk ile ilgili olan şikayetler artmış ve onu sultanın gözünden düşürmek için planlı hareketler başlamıştır. Her defasında bu şikayetlerden galip ayrılan taraf olan Nizamülmülk yine de yıpranmaya başlamıştı. Özellikle Terken Hatun oğlu Mahmut’un veliaht tayin olması önündeki en büyük engel olarak Nizamülmülk’ü görüyor ve onu Sultan’ın gözünden düşürmek için türlü entrikalara başvuruyordu. Bunların en önemlisi onun evlatları ve ailesiyle devlet içinde devlet olduğu ve halkın bundan son derece rahatsız olduğu konusundaki söylentilerdi.

Bu söylentiler Melikşah’ın kulağına kadar gitmiş o da bundan etkilenerek Nizamülmülk’ü azletmekle tehdit etmiştir. Şimdiye kadar bütün ikaz ve tehditleri son derece soğukkanlı karşılayan Nizamülmülk bu defa sultana oldukça sert bir cevap vermiş ve kendisi olmazsa taç ve tahtının yok olacağı şeklinde cevap vermiştir. Buna rağmen Melikşah onu görevden almamıştır. Ancak sultanla vezir arasına onarılmayacak bir soğukluk girmiştir.

Sultan Melikşah bir müddet sonra yanında Nizamülmülk, Terken Hatun, Tacülmülk ve diğer devlet adamları olduğu halde İsfahan’dan Bağdat’a hareket etmiştir.  Nihavend yakınlarında konakladıkları sırada bir batıni fedaisi tarafından Nizamülmülk öldürülür. Bu olay üzerine türlü komplo teorileri ortaya atılsa da Melikşah’ın suikastla bir alakası olmadığı sonradan anlaşılmıştır.

Devlet adamlığının yanı sıra ilmi yönü ve askeri kabiliyetiyle de ön plana çıkan Nizamülmülk Selçuklunun en parlak döneminde devleti uzun yıllar idare etmiş değerli bir devlet adamıdır. Nizamiye medreselerinin kurulmasını sağlayarak Batınilerin tehlikeli fikirlerine karşı tedbir almıştır. Ordu üzerinde son derece etkili olarak Selçuklu ordusunun Orta çağın en kudretli olmasını sağlamış ve ayrıca yazmış olduğu “Siyasetname” isimli eseriyle devlet yönetimine dair tecrübelerini paylaştığı edebi değeri yüksek bir eser meydana getirmiştir.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/selcuklunun-kudretli-veziri-nizamulmulk.html/feed 0
Pontus Olayı Nedir Mücadele Döneminde Pontus Meselesi https://www.tarihigercekler.com/pontus-olayi-nedir-mucadele-doneminde-pontus-meselesi.html https://www.tarihigercekler.com/pontus-olayi-nedir-mucadele-doneminde-pontus-meselesi.html#respond Fri, 02 Jul 2021 10:58:25 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1691 PONTUS MESELESİ
Pontus meselesi 19. Yüzyıl itibarıyla Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ve Avrupalı devletlerin Osmanlı topraklarını parçalama planlarının bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Temeli Karadeniz bölgesinde bir Rum Pontus Devleti kurma düşüncesine dayanır. Bununla birlikte meselenin tarihi derinliği şu şekildedir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde azınlıkların devletten ayrılarak kendi devletlerini kurmaları Avrupalı büyük devletlerin de teşvik ettiği bir konudur. Bu çerçevede özellikle Karadeniz bölgesinde bu amacı gerçekleştirmek adına etkinlik gösteren Etnik-i Eterya cemiyetinin faaliyetleri sonucunda kurulan Pontus Rum cemiyeti bu meselenin ana aktörlerinden biri olmuştur. Özellikle Hristiyan azınlıkların Osmanlı yönetiminden ayrılmalarını ve kendi devletlerini kurmasını savunan cemiyet Karadeniz bölgesinde bu fikri yaymaya çalışarak bu doğrultuda gazete ve dergiler çıkarmaya başlamıştır. Buna göre cemiyetin temel amacı Samsun’u merkez alarak İnebolu’dan Batum’a kadar uzanan bölgede bir Rum Pontus Devlet’i kurmaktı.
Bu doğrultuda faaliyetlerine devam eden cemiyet devlet kurulmasını kolaylaştırmak adına bölgedeki Rum nüfusunun artırılmasına yönelik Kordos cemiyeti adında bir cemiyet daha kurar. Bu cemiyetin çalışmalarıyla Samsun bölgesine farklı bölgelerden Rum göçmenler getirilip yerleştirildi ve nüfus olarak Türkler ’den daha fazla olmak amaçlandı. Ayrıca bölgede yaşayan Rum ve Ermeniler ’in günlük hayatta Türkçe konuşmalarına engel olarak Yunanistan’dan getirdikleri papaz ve öğretmenlerle Rumlara Türkçeyi yasakladılar ve Rumca konuşmayı zorunlu hale getirdiler.

Birinci Dünya Savaşı Sırasında Pontus Meselesi
Osmanlı Devleti’nin savaşa girip seferberlik ilan etmesiyle Rumlar Karadeniz bölgesindeki Türklerin savaşa giderek bölgeden uzaklaşmaları yönünde faaliyette bulunmaya başladılar. Ayrıca bazı Rum çeteleri Türklere karşı eylemlerde bulunmaya başladılar. Ayrıca Rusya savaş sırasında Rumların da desteğini alarak Karadeniz bölgesinin bir kısmını işgal etti. Bütün bunların gerçekleşmesinde İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi önemli yardımlarda bulunmuştur.
1917 yılındaki Bolşevik ihtilaliyle Rusya’nın bölgeden çekilmesi Osmanlı Devleti’nin tekrar bölgeye hâkim olmasını sağladı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle barış görüşmelerinde Pontus Rumlarının durumu da görüşmelere dahil edilmiştir. Zira Yunanistan Karadeniz bölgesinde kurulacak bir Rum Pontus devletiyle birleşerek büyük Yunanistan hayalini gerçekleştirmek istiyor, İngiltere ise burada kurulacak bir Rum devletiyle Karadeniz ve Kafkasya bölgesini kontrol altında tutmanın hesaplarını yapıyordu. Bu çerçevede barış görüşmelerinde Karadeniz’deki Rumların can ve mal güvenliğinin tehlikede olduğuna dair Osmanlı Devleti’ne bir nota verdiler. Bu problemin halledilmemesi halinde Mondros Mütarekesine dayanarak Samsun ve çevresine asker çıkaracaklarını ifade etmişlerdir. Osmanlı Hükümeti ise durumu araştırmak üzere Mustafa Kemal Paşa’yı 9. Ordu müfettişi sıfatıyla bölgeyi araştırmak üzere görevlendirmiştir.
Millî Mücadele Döneminde Pontus Meselesi
Mustafa Kemal yapmış olduğu araştırmalar neticesinde düzenlediği raporunda Samsun ve çevresindeki asayiş bozukluğunun Rum çetelerden kaynaklandığını belirtmiş ve Türk halkının kendilerini bu çetelere karşı korumak adına silaha sarıldığını ifade etmiştir.
Millî Mücadele döneminde batı cephesinde Yunanlılarla mücadele edilirken Karadeniz tarafında Rum çetelerinin isyanlarıyla da uğraşılmak durumunda kalınmıştır. Rum çetelerinin bölücü ve yıkıcı faaliyetlerine karşı “Merkez Ordusu” adı altında bir askeri birlik kurulmuş ve Nurettin Paşa komutasında bu çetelere karşı mücadeleye başlanmıştır. Ancak çetelerin oldukça dağınık olması ve gayri nizami har usullerine göre çarpışmaları sonuç almayı geciktiriyordu. Büyük Millet Meclisinde görüşülen meseleyle Karadeniz bölgesinde yaşayan Rumlardan eli silah tutan 15 ve 50 yaş arasındakilerin sahil kesimlerinden iç kesimlere göç ettirilmesi kararlaştırıldı. Yakalanan çeteciler ise İstiklal mahkemelerinde yargılanarak gerekli cezalara çarptırıldılar.
Lozan antlaşmasından sonra Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan mübadele antlaşması sebebiyle Karadeniz bölgesinde yaşayan Rumların bir kısmı Yunanistan’a göç ettiler. Onların yerine ise Yunanistan’dan Türkiye’ye göçen Türkler yerleştirildiler.
Daha sonraki yıllarda Yunanistan’ın Pontus Soykırımı adı altında uluslararası arenada gündeme getirmeye çalıştığı konu çok da ciddiye alınmamıştır. Nitekim mübadele zamanında göç eden Rumların sayısına bakıldığında ve yapılan incelemelerde böyle bir soykırımın mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Ancak bu gibi iddiaları her zaman için propaganda konusu yapmayı amaç edinen Yunanistan 7 Mart 1994’te çıkardığı yasa ile 19 Mayıs gününü “Pontus Rumlarını Anma” günü ilan etmiştir.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/pontus-olayi-nedir-mucadele-doneminde-pontus-meselesi.html/feed 0
TÜRKİYE’NİN NATO İLE İLİŞKİLERİ VE ABD’NİN YENİ NATO ANLAYIŞI https://www.tarihigercekler.com/turkiyenin-nato-ile-iliskileri-ve-abdnin-yeni-nato-anlayisi.html https://www.tarihigercekler.com/turkiyenin-nato-ile-iliskileri-ve-abdnin-yeni-nato-anlayisi.html#respond Sun, 20 Jun 2021 19:18:54 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1688 İkinci Dünya Savaşının ardından, 1945-1949 döneminde Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri, SSCB’nin yayılmacı politikalarını ve yöntemlerini endişeyle izlemişlerdir. Çekoslovakya’daki 1948 darbesi ve 1948’de Berlin’in SSCB tarafında abluka altına alınması gibi gelişmeler, Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve İngiltere’nin, ortak bir savunma sistemi kurmak ve güvenliklerine yönelik ideolojik, siyasi ve askeri tehditlere direnecek şekilde aralarındaki bağları kuvvetlendirmek amacıyla bir antlaşma imzalamalarını tetiklemiştir. Mart 1948’de imzalanan Brüksel Antlaşmasıyla kurulan Batı Avrupa Savunma Örgütü, İkinci Dünya Savaşı ertesinde Batı Avrupa’nın güvenliğinin yeniden yapılandırılması yönündeki ilk adımı teşkil etmiştir. Bu aynı zamanda, Kuzey Atlantik Antlaşmasının 1949’da imzalanmasına uzanan sürecin de ilk adımı olmuştur.

Brüksel Antlaşması imzacıları, güvenlik garantilerine ve karşılıklı taahhütlere dayalı bir Kuzey Atlantik İttifakının ihdası amacıyla, ABD ve Kanada’yla müzakerelere başlamışlardır. Sürece Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç ve Portekiz de davet edilmişler ve neticede, NATO’yu kuran Kuzey Atlantik (Washington) Antlaşması 12 ülke tarafından 4 Nisan 1949’da imzalanmıştır. 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan, 1955’de Almanya ve 1982’de İspanya İttifaka üye olmuşlardır. NATO, Soğuk Savaşın sona ermesini müteakip dört genişleme dalgası yaşamıştır: 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, 2004’de Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Hırvatistan ve Arnavutluk, Haziran 2017’de ise Karadağ NATO’ya üye olmuşlardır. Kuzey Makedonya 2020 yılında 30. Müttefik olarak İttifaka katılmıştır.

NATO üyesi ülkeler şunlardır: ABD, Almanya, Arnavutluk, Belçika, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Fransa, Hollanda, Hırvatistan, İtalya, İzlanda, İspanya, Kanada, Karadağ, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Portekiz, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Yunanistan, Kuzey Makedonya. İlerleyen süreçte, NATO’nun Rusya’ya ve Çin’e karşı genişleme sürecinin devam etmesi ve NATO’ya Ukrayna, Gürcistan gibi devletlerin de dâhil olması beklenmektedir.

NATO anlaşmasının en önemli maddeleri şunlardır:

  1. Madde: Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.
  2. Madde: Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir. (https://www.mfa.gov.tr/data/nato-bilgi–notu.pdf)

Türkiye’nin NATO’ya Giriş Süreci ve NATO Üyeliği

Milli Mücadele sırasında Türkiye-Sovyet Rusya ilişkileri karşılıklı dostluk ve dayanışma ilkelerine dayanıyordu. Aslında dönemin tarihi şartları dikkate alınınca, her iki devlet açısından böyle davranmak zaruri bir ihtiyaçtı. Çünkü ortak düşman batı emperyalizmiydi.

Sovyet Rusya Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki hareketi maddî ve manevî açıdan desteklemiş ve bu desteğin bir sonucu olarak iki taraf arasında 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması imzalanmıştı. İlerleyen süreçte Anadolu’daki bağımsızlık hareketi kazanılmış ve batılı devletlerle Lozan Barış Antlaşması imzalanmış, bağımsız bir Türkiye’nin varlığı herkese tanıtılmıştı. Mustafa Kemal Paşa bundan sonra genç Türkiye’nin izleyeceği dış politikayı millî egemenlik, millî bütünlük, yurtta ve dünyada barış esasları üzerine inşa etmek niyetindeydi. 1923 sonrasında Türk – Sovyet ilişkileri Lozan’dan geriye kalan meselelerin çözümünde Batılı devletlerin Türkiye’ye karşı davranışlarının etkisi altında şekillenmiştir. Lozan’daki barış görüşmelerinde çözüme kavuşturulamayan en önemli mesele Musul’un geleceği ile ilgiliydi. Mesele ileride yine görüşme yoluyla halledilmek üzere ertelenmişti. 1924 yılı içinde Türkiye ile İngiltere arasında Musul’la ilgili birtakım görüşmeler yapıldıysa da, bir çözüm yolu bulunamadı. Lozan Antlaşması’nın ilgili hükmü ise çözümsüzlük durumunda meselenin Milletler Cemiyetine taşınmasını öngörüyordu. Türkiye tümüyle İngiltere kontrolündeki bu cemiyetten kendi lehine bir karar çıkmayacağı hususunda kısa süreli bir tereddüt yaşasa da, nihayetinde bu hükmü kabul etmek zorunda kaldı. Konu 1924 yılı Eylülü’nde Milletler Cemiyeti Konseyinde görüşülmeye başlandı. Konsey öncelikle bir Türkiye-Irak geçici sınırı belirledi ve ardından meseleyi ilgili devletlerin de katılacağı uluslararası bir komisyona havale etti. Söz konusu komisyon Musul bölgesinin İngiltere mandası altında Irak’ın bir parçası olarak kabul edilmesi hususunda bir karar aldı. Gelinen noktada mesele tümüyle İngiltere’nin istekleri doğrultusunda çözümlenmiş oluyordu. Dolayısıyla Türkiye doğal olarak bu kararı tanımadı. Bu arada 1924 yılında Mussolini liderliğindeki İtalya’nın Anadolu’yu kendi hayat alanı olarak nitelemesi karşısında Türkiye kendine denge unsuru olabilecek bir devlet arayışına girdi. İşte tüm bu gelişmeler Türkiye’yi Sovyet Rusya’ya itiyordu. Buna karşılık savaş sonrasında galip devletlerin Almanya’yı kendi yanlarına çekerek Sovyet Rusya’yı izole etme politikaları da, Sovyetleri Türkiye’ye yaklaştırıyordu. Sovyet Rusya 1917 yılından ve özellikle de1921-1922’den sonra etrafını çevreleyen kapitalist bloğu yıkmak için dış politikasında iki ana ilke belirlemişti. İlki kendi komşuları ile iyi ilişkiler tesis etmek, diğeri ise mümkün olduğu kadar Almanya’yı batı ülkelerinden uzak tutmaktı. Nitekim Sovyetler bu esaslar doğrultusunda öncelikle 1921 yılında komşularıyla dostluk ve barış antlaşmaları imzalamış ve iyi ilişkiler tesis etmişti. Ancak dış politikasının ikinci ana eksenini oluşturan Almanya’yı batılı devletlerden ayırmak politikasını uygulamada ise başarı gösterememiştir. Sovyetler Birliği ile batılı ülkeler arasındaki ticarî ilişkileri yeniden tesis etmek amacıyla toplanan 1922 Cenova Konferansı sırasında Sovyetler, Almanya ile gizli bir takım görüşmeler yapmış ve neticesinde 16 Nisan 1922’de Rapallo Antlaşması imzalamıştı. Ancak 1924 yılına gelindiğinde Avrupa’da siyasi dengeler değişmeye başlamıştı. Fransa ile Almanya arasındaki tarihsel düşmanlığa sebep olan Ruhr meselesi Fransa’nın istekleri doğrultusunda çözümlenmiş, dolayısıyla iki ülke arasındaki ilişkiler yumuşama eğilimine girmişti. İşte böyle bir ortamda, 1925 Şubatı’nda Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya arasında bir saldırmazlık anlaşması için görüşmeler başladı. Nihayetinde 16 Ekim 1925’te İsviçre’de Locarno’da, Locarno Antlaşması adını alan belgeler Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Belçika, Polonya ve Çekoslovakya arasında imzalandı. Bu belgelerden ilki Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasında imzalanmış olup, Almanya ile Fransa ve Almanya ile Belçika arasındaki sınırların kesinliği üzerineydi. Dolayısıyla bu antlaşma sayesinde Almanya ile diğer Avrupa ülkeleri arasındaki sınırlar garanti altına alınmış olurken, aynı zamanda Almanya tekrar Avrupa milletlerarası iş birliği sisteminin içine dâhil edildi. Tüm bu gelişmeler yukarıda da ifade edilen Sovyet dış politikasının ikinci önemli hedefini ters yüz ediyor, Almanya’yı Sovyetler Birliği’nden uzaklaştırıyordu. Bu durumda Sovyetler Locarno sistemi ile oluşan bu yeni gruplaşmayı kendine yöneltilmiş bir hareket olarak değerlendirdi. İşte tam bu noktada bir yanda Locarno sistemi, diğer yanda Milletler Cemiyetinin yanlı tutumu ile İtalyan tehdidi, Türkiye ile Sovyetler Birliği’ni yakınlaştırdı. Birbirinin benzeri koşulları içinde bulunan bu iki komşu ülke, Milletler Cemiyetinin Türkiye aleyhindeki Musul kararının ertesi günü, 17 Aralık 1925’te Paris’te “Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve Tarafsızlık (Saldırmazlık) Antlaşması’nı” imzaladılar.

Bu antlaşma Sovyet Dışişleri Bakan Yardımcısı Karahan’ın ziyareti sırasında, 17 Aralık 1929’da yenilenmiş ve yine muhtelif yenilemelerle 1945 Martı’nda Sovyetler Birliği tarafından feshedilinceye kadar yürürlükte kalmıştır. Netice itibarıyla 17Aralık 1925 tarihli bu antlaşma Musul meselesi nedeniyle yapılan dayatmaya ve İtalyan tehdidine karşı Türkiye’nin bir denge arama çabası olarak nitelenebilir. Bu yönüyle antlaşmayı Atatürk döneminde izlenen, “akıl ve barış temelinde ülkenin geleceği ve çıkarları açısından ittifaklara girmek” şeklinde formüle edilebilecek olan dış politika ilkesinin ilk örneği olarak da değerlendirmek mümkündür (Attar, (tarihsiz) Atatürk Ansiklopedisi, Türkiye Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması,).

Türkiye II. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalabilmek için savaş süresince kararlı bir politika izlemiştir. Savaşın sonlarında ise kurulacak olan Birleşmiş Milletlere (BM) üye olmayı istemiştir. Bu amaçla 1944 yılında yenilme aşamasında olan Mihver devletleri ile ilişkisini kesme yolunu seçmiş ve 23 Şubat 1945 tarihinde de Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan etmiştir. Böylece 24 Şubat 1945 tarihinde BM Beyannamesi’ni imzalayarak BM kurucu üyeleri arasında yer almıştır (Akkaya, 2012:2). Türkiye 1945 yılının Nisan ayında San Francisco Konferansı’na kurucu üye sıfatıyla katılarak ve BM antlaşmasını imzalayarak demokratik idealler için de söz vermiş oluyordu (Zürcher, 2010: 306). Bu doğrultuda 1946 yılında çok partili demokratik sisteme geçilmiştir.

            SSCB ’nin Türkiye’den Toprak ve Üs Talepleri ve Türk-ABD İlişkileri

SSCB, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yayılma politikası başlatmıştır. Bu politika ile Türkiye’yi de yayılma alanı içine alıyordu. Bu durum Türkiye için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Sovyetler Birliği (SSCB), Türkiye hakkındaki tehlikeli planlarına savaşın sonlarına doğru resmi nitelik kazandırmış ve (17 Aralık 1925’te imzalamış olduğu saldırmazlık anlaşmasının sona erdirerek) Türkiye’ye verdiği nota ile Türkiye’nin Doğu bölgesinden toprak ve boğazlardan üs istemiştir. Bu durumda Türkiye, egemenlik haklarını ihlal eden ve kabul edilemez şekildeki Sovyet talepleri ile karşı karşıya kalmış ve kendisini tek başına savunamayacağını düşündüğü SSCB’ye karşı Batılı devletlerden yardım arayışına başlamıştır (Ertem, 2009: 378). Türkiye, Sovyet tehlikesi karşısında önce İngiltere’den ardından Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) yardım arayışına girişmiştir. Bu doğrultuda da Truman Doktrinine ve Marshall Planına dâhil edilmiş ve yürüttüğü yoğun mücadele sonrasında NATO üyesi olmuştur (Erkmen, 2020, s. 1024-1049)

  1. Dünya Savaşı’nın bitmesine 7 hafta gibi kısa bir süre kala SSCB, tarafından 19 Mart 1945 tarihinde Türkiye’ye verilen notada 1925 Dostluk Antlaşması’nın artık uzatılmayacağı bildirilmiştir (Tellal, 2009:501). SSCB, notada antlaşmanın II. Dünya Savaşı sonunda oluşan yeni duruma uygunluğunun kalmadığını ve antlaşmanın üzerinde değişiklikler yapılması gerektiğini belirtmiştir (Ülman, 1961:51). Türkiye, İngiltere’den destek aramış, destek alamayınca SSCB ile kendine uygun bir anlaşmanın yapılması için zemin oluşturma arayışına girişmiş ve 4 Nisan 1945 tarihinde, 19 Mart 1945 tarihli Sovyet notasına verdiği cevabi notada, SSCB ile feshedilen anlaşmanın yerini alacak günün şartlarına uygun yeni bir antlaşmanın yapılmasını kabul edeceklerini bildirmişlerdir (Ertem, 2009:378). 7 Haziran 1945 tarihinde, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e iki ülke arasında yapılması düşünülen yeni anlaşma için Sovyet önerilerini bildirmiştir. Molotov, Türkiye’den Doğu Anadolu’daki toprakları içinde yer alan Kars ve Ardahan’ın ve Boğazlardan kara ve deniz üslerinin Sovyetlere verilmesini ve Montreux Sözleşmesi’nin kaldırılmasını ve bunun yerine Türkiye ile SSCB arasında yeni bir anlaşmanın yapılmasını istemiştir (Tellal, 2009: 502). Kabul edilemez Sovyet taleplerini Selim Sarper, Ankara’daki yetkililere sormadan doğrudan reddetmiştir. Türkiye ile SSCB arasında 18 Haziran 1945 tarihinde bir görüşme daha yapılsa da Sovyet talepleri değişmemiştir. Bu olumsuz gelişme ile Türkiye Sovyetlerin isteklerinden kolay kolay vazgeçmeyeceğini anlamıştır (Ertem, 2009: 379). Bu talepler 17 Temmuz – 2 Ağustos 1945 tarihinde düzenlenen Potsdam konferansında o dönem dünyanın üç büyük devleti diyebileceğimiz ABD, İngiltere ve SSCB arasında görüşülmüştür (Tellal, 2009: 502). SSCB’nin Boğazlarda üs talepleri ve Montreux sözleşmesinin değiştirilmesi konusunda taraflar tam bir karara varamamıştır. Bu nedenle Türkiye bu konferans sonucunda İngiltere ve ABD’nin desteğini elde edememiştir. ABD Başkanı Boğazları bir uluslararası suyolu statüsüne koymak gibi Moskova’dan farklı bir amaçla da olsa Sovyetlerle Montreux’yü değiştirme yönünde anlaşmış ve Moskova’nın Türkiye’den toprak talebinin iki ülkenin arasında bir konu olduğunu belirtmiştir (Sönmezoğlu, 2006: 34; Ertem, 2009: 380).

Öte yandan Moskova’nın 1946 yılından itibaren Türkiye’den isteklerini açıkça belirtmeye başlaması, Sovyetlerin girişimiyle İran’da yeni devletlerin kurulması ABD’nin Türkiye’ye Boğazlar konusunda tam destek verme yönündeki kararını pekiştirmiştir. Çünkü Potsdam Konferansı ardından ABD’nin Sovyetler ile çıkar ayrılığı iyice belirginleşmişti. ABD, Sovyetlerin yaptığı girişimleri adım adım Batı Avrupa’ya ilerlemek olarak görüyordu. ABD’ye göre İran’a müdahale eden ve Türkiye’yi tehdit eden Moskova, ABD’nin çıkarlarına dünyanın her yerinde zarar vermeye başlamıştı (Erhan, 2009: 523-524). Bu süreçte SSCB Balkanlar ve Doğu Avrupa’da da yayılmayı sürdürüyordu. ABD ise bu koşullar içinde Türkiye’yi kendi yanına alabilme çalışmalarını başlatmıştır. ABD, 5 Nisan 1946 yılında Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini Missouri ile İstanbul’a göndererek ve (Yüksel, 2013: 57) 7 Mayıs 1946 yılında yapılan bir anlaşmayla, Türkiye’nin ABD’den II. Dünya Savaşı sürecinde “Ödünç Verme ve Kiralama Yasası” vasıtasıyla aldığı borçların tamamını silerek Türkiye’nin yanında olduğunu göstermiştir (Erhan, 2009:525). SSCB’nin 8 Ağustos 1946 tarihinde Boğazlardan üs ve Doğu Anadolu’dan toprak talebini Türkiye’ye resmen bildirmesi üzerine (Balcıoğlu, 2005: 475) ABD Başkanı Truman 15 Ağustos 1946 tarihinde “Amerika’nın Sovyetlerin taleplerine karşı Türkiye’ye destek vereceğini” ilan etmiştir (Tüter 2015:163). SSCB 24 Eylül 1946 tarihinde Türkiye’ye son notasını göndermiştir (Ertem, 2013: 179).

ABD-Türkiye arasında yaşanan gelişmeler ABD’nin Sovyet tehlikesi karşısında Türkiye’yi yalnız bırakmayacağını göstermiştir. ABD’nin, Sovyet yayılması karşısında geleneksel içe dönük politikasından vazgeçerek dünyanın liderliğini üstlenme ve Sovyet yayılmacılığına karşı çevreleme politikası başlattığı görülmektedir. Türkiye, Sovyet tehditleri karşısında ABD’nin Türkiye’nin yanında yer almasından çok memnun kalmıştır.

ABD Başkanı Truman, kendi adıyla anılan doktrin ile Yunanistan ile Türkiye’ye verilmek üzere 400 milyon dolarlık askeri ve ekonomik yardım programını Amerikan Kongresi’ne 12 Mart 1947 tarihinde sunmuş ve Truman’ın teklifini kongre kabul etmiştir. Truman Doktrininin uygulamaya konulması hem Soğuk Savaş tarihi açısından hem de Türkiye-ABD ilişkileri açısından bir dönüm noktasıdır. Doktrin, “Amerika’nın, Türkiye’nin Batı’daki en önemli destekçisi olarak resmi anlamda doğuşunu” göstermektedir. Ancak ABD’nin Türkiye’yi Truman Doktrini kapsamına alması Türkiye’yi Sovyet tehdidine karşı koruma altına alırken aynı zamanda da ABD’nin Ortadoğu ve Yakın Doğu’ya yönelik kapsamlı stratejik çıkarlarını gerçekleştirmesinin başlangıcı olarak görülmektedir (Tüter 2015: 163). 4 Temmuz 1948’de Türkiye ile ABD arasında imzalanan Ekonomik İş birliği Antlaşması ile Marshall yardımlarının verilmesine başlanmıştır (Erhan, 2009: 141). Marshall Planı kapsamında Türkiye’ye 1949- 1951 yılları arasında yardım yapılmış ve 1951 yılına gelindiğinde Türkiye “Ortak Savunma Programı’na dâhil edilmiş ve böylece Türkiye’ye ABD yardımları “Ortak Savunma İdaresi” tarafından yapılmaya başlamıştır (Yüksel, 2013: 62- 63).

NATO’nun Kuruluş Süreci

1948 yılının şubat ayında gerçekleşen Çekoslovak darbesi (Prag darbesi) sonucu, SSCB, Balkanlar ile Doğu ve Orta Avrupa’da egemenliğini ve hâkimiyetini tamamlamış oluyordu. Bundan sonra sıra Batı Avrupa’ya gelebilirdi. Bu nedenle Çekoslovakya olayı Avrupa’da tepkilere neden olmuştur. Bu gelişme Batı Avrupa için bir alarm durumu idi diyebiliriz (Armaoğlu, 2010:541). Bu şartlar içinde İngiltere, Hollanda, Fransa, Belçika ve Lüksemburg’dan oluşan beş ülke 17 Mart 1948 tarihinde Brüksel’de bir araya gelerek bir antlaşma imzalamışlardır. Taraflar, Brüksel Antlaşması ile ekonomik ve kültürel ilişkilerini geliştirme, bir ortak savunma sistemi kurma kararına varmışlardır. Antlaşmanın 4. maddesinde, taraflardan biri Avrupa’da silahlı saldırıya uğradığı zaman diğer devletler ellerindeki askeri ve öteki tüm olanaklarla saldırıya uğrayana yardım edeceklerini bildiriyorlardı. 1948 yılı Eylül ayında bu anlaşma doğrultusunda “Batı Birliği Savunma Örgütü” kurulmuştur (Sander, 2001: 264). Ancak Avrupa’da oluşan ve Sovyet tehdidine karşı kurulan Batı Avrupa Birliği içinde ABD’nin olmayışı bu birliği SSCB karşısında bir denge unsuru olmaktan yoksun bırakıyordu. Bu koşullar içinde 1948 yılında yaşanacak gelişmeler ABD ile Batılıları daha geniş bir ittifak oluşturmaya zorlayacak ve NATO kurulacaktır (Armaoğlu, 2010: 542).

  1. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Doğu Avrupa ülkelerinin arka arkaya Sovyet etki alanına girmesi, Müttefikler arasında Japonya konusunda ortak bir anlayışın oluşamaması (Sander, 2001: 263), Prag Darbesi ve Berlin Bunalımı ile Vandenberg Kararı’nın alınması gibi gelişmeler Bürüksel Antlaşmasını imzalayan devletler ile ABD’nin bir ittifak içerisinde yer almasına giden süreci başlatmıştır (Doğan, 2005: 72). Monroe Doktrini ile yüzyılı aşkın bir süredir ABD, Avrupa ile ittifaklara girmemişti. Ancak arka arkaya gerçekleşen yukarıda belirtilen gelişmeler ciddi ve tehlikeli gelişmelerdi. SSCB, Berlin buhranıyla Batıya meydan okuyordu. “Batı Birliği Savunma Örgütü” Sovyet tehdidi karşısında yetersiz kalmaktaydı ve bu gelişmeler ABD’nin güvenliği için de tehlike oluşturuyordu. Bir ABD senatörü olan Arthur H. Vandenberg, ABD Dışişleri Bakanlığının bilgisi dâhilinde bir yasa tasarısı hazırlamıştır (Arda, 2018: 69). Nisan ayında Senatoya sunulan bu yasa tasarısında Vandenberg, ABD Cumhurbaşkanı’na “ABD’nin güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardımlaşmaya dayanan konularda bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara katılma yetkisinin verilmesini istiyordu.” 11 Haziran 1948 tarihinde, Vandenberg’in teklifi ABD Kongresi’nde görüşülerek kabul edilmiştir (Armaoğlu, 2010: 545). Böylece ABD’nin 1823 yılından başlayarak Monroe Doktrini doğrultusunda uyguladığı inziva politikasını terk etmesi ile Avrupalı devletlerle ittifak anlaşmaları yapmasının önü açılmış oluyordu.

Nihayetinde 4 Nisan 1949 tarihinde, Washington D.C.’de toplanan ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Danimarka, İzlanda, Lüksemburg, Kanada, Portekiz ve Norveçli yetkililer kurulan yeni dünyadaki güvenlik konusunda ve askeri tehlikelere karşı kısa adı NATO olan Kuzey Atlantik sözleşmesini (North Atlantic Treaty Organization) imzalamışlardır (Doğan, 2005: 73; Uçarol, 2006: 821). Antlaşmada, NATO’ya katılan ülkelerin, “milletlerin demokrasi ilkeleri ile kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtiliyordu. İçlerinden birine yapılmış bir saldırı hepsine yapılmış sayılacaktı” (Armaoğlu, 2010: 546). NATO’nun kurulması ile SSCB’nin Avrupa’da yayılma çalışmalarının durdurulduğu görülmektedir. Bu da gösteriyor ki, NATO’nun bir savunma sistemi olarak kurulmasıyla SSCB’nin tehditleri ve yayılma politikaları karşısında bir set oluşturulmuş ve caydırıcı bir güç meydana getirilmiştir (Uçarol, 2006: 821). (Erkmen, 2020, s. 1024-1049)

Türkiye’nin NATO Üyeliği Süreci

  1. Dünya Savaşı’nın bitişinde Türkiye, hem Boğazlar ile Doğu Anadolu’daki toprakları üzerindeki istekleriyle hem de bu istekleri gerçekleştirmeye kararlı görünmesiyle SSCB’nin yoğun baskısı ile karşı karşıya kalınca güvenlik endişesi duymuştur (Ülman, 1967: 148). Aslında o dönem hala yürürlükte olan 1939 yılında imzalanmış bulunan “Türk-İngiliz-Fransız” anlaşması vardı. Ancak Türkiye buna güvenemiyordu. Çünkü savaş sırasında Türkiye bu anlaşmanın açık yüklemlerine rağmen tarafsız kalmıştı. Fransa ve İngiltere bunu ileri sürerek Türkiye’nin yardımına gelmeyebilirdi. Öyle ki, yardıma gelmek isteseler bile o dönem ABD’nin desteği olmadan kendilerini savunacak durumları da yoktu. Bu nedenledir ki Türkiye, SSCB baskısı ve tehdidi karşısında ABD’nin yardımını aramak durumunda kalmıştır (Ülman, 1967: 148). ABD’nin 1947 yılında Truman Doktrini ilan edilinceye kadar Türkiye’nin yardımına gelmemesi nedeniyle Türkiye, Sovyet tehdidi karşısında tek başına mücadele etmiştir. 1947 yılında ABD’nin Türkiye’ye askeri yardım yaptığı süreçte Türkiye üzerinde oluşan ağır Sovyet baskısı azalmaya başlamıştı. Ancak söz konusu doktrin iki taraflı bir savunma anlaşması değildi. Bu nedenle, doktrin Türkiye’yi biraz rahatlatsa da güvenlik endişelerini gidermeyi sağlamıyordu (Ülman, 1967: 149). Türk yetkililer NATO’nun kuruluş aşamasından başlayarak Türkiye’nin NATO’ya alınması için çalışmalarını sürdürmüşlerdir ki, Türkiye’nin NATO’ya üye olması için Sovyet tehditlerinin yanı sıra başka sebepleri de mevcuttu.

Öncelikle, NATO’ya üye olmak, Türk devlet adamlarınca cumhuriyetin ilanıyla birlikte izlenmeye başlanan Batı’ya dönük yürütülen dış politikanın bir gereği olarak görülüyordu.1949 yılında “Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olan Türkiye NATO’ya üye olmanın kendisinin hakkı olduğunu düşünüyordu. Diğer yandan Türkiye’de, 1945 yılındaki SSCB’nin taleplerinin oluşturduğu olumsuz hava hissedilmeye devam ediyordu. ABD’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı doğrultusunda yaptığı yardımlar ABD ile yakın iş birliğini sağlamıştı ancak bu durum Sovyetlerin oluşturduğu tehlikeyi tam olarak gidermemişti. Ayrıca Türkiye savaş sürecinde izlediği savaş dışı kalma politikası sonucunda savaş sonrasında yalnız kalma korkusu içindeydi. Türkiye, Batı Avrupa, ABD ve yeni kurulan NATO gibi bir kuruluşun içinde yer alarak bu durumu ortadan kaldırmak istiyordu. Bunu başarırsa topraklarının savunulması sağlanacak ve ordusu modern bir yapıya kavuşacaktı (Erhan, 2009: 543-544; Oğuzlu, 2013: 2-3). Türkiye, ABD ile arasında oluşan ittifakı NATO’ya üye olarak kurumsal hale getirmek istiyordu (Yılmaz, 2012:1). Savaş sonrası çok partili demokratik sisteme geçmişti. Bunun sürdürülmesi isteniyordu. Demokrat Parti’nin (DP) liberal Batı geleneğini yerleştirme düşüncesi de vardı. Bunun Batı Bloğu içinde yer alınarak gerçekleşeceği düşünülüyordu (Erhan, 2009: 543-544; Ülman ve Sander, 1972: 6). Bu düşüncelerle NATO’ya üyelik için çalışmalar başlatılmıştır.

Türkiye’de CHP Dönemi NATO Üyeliği Konuşunda Gelişmeler

Batılı demokratik devletlerin muhtemel Sovyet saldırganlığına karşı Brüksel Anlaşması gibi savunma cephesi kurma girişimleri, Türk yetkililerin de bu antlaşmaya katılmak için girişimlerde bulunmasına neden olmuştur. İngiltere Dışişleri Bakanı ile 11 ayda üç kere görüşen Türk Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, bu konuda herhangi bir sonuç elde edememiştir (Balcıoğlu, 2005: 468). Batı Avrupa’da oluşan birliğe katılamayan Türkiye, bu oluşumun ABD ve Kanada’nın da katılımıyla etkin bir şekilde genişleyeceği haberini alınca kurulacak yeni oluşuma katılabilmek için NATO’nun kuruluşu aşamasında girişimlerini başlatmıştır. Dönemin Başbakanı Hasan Saka, Haziran 1948’de“Türkiye’nin ABD’nin müttefikten öte bir müttefiki olduğunu” söyleyerek iki ülke arasında kurulan iş birliğinin askeri bir ittifakla somutlaştırılmasını istemiştir (Erhan, 2009: 545; Arda, 2018: 72). 1949 yılının şubat ayında Avrupa Ekonomik İş birliği toplantısı yapılırken Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak Türkiye’nin NATO’ya girmesinin mümkün olmaması halinde İngiltere, Fransa, Türkiye ve Yunanistan’ın yer aldığı “Akdeniz Paktı’nın kurulmasını önermiştir (Erhan, 2009: 545). Türkiye, NATO’ya üye olabilmek için çalışmalarını yürütürken, İngiltere, Ortadoğu’daki ve Doğu Akdeniz’deki varlığını sürmek amacıyla oluşturmayı planladığı savunma paktına Türkiye’yi dâhil etmek istiyordu. Bu nedenle de Türkiye’nin NATO’ya katılmasına son zamana kadar karşı çıkmıştır (Molla, 2008: 12). 5 Mayıs 1949 yılında kurulan ve askeri bir niteliği olmayan Avrupa Konseyi’ne Türkiye’nin alınmaması Türkiye’de yeni tepkilere neden olmuştu. Bu tepkiler sonucu 8 Ağustos’ta Bakanlar Komitesi Türkiye’yi Konsey’e katılmaya davet etmiştir. Türkiye’nin Konseye katılması NATO’ya girme umutlarını artırmıştır (Balcıoğlu, 2005: 468). 1949 yılı aralık ayında Türkiye, NATO’ya katılma konusunda ABD’nin kesin olarak ne düşüncede olduğunu öğrenmek istemiş ancak bir durum değişikliği olmamıştır. Fakat 1950 yılı mart ayında ABD’nin Akdeniz Filosuna bağlı olan bazı gemilerin İzmir ve İstanbul limanlarını ziyaret etmeleri Türkiye’yi yeniden ümitlendirmiştir (Balcıoğlu, 2005: 469). Türkiye, Akdeniz ittifakının kurulması konusunda girişimlerini devam ettirmiştir. İtalya bu konuda Türkiye’yi desteklerken İngiltere Ortadoğu konusunda bir pakt kurma gibi farklı düşüncelere sahip olduğu için bu desteği vermiyordu. Türkiye, İngiltere’nin Ortadoğu konusunda planladığı pakta Mısır gibi Arap devletlerinin katılmayacağını biliyordu. Bu durumda Türkiye için tek seçenek vardı, o da NATO’ya üye olmaktı (Balcıoğlu, 2005: 469). Nihayet CHP iktidarının son günleri olan 11 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye, NATO’ya üyelik başvurusunda bulunmuş ancak İtalya dışında bu girişimi destekleyen olmadığı için başvuru bir sonuca bağlanmamıştır (Erhan, 2009: 545).

Demokrat Parti Dönemi ve Türkiye’nin NATO’ya Üye Oluşu

Türkiye’nin NATO üyeliği için girişimleri devam ederken 14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimle iktidar değişikliği gerçekleşmiş ve DP, iktidara gelmiştir (Erkman, 2018:1227). DP’nin ilk katıldığı 1946 genel seçim kampanyası sürecinde Celal Bayar’ın “Dış politikamız milletlerin hukuk eşitliğine, milletlerarası siyasi, iktisadi ve kültürel iş birliğine, kolektif güven esasına dayanmalıdır… milli varlığın ancak milli kuvvetle korunabileceği kanaatine bağlı kalmakla beraber milletler birliği gayesini hedef tutacak barışçı ve açık dış siyasetin memleket menfaatlerine uygun ve realist yol olduğuna inanıyorum…” sözleri DP’nin dış politikada Türkiye’ye katkı sağlayacağı düşünülen uluslararası ittifaklara katılma yönünde politikalar uygulayacağını göstermektedir (Vatan Gazetesi, 17. 07.1946; Şahingiray,1955: 29).CHP’nin dış politika uygulamalarını benimsediği görülen DP döneminde NATO’ya giriş konusundaki mücadeleye hız verilmiştir. DP, NATO’ya üyelik konusundaki isteğini, CHP’nin girişimlerinin yetersiz olduğunu vurgulayarak muhalefette iken de göstermişti.

  1. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın yenilgiye uğraması sonucunda SSCB ile ABD, Kore sorunu ile karşı karşıya gelmişlerdir. SSCB, İngiltere, ABD ve Çin bu sorun için toplanmışlardır. Ancak bu görüşmede bir anlaşmaya varılamamıştır. Bunun üzerine ABD sorunu BM’ye taşımıştır. BM aldığı kararla 27 Haziran 1950’de üye devletleri yardıma çağırmıştır (Cengiz, 2009: 48). Türkiye ise Kore’de yaşanan gelişmeleri Haziran 1950’de yakından izlemekteydi (Erhan, 2009:545). 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore kuvvetlerinin Güney Kore’ye saldırması ile ABD harekete geçmiştir. Türkiye’nin NATO’ya girmesi konusu Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile hız kazanmıştı. Kore Savaşı’nı DP, NATO’ya giriş için iyi bir fırsat olarak görmüştür. DP’ye göre Türkiye, Kore’ye asker gönderirse Türkiye’nin Batı’nın özgürlükçü fikirlerine bağlılığı kesin bir davranışla ortaya konacak ve ABD Kongresi bu karardan etkilenecektir. Böylece de Türkiye’nin NATO üyesi olması gerçekleşebilecektir (Bozkurt, 2018: 116). Bu düşüncelerle Bakanlar Kurulu hızlı bir şekilde 4500 kişi ile oluşturulan bir tugayı Kore’ye gönderme kararı almıştır. Kore’ye asker gönderme kararı Türkiye Büyük Milet Meclisi’nde (TBMM) görüşülmeden alınmıştı. Buna CHP ile Millet Partisi tepki göstermiştir. Bu tepkinin nedeni ise Kore’ye asker gönderme konusunda değil, bu karar alınırken muhalefet partilerinin fikrinin alınmaması ile ilgili idi. Bu tür konuların TBMM’de görüşülmesi Türkiye’de bir dış politika geleneği idi. Ancak DP’ye göre bu bir savaş kararı olmadığı için TBMM’de görüşülme gereği yoktu (Cengiz, 2009: 49). Türkiye ABD’nin ardından, BM’nin ülkeleri Kore’nin yardımına çağırması sonucu Kore’ye kara askeri gücü gönderme kararı alan ikinci ülkedir (Akkaya, 2012: 13). Nitekim asker gönderme kararının alınmasından bir hafta kadar bir süre sonra 1 Ağustos 1950 tarihinde, Türkiye NATO’ya üye olabilmek için ikinci başvurusunu yapmıştır. Ancak bu başvuru da NATO Bakanlar Konseyi’nin Eylül ayında yaptığı toplantıda reddedilmiştir (Erhan, 2009:545; Milliyet Gazetesi 23.08.1951).

İlk aşamada Kore’ye 4500 asker gönderen Türkiye 15 ülke içinde ABD’den sonra en çok asker gönderen ülke olmuştur. Kore’ye gönderilen asker sayısı ilerleyen dönemde 6000’i aşmıştır. Türk birliklerine, 18 Kasım 1950 tarihinde cephedeki ABD kolordusunun ihtiyatı olmak için Kunuri Bölgesine gitmesi emri verilmiştir (Yaman, 2005: 239). 26-30 Kasım tarihlerinde cereyan eden Kunuri muharebelerinde ağır kayıplar vererek Çin birliklerinin hücumunu Türk subayı kesmiş ve böylece 8. Amerikan Tugayını imhadan kurtarmıştır. Kore Savaşı 27 Temmuz 1953 yılında Panmunjan’da imzalanan barış antlaşması ile sona ermiştir (Bulut, 2018: 201). Kore’de Türk askerinin 721’i şehit olurken 672 asker yaralanarak yurda dönmüş ve 1475 yaralı asker Kore’de tedavi edilmiştir. 243 asker ise esir düşmüş ve 175 kişi de kaybolmuştur (Erhan, 2009: 546-547). Kore Savaşı’na katılan Türk tugayı muharebelerde büyük başarılar elde etmişti. Bunu, ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı, “Kore Savaşı’nda Türk askeri üstün vasfını gösterdi” şeklinde değerlendirmiştir (Karakaş, 2008: 362-363).

Türkiye, Kore’de NATO’ya girmek ve dünya barışına katkıda bulunmak uğruna 175 kayıp, 721 şehit vermiştir.  672 askerimiz de yaralanmıştır. Kore Savaşı’nda Türk birliklerinin sergilemiş olduğu üstün başarı ve Kuruni Muharebesi’nde kendilerini feda etmek pahasına ABD birliklerini imha edilmekten kurtarmaları başta ABD ve diğer NATO üyesi ülkeler tarafından memnuniyetle karşılanmış ve böylece NATO’nun kapıları Türkiye için aralanmıştır.

Türkiye’nin 1 Ağustos 1950 tarihinde, NATO’ya üye olabilmek için yaptığı ikinci başvurusu reddedilmişti. Türkiye’nin üyeliğinin NATO’yu olumsuz yönde etkileyeceğini düşünen ABD, NATO üyeliği yerine Türkiye’nin Yunanistan’ın da dâhil olduğu bir “Akdeniz Paktı” içinde yer almasını planlamıştır. Kurulması düşünülen pakt önceden İngiltere tarafından planlanan “Ortadoğu Komutanlığı” ile benzerlik gösteriyordu. NATO üyesi devletlerle, NATO ittifakı dışında ancak ona kendini yakın hisseden ülkeler arasında kurulacak paktla Doğu Akdeniz’in güvenliğini sağlamak amaçlanıyordu. Türkiye pakta hem sıcak bakmıyor hem de bunun kurulmasına ihtimal vermiyordu. Çünkü ilk olarak söz konusu dönemde İngiltere ile İngiltere’den bağımsızlığını almaya çalışan Mısır’ın aynı pakt içinde yer alması ihtimal dâhilinde değildi. İkinci neden o dönem Arap devletleri arasındaki anlaşmazlık vardı. Bu nedenlerle Mısır böyle bir oluşum içinde tek başına yer alamazdı (Arda, 2018:76; Milliyet Gazetesi, 01.10.1950). Türkiye, Akdeniz Paktı’nın kurulmasına olumsuz baksa da bu fikre tamamen arkasını dönmemişti. Bunu NATO’ya üye olabilmenin bir adımı olarak görüyordu. Bu nedenle ABD’nin o dönem Dışişleri Bakanı olan Dean Acheson’un 19 Eylül’de Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Feridun Cemal Erkin’e bir notayla verdiği Türkiye’nin Akdeniz savunma planlamasına katılmasıyla ilgili talebini 21 Ekim’de kabul ettiğini yolladığı cevabi notasında belirtmiştir (Arda, 2018: 76).

            ABD’nin Türkiye’ye Karşı Tutumunu Değiştirmesi ve Türkiye’nin NATO’ya Alınması

1951 yılına gelindiğinde ABD Hükümeti askeri stratejilerinde değişiklikler yapmaya başlamıştır. Özellikle Başkan Truman’ın isteği ile General Eisenhower’ın Atlantik Paktı Ordusu’nun başına tayin edilmesi sonrası yapılan değişiklikler hissedilmiştir. Bu değişim ile birlikte milli menfaatler ve değişen dünya koşulları nedeniyle ABD, Türkiye’nin NATO üyesi olmasına olumlu bakmaya başlamıştır (Balcı, 2017: 72). Nihayet ABD, müttefiklerine 15 Mayıs 1951 tarihinde Yunanistan ve Türkiye’nin NATO’ya dâhil edilmesini önermiştir (Erhan, 2009:548: Bilge Criss, 2012: 15). Bu kararın nedeni Türkiye’nin yürüttüğü ısrarlı girişimler değil, Dünya’da oluşan yeni koşulların ABD nezdinde yarattığı endişelerdir (Erhan, 2009: 548). SSCB’nin 1949 yılında atom bombasına sahip olduğunu duyurması ile SSCB ile ABD nükleer alanda eşit hale gelmiş oluyordu. Bu gelişme ile ABD sahip olduğu önemli bir avantajı kaybediyordu. Bu durum NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesi zorunluluğunu gündeme getirmiş ve olası bir Sovyet saldırısına karşı SSCB’nin, stratejik noktalarını imha etmek için Türk hava sahasının kullanılması ihtiyacı oluşmuştur (Balcı, 2017: 72). Ancak Türkiye NATO’ya alınmadan ABD’nin bu ihtiyacını karşılamayacağını belirtmiştir (Erhan, 2009:548). Diğer yandan 1950 Şubat’ında Moskova’da Çin ve SSCB arasında bir anlaşma imzalanmıştır. Böylece kapitalist dünyaya karşı komünist iki büyük ülkenin cephe aldığı görüntüsü oluşmuştur (Özçelik, 2003: 66). Kore Savaşı da ABD’yi SSCB karşısında tedbirler almaya iten konulardan biridir. Bu savaş, uluslararası alanda komünizm egemenliğinin bir kampanyası olduğunu göstererek atom bombası dengesinin oluşmasıyla bölge savaşlarının çıkması ihtimalini de ortaya koymuştur (Özçelik, 2003: 67). SSCB, Uzakdoğu’dakine benzer şekilde Avrupa’da da genişleme girişiminde bulunabilir ve ilk hedefi henüz NATO’ya üye olamamış Türkiye olabilirdi. Türkiye’nin işgal edilmesi ise Avrupa’nın güvenliğini tehlikeye düşürürdü (Erhan, 2009:549). Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya üyeliği konusunda ABD’nin ısrarlı olmasının başka bir nedeni de Yugoslavya’da yaşanan durumdu SSCB, Avrupa’ya bir saldırı kararı alırsa Yugoslavya’da tehdit altına giriyordu. Yugoslavya 1948’de Kominform’dan çıkartılmış ve SSCB’nin yoğun baskısı altındaydı (Özçelik, 2003: 67). Yugoslavya’nın SSCB tarafından işgalinin önlenebilmesi için NATO Başkomutanı Eisenhower’ın vurguladığı gibi NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesi gerekiyordu (Balcı, 2017: 74). Bununla birlikte ABD strateji uzmanları Avrupa’da bir savaş çıkarsa Urallardaki endüstri bölgeleri ile Kafkaslardaki petrol yataklarının bombalanması gerektiğini vurguluyorlardı (Ülman, 1968: 261). Bunun için Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya dâhil edilmesi gerekiyordu. Böylece ABD için Türkiye’nin önemi gittikçe artıyordu. Türkiye’nin Kore Savaşı’na ABD’den sonra en çok asker gönderen ülke olması ve bu savaşta Türk askerinin savaş kabiliyetini göstermiş olması ABD’li yöneticilerin yanı sıra diğer NATO üyelerinin birçoğunun da Türk askeri hakkındaki fikirlerinin yumuşamasını sağlamıştır. ABD kamuoyunun Türkiye konusundaki düşünceleri de önemli idi. Kore Savaşı’nda Türk birliklerinin sergilemiş olduğu üstün başarı ve Kuruni Muharebesi’nde kendilerini feda etmek pahasına ABD birliklerini imha edilmekten kurtarmaları, Amerikan kamuoyunda Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı yalnız bırakılmaması gerektiği yolunda bir görüş oluşmasına neden olmuştur (Erhan, 2009: 549). ABD’nin fikri bu şekilde dönüşmüş iken NATO’nun diğer üyeleri farklı düşüncelere sahipti.

Türkiye’nin NATO’ya üye olması konusunda Fransa, İtalya, Luxembourg ve Hollanda ABD ile ayni fikirde idi. İngiltere ise hala Türkiye’nin Orta Doğu’nun savunulmasında görevlendirilmesini istiyordu. Öte yandan NATO’nun İskandinavyalı üyeleri olan Norveç ve Danimarka antlaşmanın alanı genişletilirse kendi çıkarları dışında kalan Akdeniz bölgesinin korunması için savaşa girmek istemiyorlardı. Bu devletler ayrıca NATO’nun bir savunma ittifakı olmasının yanı sıra, siyasi, kültürel ve sosyal açıdan birbirine benzeyen ülkelerin bir araya gelmesiyle oluştuğunu savunarak Türkiye ve Yunanistan’ın bu özellikleri taşımadığı için pakta alınmasına karşı çıkıyorlardı (Erhan, 2009: 549-550). Bütün bu yaşananlara rağmen 15 Mayıs 1951 tarihinde ABD, NATO üyesi diğer devletlere birer mektup yazarak Türkiye ve Yunanistan’ın üyeliği ile ilgili tavsiyede bulunmuş ve bu tavsiyelerle üyeliğin önündeki engelleri kaldırmıştır (İlhan, 2015: 164).

16-20 Eylül 1951 tarihlerinde NATO Bakanlar Konseyi’nin Ottowa’da yaptığı toplantının sonunda Yunanistan ile Türkiye’nin NATO’ya üye olarak çağrılmalarına oy birliği ile karar verilmiştir (Cengiz, 2009: 53). Bununla birlikte özellikle İngiltere’yi ikna etmek kolay olmamıştır. Tartışılan konu ise Türkiye’nin üye olduktan sonra NATO’nun hangi komutanlık bünyesine alınacağıdır. İngiltere, Türkiye’yi kurulması düşünülen “Ortadoğu Komutanlığı” içine almak isterken Türkiye, ABD’li General Eisenhower komutasındaki “Avrupa Müttefik Komutanlığı” bünyesinde yer almak istemiştir (İlhan, 2015: 164). Türkiye’nin üyelik sürecini bu nedenin uzattığı anlaşılmaktadır. Yaşanan bu gelişmelere rağmen Türkiye’nin NATO’ya üyeliği üye ülkelerin meclislerinde görüşülerek kabul edilmiştir (Karacan, 1952: 1). Böylece Türkiye’ye NATO’ya katılması için davetiye gönderilmiştir (Erkmen, 2020, s.1035).

Türkiye’nin NATO Üyeliğinin TBMM’de Görüşülmesi ve Yürürlüğe Konması

Türkiye’nin NATO’ya katılımı 18 Şubat 1952 tarihinde TBMM’de görüşülüp kanunlaştırılmıştır. TBMM’de saat 15’te birinci oturum açılmış ve yapılan oylama ile Türkiye’nin NATO’ya üyeliği konusunun ilk gündem maddesi olarak görüşülmesi kabul edilmiştir.

Türkiye’nin NATO’ya üyeliği 18 Şubat 1952 tarihinde TBMM’de görüşülerek bir çekimser oya karşı 409 kabul oyuyla kabul edilmiştir. Oylamadan sonra Dışişleri Bakanı Köprülü ve Başbakan Adnan Menderes birer teşekkür konuşması yapmışlardır. Menderes konuşmasında çok heyecanlı olduğunu ifade etmiştir (TBMM Tutanak Dergisi, 9. Dönem, Cilt: 18, 41. Birleşim, 2. Toplantı 339). TBMM’de kabul edilen Kuzey Atlantik Antlaşmasına Türkiye Cumhuriyeti’nin katılmasına dair 5886 numaralı ve 18 Şubat 1952 tarihli kanun Resmî Gazete ’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir (TBMM Kanunlar Dergisi 34. Cilt, s. 173; Resmî Gazete, 19,11. 1952, Sayı: 8038). Böylece Türkiye resmen NATO üyesi olmuş ve oturumun sonunda Kore kahramanları için saygı duruşunda bulunulmuştur (TBMM Tutanak Dergisi, 9. Dönem, Cilt: 18, 41. Birleşim, 2. Toplantı 339). Oylamada çekimser oyu Seyhan Bağımsız Milletvekili olan Cezmi Türk kullanmıştır (Balcı, 2017: 79).

1952 yılı şubat ayında başlayan Türkiye’nim NATO üyeliği devam etmekte ve NATO için Türkiye’nin, Türkiye için de NATO’nun önemini koruduğu görülmektedir. Bununla birlikte bu üyeliğe yönelik olumsuz yönde yazılarda kaleme alınmaktadır. Bir araştırmada, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin NATO ile uzlaşmaz stratejiler benimseyen bir Türkiye yarattığı yönünde değerlendirmesi yapmıştır (Matisek ve Jayamaha, 2019: 1). Buna karşılık Türkiye’nin NATO’ya katılışının 68. yılına girildiği 18 Nisan 2020 tarihinde, NATO Parlamenterler Meclisi heyeti başkanı, “müttefikimiz Türkiye ile birlik ve dayanışma içinde çalışmaya devam edeceğiz,” derken, Türk Dışişleri bakanlığı yetkilileri de “…Türkiye, Avrupa Atlantik bölgesinde güvenlik ve istikrarı koruma konusunda NATO’nun rolüne büyük önem vermektedir…” değerlendirmesini yapmıştır (Daily Sabah, 18. 02. 2020). (Erkmen, 2020, s. 1024-1049)

Yukarıda adı geçen araştırmada ve ABD ve başta Yunanistan, Fransa gibi NATO üyesi ülkelerde AK Parti hakkındaki olumsuz düşüncelerin oluşmasında, AK Parti iktidarının, Türkiye’nin başta Doğu Akdeniz olmak üzere, Ege’de, Kıbrıs’ta, Libya’da, Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin hak ve menfaatlerini savunması etkili olmuştur. Bu eleştiriler elbette haksızdır, Türkiye NATO üyesi bir ülke olarak hem bölge barışına, hem dünya barışına olumlu katkılarda bulunmaya, hem de kendi hak ve menfaatlerini korumaya devam edecektir. Bizim başta ABD olmak üzere NATO ülkelerinden beklentimiz, Türkiye’ye düşmanca değil, müttefiklik duyuları içerisinde eşit ve adil davranmalarıdır.

                ABD’NİN YENİ NATO ANLAYIŞI

Üye ülkelerin güvenliğini sağlamak amacıyla Sovyet Rusya tehdidine karşı kurulmuş olan NATO’nun yeni dönemde, askeri bir ittifak olmadan öte siyasi ve ekonomik bir örgüt konumuna gelmesi beklenmektedir. Nitekim ABD’nin yeni başkanı Biden, Yeni NATO anlayışı üzerine yapmış olduğu açıklamalarda bu görüşlere yer vermiştir. 14 Haziran 2021’de Brüksel’de yapılan NATO Zirvesi ABD açısından yirminci yüzyılın yeniden tanzimi anlamını taşımaktadır. Bir önceki ABD başkanı Tıramp’ın Afganistan’daki Irak’taki ve dünyanın diğer muhtelif bölgelerindeki askeri varlığını ülkeye geri çekeceğini ve bütün imkânlarıyla Amerika’yı yeniden yükselişe geçireceğini açıklamasından sonra Con Baydın’ın seçilmesiyle yeni dış politika önceliğini 21. Yüzyılın Amerikan yüzyılı olabilmesi için dünyanın her tarafında varlık göstermek ve özellikle küresel rekabet içerisinde oldukları Rusya ve Çini yalnızlığa itmek ve siyasi, askeri ve ekonomik yönden bu ülkeleri geride bırakmak olarak belirlenmiş görünmektedir. Şu anda ABD’nin yıllık gayrisafi milli hâsılası 21 trilyon dolar Çin’in ise yıllık gayrisafi milli hâsılası 15,68 trilyon dolardır.

İngiltere merkezli Ekonomi ve İş Dünyası Araştırmaları Merkezi (CEBR), Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2028 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacağı öngörüsünde bulundu. CEBR’nin cumartesi günü yayınlanan yıllık raporunda, Çin’in koronavirüs salgını nedeniyle yaşanan ekonomik krizi ABD’ye oranla daha hızlı ve güçlü bir şekilde atlatacağı belirtildi. (26 Aralık 2020, https://p.dw.com/p/3nEVA)

Raporda, “Covid-19 pandemisi ve bunun ekonomik etkileri, söz konusu rekabette Çin’i daha avantajlı kılıyor” ifadesini kullanan uzmanlara göre, Pekin yönetiminin salgına karşı aldığı sert tedbirler ve Batı’nın ekonomik anlamda salgından çok daha fazla hasar alması sonucu, Çin’in ekonomisi bu dönemi güçlenerek atlatacak. Çin, geçen yıl ortaya koyduğu 14,4 trilyon dolarlık Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) ile, aynı dönemde 21,4 trilyon dolarlık GSYİH performansı ortaya koyan ABD’nin ardından, dünyanın en büyük ekonomik gücüne sahip ülkeleri sıralamasında şu anda ikinci sırada bulunuyor. Ancak CEBR’ye göre Çin ekonomisi 2021 ile 2025 yılları arasında her sene ortalama yüzde 5,7; 2026-2030 döneminde de her yıl yüzde 4,5 oranında büyüme kaydedecek.

Raporda ABD’nin ise 2021 yılında koronavirüs krizinin yaralarını saracağını ifade eden CEBR’ye göre, ABD ekonomisi 2022-2024 yılları arasında senede ortalama yüzde 1,9; 2025-2030 arasında ise yüzde 1,6’lık bir büyüme kaydedebilecek.

Japonya’nın bir süre daha dünyanın en büyük üçüncü ekonomik gücü olmaya devam edeceği öngörüsünde bulunan CEBR, 2030’ların başında Hindistan’ın Japonya’yı geçeceğini, Almanya’nın da dördüncülükten beşinciliğe gerileyeceğini öne sürüyor.  (26 Aralık 2020, https://p.dw.com/p/3nEVA)

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dışa Dayalı Büyüme Modeli

1978 yılında alınan ekonomik yapısal reform kararlan ile birlikte, merkezi planlı ekonomik modelden, piyasa ekonomisine dayalı bir modele kademeli geçiş yapan Çin Halk Cumhuriyeti yıllık ortalama %9,5 ekonomik büyüme oranı ile %4,9 olan dünya ortalamasının üzerinde bir performans göstermiştir. Gayri safı yurtiçi hâsıla rakamının yaklaşık %34’ünü oluşturan ihracat miktarı ile ülke, dışa dayalı bir büyüme modeli izlemektedir (Yalçın, 2007, s. 177).

Çin Halk Cumhuriyeti’nin dış ticaretinin gelişimi ekonomisinin kalkınması açısından önemli bir rol oynamıştır. Çok uluslu şirketlerin doğrudan yatırımlar ile üretime geçmeleri ithalat ve ihracatı artırarak, Gayri Safi Yurtiçi Hâsılasının önemli bir bölümünü oluşturmuştur (Yalçın, 2007, s. 178).

1949-1978 sürecinde, ekonomi alanındaki kararlar, devlete bağlı kuruluşlar tarafından, planlı bir sistem çerçevesinde verilmekteydi. Bu dönemde planlı bir ekonomik İstikrarın sağlanması amaçlanmış olmasına rağmen Çin ekonomisi önemli büyüme ve gelişme gösterememiştir. 1960¬1978 dönemi yıllık büyüme oranı ortalama %5,3 olarak gerçekleşmiştir. 1979 yılında dış ticaret ile ilgili reformlara gidilerek ihracatın artırılarak döviz girişlerinin sağlanması hedeflenmiştir. 1979 yılından itibaren ekonomi de ortalama yıllık %9,4 oranında bir büyüme kaydedilmiştir. Çin Güney Asya Krizi’nin neden olduğu küresel mali krize rağmen, o dönemde %7,8 oranında bir büyüme, 11 Eylül 2001 yılında dünya ekonomilerinde kaydedilen olumsuz gelişmelere rağmen %7,3 oranında büyümeyi başarmıştır (Yalçın, 2007, s.178).

Doğrudan Yabancı Yatırımlar

Emeğe dayalı işgücü maliyetlerinin ucuz olması ve devlet teşvikli özel ekonomik alanlar (special economic zones), yabancı yatırımcıların Çin’den ihracat yapmak üzere üretim için ülkeye gelmelerine neden olmuştur. Gelen yabancı yatırımlar taşımacılık ve lojistik kolaylığı nedeni ile doğu kıyı bölgelerinde toplanmıştır. Ülkenin batı ve merkez bölgelerinin de yabancı yatırımlar için cazip hale gelmesi için devlet teşvikler sunmaktadır (Yalçın, 2007, s. 186).

Çin’de Yapılan Yatırımların Yüzde 84 Ünü Yabancı Yatırımcılara Tarafından Yapılmaktadır.2005 yılında, yatırım miktarına göre Çin’de düzenli yatırım yapan ülkeler Hong Kong, İngiliz Virgin Adaları, Japonya, Kore, ABD, Singapur, Tayvan ve Almanya’dır. Bu ülkelerin yatırımları, gerçekleşen toplam yatırım miktarının %84,37’sini oluşturmaktadır (Yalçın, 2007, s. 187).

Dışa Dayalı Büyüme Modelinin Sürdürülebilirliği

Dışa dayalı büyüme modeli, 1994 yılından itibaren başarı ile uygulanmıştır. Bununla birlikte uzun vadede sürdürülebilirliği konusunda şüpheler vardır.

Çin küresel imalat merkezi durumuna gelmiştir. İhracatının büyük bölümünü gerçekleştirdiği ABD pazarına güvenmektedir ve ihracatı ile ülkenin dış ticaret açığına katkıda bulunmaktadır. Bu durum mali kırılganlık yaratmakta ve ABD imalat sektörünün ayağını kaydırmaktadır. Bu gelişmeler, ABD ekonomisinin büyümesinde resessiyona (negatif büyümesine) neden olarak, Çini’de etkisi altına alacak bir küresel durgunluğu başlatabilir. Böyle bir durum, ihracat ve ülkeye giren doğrudan yabancı yatırım miktarlarım olumsuz etkileyecektir (Yalçın, 2007, s. 188).

Burada unutulmaması gereken bir husus Çin’in nüfusu 1 milyar 400 milyon, ABD’nin ise 350 milyon civarındadır dolayısıyla Çin’de fert başına düşen milli gelir çok düşük rakamlara tekabül etmektedir ve insanlar aylık 100-150 dolar civarındaki bir ücretle hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.

ABD’de ise sokaklarda sabahlayan evsizlerin sayısı milyonlarla ifade edilmekle beraber kişi başına düşen gayrisafi milli hâsıla yıllık 60 bin doların üzerindendir, Çin’de ise 10 bin dolar civarındadır. Dolayısıyla ABD bir refah toplumu, Çin ise komünist parti diktatörlüğü altında insanların bütün hareketlerinin kameralarla takip edildiği “dijital devlet” durumundadır. İşin garip tarafı Çin’deki bu devasa teknoloji şirketlerinin büyük çoğunluğu ABD ve diğer batılı ülkelerin sermayeleri ile kurulmuştur. Bir önceki Başkan Trump ABD’li şirketlere Çin’deki sermayelerini ABD’ye taşımaları çağrısında bulunmuş ama küresel sermayenin dini, milliyeti, rejimi olmadığı için bu çağrıya pek itibar edilmemiştir. ABD’nin 2020 yılı savunma bütçesi 740 milyar dolar civarındadır, Çin’in ise 2020 yılı savunma bütçesi 210 milyar dolar civarındadır. Çin ABD’nin bu ezici askeri üstünlüğü karşısında askeri yönden başa çıkamayacağını gördüğü için ticaret savaşlarıyla rakibini alt etmeye çalışmaktadır. Bunun için de bir yandan deniz ticaret filosunu geliştirip Hint Okyanusunda ve muhtelif Afrika ülkelerinden limanları, stratejik öneme haiz köprülerin ve yolların işletmesini satın almaktadır… Çin’in 150’yi aşkın ülkeden 1,5 trilyon dolar alacağı vardır, 2000 ile 2017 arasında Afrika ülkelerine yaklaşık 143 milyar dolar borç vermiş ve 2020 yılında ortaya çıkan salgın hastalık neticesinde zor duruma düşen bu ülkelerin borçlarının büyük bir kısmını faizleriyle beraber silmiştir.

Bu şartlar altında ticaret savaşlarında Çin’le baş edemeyeceğini gören ABD yönetimi, bir askeri anlaşma olan NATO’yu aynı zamanda bir siyasi teşkilata dönüştürüp Rusya ve Çin’e karşı siyasi ve ticari rekabette yanında görmek istemektedir. Bu maksatla da Con Baydın NATO zirvesine gelmeden önce İngiltere kraliçesi ve Başbakan Boris Cansın ile görüştü, dünyayı yeniden tanzim etme politikasında önce İngiltere ve AB üyesi ülkelerle anlaşmalar yapmaya çalışmaktadır (Barutçu, 14.06.2021, https://www.ulkucudunya.com)

NATO anlaşmasının 4. Ve 5. Maddelerinde de görüldüğü gibi, NATO’nun kuruluş amacı, üye ülkelerin siyasi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü korumak ve güvenliklerini sağlamaktır. NATO üyesi devletlerarasında NATO anlaşmasına göre herhangi bir farklılık olmayıp, hepsi eşit haklara sahiptir. Alınan kararlar oy birliği ile alınmakta olup, Birleşmiş Milletler Daimî Teşkilatında olduğu gibi birkaç devlete ait veto hakkı yoktur. Üyelerin tamamı veto hakkına sahiptir.

Türkiye, NATO misyonlarına en çok destek olan ilk beş ülke arasında olup, ortak bütçeye en fazla katkı sağlayan ilk sekiz ülkeden de birisidir.

Her ne kadar ABD, NATO’nun en büyük ordusuna sahip olsa da NATO, ABD’nin emrinde ve kontrolünde bir askeri ittifak değildir. Unutmayalım ki NATO’da ABD’den sonra en büyük ordu Türk Ordusudur. Silahlı güç açısından olmasa da savaş yeteneği, kahramanlık ve tecrübe bakımından Türk Ordusu dünyanın en güçlü ordusudur.  Türkiye ve Türk Ordusu olmadan NATO bir hiçtir. Bu gerçeği başta ABD olmak üzere tüm NATO üyesi ülkeler iyi bilmelidir.

ABD ve Batılı ülkeler, NATO’yu siyasi ve ekonomik bir örgüt haline getirmeden önce, başta ABD olmak üzere kendi ülkelerinden Çin’e sermaye akımının önüne geçmelidirler. Unutmayalım ki Çin, yabancı sermaye ile büyümektedir ve bu sermayenin büyük çoğunluğu başta ABD’li iler olmak üzere Batılı iş adamlarının sermayesidir. Yani, ABD’nin kendine rakip gördüğü Çin, ABD’li ve Batılı sermayedarlar tarafından büyütülüp beslenmektedir.

NATO’NUN KARADENİZ POLİTİKASI VE RUSYA

Çar Deli Petro zamanından beri sıcak denizlere inme ülküsü peşinde koşan Rusya, Ortadoğu’da, Ak Deniz’de, Basra Körfezi’nde varlığını sürdürme mücadelesi verirken 1991 yılında Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)’nün Karadeniz’deki varlığı ile aniden karşı karşıya kaldı.

Soğuk Savaş’ın henüz ilk yıllarında Karadeniz’e kıyısı bulunan Türkiye gibi stratejik bir aktörü bünyesine katan NATO, savaş sonrası dönemin yeni koşulları altında Karadeniz’e kıyısı bulunan birçok eski Doğu bloğu ülkesini, “ortak tehdide” karşı bünyesine katarak bölgede kendisine geniş bir alan açtı. NATO açısından olumlu görülebilecek bu durum, en son Karadeniz’e kıyısı bulunan iki Avrupa ülkesi Bulgaristan ve Romanya’nın 2004’teki üyeliğine kadar devam etti.

Eski Doğu bloğu ülkelerinin NATO’ya peşi sıra üyelikleri, Rusya’nın Sovyet sonrası döneme adaptasyon sürecine denk geldiği için, Moskova tarafından ciddi bir tepkiyle karşılanmadı. Ancak kısa zamanda toparlanan Rusya, bir nevi “arka bahçe” olarak gördüğü Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO veya Avrupa Birliği (AB) şemsiyesi altında Batı ile bütünleşmesine kayıtsız kalmadı. Rusya bu ülkelerin NATO’ya veya AB’ye dâhil olmasına yönelik oluşan gündemi tersine çevirmek için beklenenin aksine çok daha sert tepki gösterdi ve farklı dönemlerde iki ülkeye askeri müdahalelerde bulundu. Bu müdahalelere NATO’dan yeterince güçlü bir cevap gelmemesi ise Moskova’nın sert tavrını devam ettirmesine ve bölgedeki gücünü tahkim etmesine imkân sağladı (Boyraz ve Yeşiltaş, 2021, s.56).

Üç NATO üyesi Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve NATO ile işbirliği içerisinde olan Gürcistan, Ukrayna ve Rusya tarafından çevrelenmiş bir iç deniz konumunda olan Karadeniz, Hazar Havzası ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarını Avrupa’ya bağlayan geçiş güzergâhında bulunması bakımından, NATO için de stratejik bir öneme sahiptir. Karadeniz’in bu stratejik önemi, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’ya düzenlemiş olduğu askeri müdahalelerden sonra NATO açısından daha da artmıştır.

NATO bu doğrultuda Soğuk Savaş’ın hemen ardından 1991’de geliştirdiği yeni stratejik konseptle, bölgedeki etki alanını güçlendirmek için Kafkaslara kadar genişlemeyi gündemine aldı. Burada önemli bir ara tespit olarak ifade edilmelidir ki NATO’nun Karadeniz’e yönelik ilgisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Karadeniz’e yönelik ilgisinden ayrı düşünülemez. Zira ABD, bu bölgedeki Rus tehdidin farkında olduğu için Moskova ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. Bunun yerine daha geniş bir perspektifle NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında hareket ederek, olası riskleri en aza indiriyor.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye kıyıları dışında tamamen Sovyetlerin kontrolünde bulunan Karadeniz’de siyasi dengeler uzun süre bozulmadan muhafaza edildi. Ancak Sovyetlerin dağılmasının hemen ardından bölgede oluşan güç boşluğu, NATO’ya ve tabii olarak NATO’nun ardındaki en önemli güçlerden ABD’ye, Karadeniz’e müdahil olma yolunda önemli bir fırsat sundu. Daha sonra yukarıda da ifade edildiği üzere eski Doğu bloğu ülkelerinin NATO’ya katılmasını, Rusya uzun süre sadece izlemekle yetindi. Bu bağlamda NATO, 1999’daki ve 2004’teki kritik doğu genişlemesiyle Rusya’yı çevrelemeye ve bölgede güçlenmeye devam etti. Bu genişleme faaliyetlerine, Rusya’nın güçlü bir karşılık göstermemesi ise NATO’yu yeni adımlar atma hususunda daha da cesaretlendirdi.

NATO’nun Pasif Tutumu

Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerden Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyelikleriyle, bölgedeki hâkimiyet alanı kısmen zayıflayan Moskova yönetimi, 2000’lerin ikinci yarısı itibariyle gelişmelere yönelik tavrını tamamen değiştirdi. Bu doğrultuda Putin yönetimi, dengeleri Rusya’nın lehine çevirmek ve Karadeniz’in tamamen bir “NATO GÖLÜ” haline gelmesini engellemek için önce 2008’de Gürcistan’a askeri müdahalede bulundu. Buna paralel olarak da Gürcistan’da Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıyarak Tiflis yönetimini iyice köşeye sıkıştırdı. Moskova yönetimi masadaki ve sahadaki bu sert hamleleriyle, Gürcistan’ın olası NATO üyeliğini engellediği gibi, NATO’ya karşı Karadeniz’deki ilk kırmızı çizgisini de ortaya koymuş oldu. Bu da doğal olarak NATO’nun Gürcistan nezdinde siyasi açıdan itibar ve güven kaybı yaşamasına yol açtı.

Karadeniz’den bir ülkenin daha NATO’ya dahil olmasına müsamaha göstermeyeceğini Gürcistan müdahalesi ile net şekilde ortaya koyan Rusya karşısında, NATO’nun inisiyatif almaması yeni bir müdahaleye sebebiyet verdi. NATO’nun bölgede genişleme politikasına devam etmesi ve bu doğrultuda Ukrayna’nın AB adaylığını desteklemesi, Rusya için yeni ve daha büyük bir sorun olarak algılandı. Burada Ukrayna’nın olası NATO ve AB üyeliği, Rusya’nın Batıdan daha fazla çevrelenmesi anlamına geleceği için Moskova’nın bu meseleyi öncelikle siyasi olarak algıladığı söylenebilir. Bunun yanında Ukrayna’nın Rus tarihindeki önemini ve Rusya’dan Avrupa’ya ihraç edilen gazın yaklaşık yüzde 65’inin Ukrayna topraklarından geçtiğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Dolayısıyla NATO’nun Ukrayna özelinde Karadeniz’e yönelik siyasi önceliklerine karşın, Rusya’nın bölgedeki tarihsel bağlarıyla ve ekonomi-politik kaygılarla hareket ettiği söylenebilir.

NATO’nun Beyin Ölümü Mü Gerçekleşti?

Bu şartlar altında NATO’nun yanı sıra AB’nin de bölgedeki genişleme girişimlerini uzun süre dikkatle takip eden Rusya, gözler Ukrayna’ya çevrildiğinde de yine sert bir yaklaşım sergiledi ve askeri müdahalede bulundu. Moskova yönetimi bu doğrultuda daha önce Gürcistan’da yaptığı gibi bu sefer Ukrayna üzerinden NATO ve AB özelinde Batı’ya sert bir mesaj vermek ve bölgedeki dengeleri kendi lehine çevirmek için 2014’te Kırım’ı önce işgal, sonra ilhak etti. Tıpkı Gürcistan meselesinde olduğu gibi NATO bu gelişmeye de ciddi bir tepki veremedi ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını kabul etmediğini dile getirmekle yetindi. Bu da tabii olarak bir yandan NATO’nun siyasi açıdan tekrar itibar ve güven kaybı yaşamasına, diğer yandan üye ülkeler için de geçerli olmak üzere her geçen gün artan “NATO şüpheciliğine” sebep oldu. Burada farklı bir konuyla ilgili de olsa Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO şüpheciliğini dışa vurur şekilde yakın zamanda “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklaması dikkate değerdir.

NATO Sadece Tepki Dolu Söylemle Cevap Verebiliyor!

Buraya kadar yapılan anlatımlardan hareketle, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna özelinde 2008’den beri attığı sert adımlara, NATO’nun sadece tepki dolu açıklamalarla cevap verebildiği ve sahada güçlü bir varlık gösteremediği anlaşılıyor. Bu çerçevede NATO’nun, sık sık Rusya’nın bölgedeki askeri varlığının artmasından endişe duyduğuna, Gürcistan ve Ukrayna’nın toprak bütünlüklerini savunduğuna dair açıklamalar yapmakla yetinmesi önemli bir gösterge. Netice itibariyle NATO’nun Karadeniz’deki gelişmelere yönelik genel olarak pasif tutumu, Soğuk Savaş döneminden beri varlık sebebi durumundaki Rusya ile sahada olası bir sıcak çatışmayı göze alamadığını da gösteriyor.

Yakın tarihe gelindiğinde ise halihazırda Ukrayna’nın doğusunda 2014’ten beri devam eden ve son günlerde iyice kızışan Donbass krizinde de NATO’nun inisiyatif almaması, Rusya’yı daha da cesaretlendirmiş durumda. Öyle ki Rusya son günlerde (22 Nisan 2021’de başlayan) Kırım civarında 10 binden fazla askerle kapsamlı tatbikatlar yaparken, NATO’nun buna karşı somut bir hamlede bulunamadığı görülüyor. Bunun yanında NATO’ya dâhil olma niyetlerini açıkça ortaya koyan Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy bile sahadaki gerçeklikleri dikkate alarak, krizin çözülmesi adına yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e görüşme teklifinde bulundu. Bu da NATO’ya duyulan beklentilerin düştüğünü göstermesi bakımından önemli bir işaret olarak kabul edilebilir. (Boyraz ve Yeşiltaş, 2021, s.58)

Görünen odur ki Rusya, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliğine kolay kolay yeşil ışık yakmayacaktır. Çünkü Rusya, Gürcistan’ın ve Ukrayna’nın NATO üyesi olmasını kendi güvenliği açısından açık bir tehdit ve güneyden çevrelenme olarak algılamaktadır. AB, Ukrayna’nın üyeliğini, NATO ise çeşitli bahanelerle başta Ukrayna olmak üzere Gürcistan’ın NATO üyeliğini geciktirmekte ve üyelik konusunda samimi davranmamaktadırlar.

NATO’nun bu samimiytten uzan davranışları son olarak Afganistan’dan ABD’nin bir bakıma NATO’nun çekilmiş olması ABD ve NATO açısından büyük bir itibar ve güven kaybına neden olmaktadır.

Türkiye ise NATO üyesi olmasına rağmen bir taraftan açıkça Gürcistan ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı duyduğunu ve Rusya’nın Kırım’ı işgalini tanımadığını açıklarken Rusya ile de iyi ilişkiler içerisinde olmaya ve kalmaya özen göstermekte ve bölgede bir denge politikasını başarı ile takip etmektedir.

ABD ve NATO Türkiye’ye Eşit ve Adil Davranmalıdır

Türkiye NATO’ya üye olduğu günden bugüne kadar NATO anlaşmasından doğan yükümlülüklerini Kore ve Afganistan örneğinde olduğu gibi eksiksiz yerine getirmiştir. Fakat NATO ve ABD, Türkiye’ye karşı hep çifte standartlı davranmıştır. Özellikle ABD, İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya, Almanya Türkiye’ye bir müttefik muamelesi değil düşman muamelesi yapmışlar ve yapmaktadırlar. NATO ülkelerinin neredeyse tamamı Ermeni soykırım tasarısını kabul edip, Türkiye’yi Ermenilere soykırım yapmakla suçlamaktadırlar. Oysa bu konu tarihçilerin konusudur. Tarafsız bir komisyon tarafından ABD, İngiliz, Fransız, Rus ve Osmanlı arşivleri İncelendiğinde kimin soykırım yaptığı ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin bütün çağrılarına rağmen Ermeniler ve batı bu tür bir komisyonun kurulmasına yanaşmamaktadırlar.  Bugün Fransa’da “Türkler Ermenilere soykırım yapmamıştır” demek yasal olarak suçtur. Böyle NATO müttefikliği mi olur?

Başta ABD olmak üzere birçok NATO üyesi ülke, terör örgütü PKK’ya destek olmakta ve silah temin etmektedirler. ABD’nin PKK’ya ve onun uzantısı olan PYD’ ye tırlarca silah ve mühimmat sağladığı ayan beyan ortadadır. Yine ABD, terör örgüt PYD’’yi terör örgütü olarak tanımamaktadır.

ABD ve birçok NATO üyesi ülke ülkemizin güneyinde Irak ve Suriye toprakları üzerinde bir terör devletinin kurulmasını desteklemektedir. NATO’nun görevi Türkiye’yi, Irak ve Suriye’yi bölmek ve bölgeyi istikrarsızlaştırmak mıdır yoksa bölge ve dünya barışına destek olmak mıdır?

ABD, yine 15 Temmuz 2016’da Gazi Meclisimizi bombalayan, Türk milletinin üzerine kurşun yağdıran ve birçok vatandaşımızın şehit olmasına sebep olan hain terör Örgütü’nün lideri Fethullah Gülen’e ve bu terör örgütüne yataklık ve yardakçılık etmektedir. Bu mudur NATO müttefikliği?

ABD, Başta Ege’de ve Akdeniz’de uluslararası anlaşmalardan ve deniz hukukundan doğan haklarımızın kullanılmasına mâni olmakta ve Yunanistan’dan yana tavır almaktadırlar. ABD, Kıbrıs davamızda da Yunanistan’dan yana taraf olarak hareket etmektedir. ABD, binlerce km. uzaktan gelip Akdeniz’e, Irak’a, Suriye’ye konuşlanırken, bizim Irak’ta, Suriye’de, Kıbrıs’ta ve karşılıklı anlaşmalarla yer aldığımız Libya’da bulunmamıza niçin karşı çıkmaktadır? Yunanistan’ın Rus yapımı S 300 Füzelerini kullanmasına ses çıkarmayan ABD ve diğer NATO üyesi ülkeler Türkiye’nin S 400 Füzesi alımına niçin karşı çıkmaktadırlar? Bütün bunlar çifte standart değimlidir?  Rusya’dan S 400 füzesi satın almamızı problem yapan, parasını ödediğimiz F 35 uçaklarını Türkiye’ye teslim etmeyen ABD’ye sormak lazım, sizler güvenliğimizi sağlamak adına bize füze verdinizde biz almayıp, Rusya’dan mı aldık?

Türkiye’nin Rusya’dan S 400 füzesi almasından dolayı endişelerini belirten NATO yetkililerinin, Türkiye’ye yönelik tehditler konusunda da aynı endişeyi taşımalarını beklemek Türkiye’nin NATO anlaşmasından doğan hakları arasındadır.

Türkiye; ABD, AB ve NATO üyesi ülkelerle müttefiklik anlayışı içerisinde karşılıklı diyalog ve görüşmelerle sorunların çözülmesinde yanadır yeter ki müttefiklerimiz de bu konuda samimi ve iyi niyetli olsunlar.

Türkiye, NATO’da geçmişte üzerine düşen görevleri nasıl kusursuzca yerine getirdiyse bundan sonra da yerine getirmeye devam edecektir. Türkiye’nin başta ABD olmak üzere, NATO üyesi ülkelerinden beklentisi, kendisine eşit ve adil bir üye olarak davranılmasıdır.

 

KAYNAKLAR.

.26 Aralık 2020, https://p.dw.com/p/3nEVA)
.Armaoğlu, F. (2010), 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 17. Baskı, Alkım Yayınları, İstanbul.
.Attar, A. (tarihsiz) Atatürk Ansiklopedisi, Türkiye Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması,) https://ataturkansiklopedisi.gov.tr
.Balcı, Abbas (2017), “Türkiye’nin NATO’ya Giriş Süreci ve Etkileri 1945-1960”, Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ağrı, Türkiye.
.Balcıoğlu, M. (2005), “Cumhuriyet Dönemi Türk Dış Politikası, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi II”, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, ss. 411-515.
.Barutçu, E. (14.06.2021) https://www.ulkucudunya.com)
.Daily Sabah, 18. 02. 2020
.Ereker, F, A.(2019). “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü – NATO”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.28, Ekim 2019. https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2019/11/NATO_FulyaAksuEreker_v.1.pdf
.Erhan, Çağrı (2009), “ABD ve NATO’yla İlişkiler”, Türk Dış Politikası; Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, (Ed.: Baskın Oran), 15. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, ss. 522-575.
.Erkmen, A. (2020). Türkiye’nin NATO Üyeliği ve Üyeliğin TBMM’de Kabulü. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17 (2), 1024-1049.
.Ertem, B. (2009), “Türkiye-ABD ilişkilerinde Truman Doktrini ve Marshall Planı”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 21, ss. 377-397.
.https://www.mfa.gov.tr/data/nato-bilgi–notu.pdf
.İlhan, M. (2015), Türkiye’nin NATO’ya girişi ve Savunma Politikaları, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, İstanbul.
.Milliyet Gazetesi 23.08.1951
.Sönmezoğlu, F. (2006), II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze Türk Dış Politikası, Der Yayınları, İstanbul.
.Yalçın, D. (2007). Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dışa Dayalı Büyüme Modeli. Sosyal Bilimler Dergisi 2007,(2), 177-190

.Boyraz, H.M. Ve Yeşiltaş, S. (2021) NATO’nun Karadeniz Politikası Rusya’yı Rahatsız Ediyor, Kriter Siyaset Toplum ve Ekonomi Dergisi, Mayıs 2021.

.Güngörmez. O. (2021). Türkiye’nin Ukrayna Politikası, Kriter, Siyaset Toplum ve Ekonomi Dergisi, Mayıs 2021, Sayı 57, sayfa: 59-61

 

 

 

]]>
https://www.tarihigercekler.com/turkiyenin-nato-ile-iliskileri-ve-abdnin-yeni-nato-anlayisi.html/feed 0
DOĞU TÜRKİSTAN GERÇEKLERİ https://www.tarihigercekler.com/dogu-turkistan-gercekleri.html https://www.tarihigercekler.com/dogu-turkistan-gercekleri.html#respond Tue, 15 Jun 2021 18:39:48 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1684 DOĞU TÜRKİSTAN

Çin’in hakimiyeti altındaki topraklarda bulunan ve 1949 yılından beri Çin zulmü altında inleyen Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi’nde zaman zaman kamuoyuna da yansıyan haberlerden de bilindiğine göre büyük bir soykırım uygulanıyor. Çin hükümetinin Müslüman Uygur Türkleri üzerinde uyguladığı baskı politikası son on senede daha da artmış ve binlerce Uygur Türk’ü Çin’in dünyaya eğitim merkezi olarak lanse ettiği toplama kamplarında yaşamaya başlamıştır. Peki Çin niçin böyle bir politika izliyor istediği ne ve bununla birlikte asıl önemli olan başta Türkiye olmak üzere Türk dünyası bu zulme neden sessiz?

Çin Ne İstiyor?

En başta Türklerin ve Çinlilerin milattan önce başlayan rekabetlerini ve kadim düşman olduklarını belirtmek gerekiyor. Yani Çin’de mevcut olan Türk ve Müslüman düşmanlığı Doğu Türkistan’da yaşanan bu zulmün sebeplerinden sadece biri. Diğer taraftan Doğu Türkistan Özerk bölgesinin bulunduğu bölge coğrafi olarak son derece stratejik bir öneme sahip. Özellikle Türk dünyası ile Çin arasında tampon bir bölgede bulunan Doğu Türkistan yer altı kaynakları ve ekonomik zenginlik açısından da Çin’in asla vazgeçmeyeceği ve kontrolü her zaman etlinde bulundurmak isteyeceği önemli noktalardan. Diğer taraftan Çin’in batı ile ticaretinde ve Çin’i Orta Asya başta olmak üzere oradan Orta Doğu’ya ve Rusya üzerinden de Avrupa’ya bağlayan kilit noktalardan biri de yine Doğu Türkistan.

Bütün bunlarla birlikte Çin’deki komünist rejim her türlü milli kimliği ve dini inanışı reddettiği için tıpkı Sovyet Rusya’nın Orta Asya Türk cumhuriyetlerine uyguladığı baskı politikasının bir benzerini uyguluyor. Bölgede yaşayan Müslüman Türk halkını dinini, kimliğini, kültürünü reddederek tamamen Çinlileşmesi ve böylece hem bölgeyi daha kolay kontrol altında tutmak hem de olası bir ayaklanma, isyan ve siyasi bir problemin önüne geçmeyi amaçlıyor.  Bu çerçevede Çin’in Doğu Türkistan üzerinde uyguladığı asimile politikalarından bazıları ise şu şekildedir: Din mefhumunun kaldırılması ve hiçbir inancın yerleşmemesi, Türk kimliğinin reddedilerek Çinlileşme politikasının uygulanması, Türk aile yapısını yok etmek için her Uygurlu ailenin içine Çinli bir birey yerleştirmek ve bu şekilde yaşamaya mecbur tutmak, camilerin boş ve kapalı tutulmasıyla inanç yönünden de Uygur Türklerini zayıflatmak vb.

Türkiye Neden Sessiz?

Çin’in yukarıda belirtmeye çalıştığımız baskı politikaları her Avrupa devleti ve BM nezdinde gayri meşru görülüp kınanırken Türkiye maalesef bu zulme tepkisiz kalmayı tercih ediyor. Çıkan cılız sesler haricinde ülke politikası haline getirilmiş ve bir Filistin’deki zulme gösterilen tepkinin yarısı bile gösterilmiyor.

Türkiye’nin Doğu Türkistan konusunda sessiz kalmasının arkasında siyasi ve ekonomik sebepler yatıyor. Batı ile siyasi ilişkilerin kötüleştiği dönemlerde gerek Rusya ve gerekse Çin gibi doğu ülkeleriyle yakınlaşan Türkiye bu sebeple siyasi açıdan Çin ile olan ilişkilerin bozulmaması için Doğu Türkistan’da yaşanan bu zulme maalesef sessiz kalıyor. Yani batıya alternatif olarak görülen ve denge unsuru olarak kullanılan Çin ile ilişkilerin bozulmaması Doğu Türkistan’daki Müslümanların zulme uğramasından önemli hale gelmiş durumda.

Diğer taraftan bir önemli sebep de tabiki ekonomik. Dünya ekonomisine yön veren Amerika’dan sonra ikinci ülke olan Çin’in ilerleyen süreçte dünyanın en büyük ekonomisine sahip olacağı ön görülüyor. Bu yüzden Çin pazarındaki ekonomik menfaatlerini göz önünde bulunduran Türkiye Doğu Türkistan’daki Çin zulmüne sessiz kalmak durumunda kalıyor. Ayrıca pandemi sebebiyle aşılamanın devam ettiği şu günlerde hiçbir yerden temin edemediği kadar aşıyı Çin’den kolaylıkla temin edebilen Türkiye’nin bu şartlar altında Doğu Türkistan için sesini yükseltmesi ve tepki göstermesi beklenebilir mi? Bunu sizlerin takdirine bırakıyorum Lakin Cemil Meriç der ki; “Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur..

 

Hazırlayan : Cem Demirtay

İletişim mail: cemdemirtay@gmail.com

Lütfen kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

Doğu Türkistan Türklerinin kökeni Uygurlar

]]>
https://www.tarihigercekler.com/dogu-turkistan-gercekleri.html/feed 0
DÜNYA TARİHİNİN BİLİNEN İLK SERİ KATİLİ: LOCUSTA https://www.tarihigercekler.com/dunya-tarihinin-bilinen-ilk-seri-katili-locusta.html https://www.tarihigercekler.com/dunya-tarihinin-bilinen-ilk-seri-katili-locusta.html#respond Mon, 14 Jun 2021 20:31:02 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1679 Birçok uzman tarafından belirtildiğine göre dünya tarihinde kayıtlara geçmiş ilk seri katil Locusta’dır. Roma İmparatorluğu döneminde Fransa toprakları üzerinde yer alan Gaul isimli şehirde dünyaya gelen Locusta o dönemin oldukça popüler olan bitki bilimi üzerine yoğunlaşmış ve her bitki üzerine uzun çalışmalar yaparak şifacı olarak anılmaya başlamıştır. Diğer taraftan bu bitkiler sayesinde iyileşemez denilen hastaları iyileştirip ayağa kaldırdığı için kısa zamanda büyücü olarak da anılmaya başlanmıştır. Gerçekten de Locusta bitkiler sayesinde istediği kişileri anında iyileştirebiliyor bazı kişileri de kolayca zehirleyip sağlığından edebiliyordu.

Locusta’nın yaşadığı dönemde Roma İmparatorluğu’nda siyasi statü ve güç için konsüller arasında kıyasıya bir rekabet bulunuyordu. Çeşitli siyasi oyunlarla rakiplerini alt edemeyenler farklı yollara başvuruyor ve bu yollar sayesinde ya rakiplerinin sağlığını bozarak ya da ölümle sonuçlanan suikastlar hazırlayarak rakiplerinden kurtuluyordu. Bu yolların en çok tercih edileni ise zehirlemekti. O dönemde Roma İmparatorluğu’nda öyle zehirler etrafta dolaşıyordu ki zehirleme sonucu ölenler sanki doğal yollarla ölmüş gibi muamele görüyor zehirlenmiş olabileceği yapılan tetkiklerde ortaya çıkmıyordu.

İmparatorluğun içinde olduğu bu durum sebebiyle kısa sürede Locusta’nın ününün her taraftan duyulmasına yol açtı. Birçok kişi statü ve güç uğruna Locusta’dan rakiplerini ortadan kaldıracak özel zehirler hazırlamasını istiyor bunun karşılığında ise güç ve para vadediyorlardı. Kişilik olarak da çeşitli sapkınlıklara meyilli olan Locusta bu teklifleri kabul ediyor ve birçok kişi için özel zehirler hazırlıyor ve onlarca kişinin de ölümüne sebep oluyordu. Kaynaklar Locusta’nın bu işi paranın yanında zevk için de yaptığını belirtiyorlar. Zira onun kişiliğinde İmparator Cesar’ın sapkınlıklarına rastlamanın mümkün olduğunu belirtiyorlar.

Bununla birlikte Locusta zehirlenme vakaları sebebiyle ne zaman yakalanıp tutuklansa onu kullanan konsüller ne yapıp edip onu dışarı çıkarıyorlar ve onu tekrar siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için kullanıyorlardı.

Locusta’nın asıl ünü ise İmparator Nero’nun annesi Agrippina’nın oğlunu tahta geçirmek adına Cladius’u zehirletmek için Locusta’dan yardım almasıyla yayıldı. O dönemlerde Roma İmparatorluğu’nda yemeklere zehir katmak suretiyle gerçekleştirilen suikastlar oldukça yaygındı. Agrippina da eşini bu yolla ortadan kaldırmayı planlıyordu ve Cladius mantar yemeğini çok severdi. Mantar ise doğal yoldan zehirlenme için oldukça uydundu ancak bir problem vardı. Cladius yemeğini yemeden önce mutlaka yanındakilere tattırıyordu. Diğer taraftan Cladius’un kusma alışkanlığı da vardı ve yemeği yedikten sonra kusup yemeğin tamamını çıkarabiliyordu.

İşinde uzman olan Locusta bu işi üstlendi ve İmparator’un daha önce verdiği davetlere katıldığı için onu iyi gözlemlemiş ve kusma alışkanlığını da yakından takip etmişti. Mantar yemeğine son derece etkili bir mantar zehri ekledi. Ayrıca yemekten sonra kusmak için kullandığı tüye de zehirli bir madde sürdü. Artık iş yemeği birine tattırmadan direkt Cladius’a yedirmeye kalmıştı. Agrippina tadıcıyı atlatarak yemeği kendi elleriyle eşine sundu ve Cladius zehirli yemeği yedikten sonra zehir etkisini gösterdi. Cladius hemen kusmak istediyse de ağzına soktuğu tüy de zehirli olduğu için artık ölüm kaçınılmaz olmuştu.

Cladius öldükten sonra İmparator olan Nero yakalanıp hapse atılan Locusta’yı hapisten çıkarıp affetti ve kendisine danışman yaptı. Locusta’yla ilgili farklı planları olan Nero ilk iş olarak Locusta’ya taht rakibi Britannicus’u öldürttü. Böylece İmparator Nero’nun koruması altına giren Locusta bir okul açtı ve öğrencilere bitkilerden zehir yapmayı ve insanları nasıl zehirleyebileceklerini öğretmeye başladı. Ayrıca Nero Locusta’ya annesini, halasını ve eniştesini de zehirletmişti. Locusta artık başkalarının emrinde bir seri katildi ve kendisine en yakın kim geliyorsa onun emrinde insanları zehirliyordu. Nitekim İmparator Nero’nu da bir süre sonra yeni İmparator Galba’nın isteğiyle zehirlemiştir. Ancak zehirlendiğini anlayan Nero zehrin etkisiyle ölmeden önce intihar etmiştir.

Locusta’nın bu suikastları bir süre daha devam etti. Ancak İmparator Galba artık ondan kurtulma vaktinin geldiğine inanıyordu. O dönemin önemli zevklerinden ve eğlencelerinden olan hayvanları insanlara tecavüz ettirmek büyük bir keyifle izleniyordu. Galba da Locusta’yı bir zürafaya tecavüz ettirerek aşağılanmasını sağladı. Daha sonra da parçalanarak öldürülmesini emretti. Locusta’nın ölümünden bir müddet sonra da İmparator Galba zehirlenerek öldürüldü. Ancak bunun Locusta tarafından planlanıp planlandığı hiçbir zaman bilinemedi.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/dunya-tarihinin-bilinen-ilk-seri-katili-locusta.html/feed 0
Hristiyan Siyonizmi Evanjelizm Evangelistler https://www.tarihigercekler.com/hristiyan-siyonizmi-evanjelizm-evangelistler.html https://www.tarihigercekler.com/hristiyan-siyonizmi-evanjelizm-evangelistler.html#respond Fri, 11 Jun 2021 14:11:55 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1676 Evangelizm Nedir?

Türkiye gündemine yaklaşık iki sene önce Rahip Brunson olayıyla gelen Evangelist’ler İllüminati, Tapınak Şövalyeleri ve Mason Gruplar gibi dünya hakimiyetine yön verdiği iddia edilen oluşumlar arasında gösteriliyor. Kelime anlamı olarak kutsal kitaba yani İncil’e yönelmek manasına gelen Evangelizm kelimesinin kökeni Yunanca Evangelion kelimesinden geliyor ve “Müjde” anlamını taşıyor.

Evangelizm terimini ilk kullanan ise Orta Çağ’da reform hareketinin öncüsü Martin Luther olmuştur. Hristiyanlığın bir kanadı olarak oluşumunu devam ettiren Evangelizm bugün özellikle ABD’de Hristiyanların en katı ve tutucu tarafını oluşturuyorlar. Hristiyanların en tutucu kanadı olmalarına rağmen Evangelistler Yahudilere de yakınlıklarıyla biliniyorlar. Bununla birlikte Yahudiler ’in Siyonizm hareketine de son derece bağlı olan Evangelistler Yahudilerin Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olduğuna inanıyorlar. Bu sebeple onların menfaatlerine uygun olarak çalışmalar yürüten Evangelistler ‘in inancına göre vaad edilen kutsal toprakların tamamı Yahudilere aittir ve Yahudiler bu toprakların hepsine egemen olacaklardır.

Evangelizm İnancı

Evangelizm inancına göre Yahudiler Tanrı’nın seçilmiş halkıdır. Bu yüzden Tanrı’nın yardımıyla bir gün dünyaya hâkim olacaklardır. Tanrı’nın bu isteğinin gerçekleşmesine yardımcı olan Evangelistler bu sayede öbür dünyada cennetle mükâfatlandırılacaklarına inanıyorlar. Dünyada yaşayan diğer insanlar ise Tanrı için bir hiçtir. Sadece Yahudiler ‘in yaşama hakkı ve Tanrı’nın yanında kıymetleri vardır. Diğer taraftan Yahudiler vaadedilmiş topraklara sahip olarak çok yakın zamanda bütün dünyaya hükmedecekler ve büyük İsrail böylece kurulmuş olacaktır.

İsrail ve Evangelistler

Tarihi ve günümüz itibarıyla İsrail’in kurulmasından itibaren Ortadoğu’daki gelişmelere bakıldığında Evangelistler’in ve İsrail Devleti’nin yakın bir ilişki içinde olduğu görülmektedir. Kaynaklar dünyadaki Evangelist sayısının beş yüz milyonu aşkın olduğunu belirtirken yine Evangelist inançlarına göre Yecüc ve Mecüc orduları İsrail’i işgal edecek. ABD ve İngiltere tarafından kurtarılacak olan İsrail yeryüzüne tekrar gelen İsa Mesih önderliğinde Deccal ile savaşacak. Armageddon savaşı olarak adlandırılan bu savaşta Deccal yenilecek ve akabinde kıyamet kopacak. İsa Mesih’le birlikte ona inanalar da cennete yükselecekler.

ABD ve Evangelistler

Bu inanışların hepsi Evangelistler’i dünya tarihinden itibaren bilinen karanlık örgütlerin en tehlikelisi yapıyor. Bütün bu inanışlar sırasıyla gerçekleşecek ve İsa’nın yeryüzüne inmesi bu alametlerin sırasıyla gerçekleşmesi sonrasında olacak. Alametlerin gerçekleşmesi ise Evangelistler ‘in çabalarına bağlı olduğu düşünülüyor. Bu çerçevede geçtiğimiz yıllarda ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ardında Evangelistler ’in olduğu söylentileri ortaya çıkmıştır.

Günümüzde büyük çoğunluğunun ABD’de yaşadığı düşünülen Evangelistler İsrail menfaatine politikaları sebebiyle bir önceki Başkan Donald Trump’ı önemli ölçüde desteklemişlerdir. İsrail yanlısı politikaların gerçekleşmesi için önemli çaba harcayan Evangelistler Türkiye gündemine ise Rahip Brunson olayı ile geldiler. Casusluk suçlamasıyla tutuklanan Brunson’un bir Evangelist olduğu ve serbest bırakılması için Trump’a baskı yapıldığı iddia edilmiştir. Trump’ın da Türkiye’ye Brunson’un serbest bırakılması konusunda baskı yaptığı biliniyor. Netice olarak ise Brunson bu baskılara karşı koyulamadığından serbest bırakılarak ABD’ye dönmüştür.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/hristiyan-siyonizmi-evanjelizm-evangelistler.html/feed 0
Bir Devlet Nasıl Çöker Tarihi Gerçekler https://www.tarihigercekler.com/bir-devlet-nasil-coker-tarihi-gercekler.html https://www.tarihigercekler.com/bir-devlet-nasil-coker-tarihi-gercekler.html#respond Sun, 06 Jun 2021 17:09:57 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1673 BEŞİKTAŞLI YAHYA EFENDİ’NİN KANUNİ’YE MEKTUBU
  1. yüzyıl her açıdan Osmanlı İmparatorluğunun dünyanın zirvesinde olduğu dönem olmuştur. Dünya hakimiyeti üç kıtaya yayılmış ve her karış toprakta Osmanlı’nın hakimiyeti ve gölgesi vardır. Avrupa’da Viyana kapılarına, Asya’da Hazar Denizi’ne, Afrika’da Kuzey Afrika’nın hemen tamamı ve Osmanlı hakimiyetindedir ve dünya üzerinde o dönem için Osmanlı ile hiçbir alanda boy ölçüşecek bir devlet bulunmamaktadır. Babası Yavuz Sultan Selim’den aldığı toprakları neredeyse iki katına ulaştıran Kanuni Sultan Süleyman her gittiği seferden başarıyla dönmüş ve Avrupalılar ondan sonuna kadar hak ettiği “Muhteşem Süleyman” diye bahsetmişlerdir.

O dönem öyle bir dönemdir ki devlet kademelerinde görev yapan şahısla o dönemin en zirve insanları olmuştur. Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa, Mimar Başı Koca Sinan ve daha pek çok devlet ricali devletin bekası ve kurulan düzenin muhafazası için var gücüyle çalışmaya gayret etmişler ve tarihimize unutulmaz hatıralar bırakmışlardır.

Bütün bu düzenin başındaki kişi 10. Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’dır. Devletin mevcut düzenini korumak adına koyduğu kanunları uygulamadaki titizliği sebebiyle “Kanuni” lakabını alan Sultan I. Süleyman zaman zaman inzivaya çekildiği dönemlerde her yönden zirvede olan bir devletin akıbetinin ne olacağı konusunda merak etmeden duramaz. “Acaba ilerde Âli Osman Devleti de çöküşe geçer mi?” diye düşünmeden edemez.

Bir Cümlelik Mektuba İki Kelimelik Cevap

Her ne zaman bu gibi sorular kendini huzursuz edip içine vesvese verse küçüklüğünden beri en yakın arkadaşı hatta süt kardeşi olan dönemin meşhur alimlerinden Yahya Efendi ile dertleşir ve sorularına cevap arardı. Bu soru kafasına takıldığında ise yine ilk müracaat ettiği kişi Yahya Efendi olur ve ona güzel bir hatla şu mektubu gönderir: “Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?”

Mektubu alan Yahya Efendi çok kısa ama öz bir cevap verir: “Neme lazım be Sultanım.”

Mektubun cevabı Kanuni’ye ulaştığında bu kısa cevaba bir anlam veremez. Ayrıca Yahya Efendi’nin böyle ciddi bir soruya hem de Sultan tarafından sorulmuş bir soruya basit ve geçiştirme maksadıyla bir cevap vereceğini de düşünmez. Derhal kalkıp Yahya Efendi’nin Beşiktaş’ta bulunan tekkesine gelir ve aynı soruyu ve mektuptaki cevabı yüzüne karşı sorar.

– “Ağabey mektupta bir soru sordum ama verdiğin cevaptan bir şey anlamadım. Beni geçiştirme sorumu ciddiye al” diye sitemkâr bir sözle Yahya Efendi’den cevap ister Kanuni.

-Sultanım sizin gibi bir cihan sultanının sorusunu ciddiye almamak mümkün mü? Ben mektubunuzu okudum ve bildiklerim, okuduklarıma göre bir cevap verdim ve kanaatimi açıkça izah ettim.

Kanuni “ben senin verdiğin cevaptan bir şey anlamadım” deyince Yahya Efendi izahını yapar:

Sultanım! Bir devlet ki cihan devleti. Önünde duracak hiçbir güç yoktur. Ancak o devlette zulüm yayılmaya başlarsa, adalet bozulup haksızlıklar iyice artarsa ve bunu işitenler de “Neme lazım” deyip köşelerine çekilse, güdülen koyunları kurtlar değil emanet edilen çobanlar yemeğe kalksa, fakir ve yoksulların feryatları yeri göğü inletse ama bunu taşlardan başka kimse duymasa işte o zaman devlet ne kadar kudretli olursa olsun sonu gelmiştir. Durum bu hale geldiğinde halkın devlete olan itimadı azalır, devlet zayıflar ve fakirleşir. Böylece devletin çöküşü de mukadder olur.

Bu cevabı duyduktan sonra Yahya Efendi’yi tasdik eden ve oldukça memnun kalan Kanuni kendisine bu gibi güzel hatırlatmaları yapmaya devam etmesi için Yahya Efendi’yi tembihler ve dergâhtan ayrılır. Bu Yahya Efendi belki de Osmanlı’nın çöküşünü hızlandıracak sebeplere ve üç yüz yıl sonrasına ışık tutmuş oluyordu

 

Hazırlayan : Cem Demirtay

İletişim mail: cemdemirtay@gmail.com

Lütfen kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

]]>
https://www.tarihigercekler.com/bir-devlet-nasil-coker-tarihi-gercekler.html/feed 0
Kahramanlıktan Hainliğe: Çerkez Ethem https://www.tarihigercekler.com/kahramanliktan-hainlige-cerkez-ethem.html https://www.tarihigercekler.com/kahramanliktan-hainlige-cerkez-ethem.html#respond Wed, 02 Jun 2021 16:35:47 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1664 Yakın tarihin en çok tartışılan şahsiyetlerinden biri olan Çerkez Ethem Kafkasya göçmeni olup Çerkez boylarından Şapşıh oymağına mensuptur. Bazı kaynaklarda doğum tarihi 1884 veya 1886 olarak gösterilen Çerkez Ethem değirmenci Ali Bey’in oğludur. Ali Bey’in beş oğlundan en küçüğü olan Çerkez Ethem askerliğe meraklı bir karaktere sahipti. Abileri gibi subay olmayı istiyor ancak babası buna karşı çıkıyordu. Balıkesir yöresine yerleşen Ali Bey Ethem’i rüştiyeye yazdırmış daha sonra ise kendisinin yanında kalması şeklinde bir plan kurmuştu. Ancak askerlik hayalinin peşinden gitmeye karar veren Ethem 1905 yılında İstanbul’a kaçtı ve Bakırköy zabit okuluna kaydoldu. Burayı birincilikle bitirdikten sonra orduya giren Ethem I. Dünya savaşı yıllarında Bulgar cephesinde savaştı ve yaralandı. Daha sonra ise Teşkilat-ı Mahsusa ’ya katılan Ethem Rauf Bey’in emrinde gerçekleştirilen Orta Asya harekâtına katıldı ve son olarak Irak seferine katıldıktan sonra savaşın sona ermesiyle 1918 yılında tekrar doğduğu topraklara Balıkesir’e döndü.

Millî Mücadelede Çerkez Ethem

Mondros Mütarekesiyle Anadolu’nun işgal edilmeye başlanması Çerkez Ethem’e oldukça dokunuyor ve vatan için bir şeyler yapabilme arzusuyla yanıyordu. O sıralarda Balıkesir yöresinde eşkıyalık yapan Çolak İbrahim çetesi ile hareket eden Ethem Anadolu’da başlayan Millî Mücadeleye de destek olmaktan geri durmuyordu. Özellikle Ege bölgesindeki Yunan işgaline karşı daha önce Teşkilat-ı Mahsusa’dan tanıştığı Rauf Orbay tarafından kendisine bir mukavemet cephesi kurması yönündeki teklifini hemen kabul etti ve Kuvay-i Milliye’nin ilk silahlı kuvvetlerinden birini oluşturdu. Böylece Millî mücadele çatısı altına da girmiş bulunuyordu. Kısa süre içerisinde Ege bölgesindeki diğer çete reisleriyle de birleşerek önemli bir cephe hattı oluşturan Çerkez Ethem Millî mücadeleye karşı başlayan isyanları da bir bir bastırıyordu. Anzavur isyanı, Adapazarı isyanları bunlardan bir kaçıdır. Yozgat tarafında Çapanoğlu tarafından çıkarılan isyan üzerine Ankara’ya davet edildi. İstemeyerek de olsa davete icap eden Ethem burada bizzat Mustafa Kemal tarafından karşılandı ve ayaklanmayı bastırmakla görevlendirildi. Kısa sürede bu isyanı da bastıran Çerkez Ethem böylece önemli bir şöhrete de kavuşmuş oluyordu.

Önce Kahraman Sonra Hain

Çerkez Ethem bu başarılarına bakarak özellikle Ankara hükümeti üzerinde de nüfuzunu artırmak istiyordu.  Yozgat isyanının tertipleyicisi olarak Vali Yahya Galip’i gören Ethem bu kişinin cezalandırılmasını istiyor Ankara hükümeti ise buna karşı çıkıyordu. Özellikle Mustafa Kemal buna oldukça karşıydı. Bu şekilde başlayan sürtüşme Çerkez Ethem’in eğer bu cezalandırma gerçekleşmezse meclis başkanını meclisin önünde asacağı tehdidiyle daha da sertleşmişti.

Bununla birlikte Millî mücadelenin daha planlı ve güçlü bir şekilde yürütülmesi bakımından bütün milis kuvvetlerinin dağıtılarak düzenli orduya geçişin çalışmaları da yapılmaya başlanmıştı. Bu çerçevede Ankara Hükümeti Çerkez Ethem gibi milis kuvveti reislerinin rastgele asker toplamasını yasaklayarak emirlerindeki kuvvetlerle birlikte düzenli orduya katılmaları gerektiğini belirten bir genelge yayımladı. Çerkez Ethem’in emrindeki kuvvetlerle Batı Cephesi kumandanlığı emrine yani İsmet Paşa’nın emrine girmesi isteniyordu. Çerkez Ethem’in ağabeyleri bu duruma itiraz ettiler ve bunu kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Ağabeylerinin etkisinde kalan Ethem de kendisini Kuvayi Milliye umum kumandanı ilan ederek emre itaat etmedi. Ayrıca İsmet Paşa’yla da aralarında çekişmeler başlamıştı.

Mustafa Kemal her ne kadar arayı yumuşatmak istese de uzlaşmasız tavırları sebebiyle Çerkez Ethem kuvvetleri üzerine düzenli ordu birlikleri sevk edildi. Geri çekilmek zorunda kalan Ethem Yunanlılarla iş birliği yapmak durumunda kaldı. Bunun üzerine İstiklal mahkemelerinde yargılanarak vatana ihanet suçlamasıyla kardeşleriyle birlikte gıyabında idama mahkûm edildi.

Yunanlıların İzmir işgali sırasında buradaki Eşref Bey çiftliğinde kalan Çerkez Ethem 1922 yılında İzmir’in kurtarılmasıyla birlikte önce Yunanlılar tarafından Atina’ya götürüldü. Bir müddet sonra Suriye’ye geçti. Daha sonra Ürdün’ün başkenti Amman’a yerleşen Çerkez Ethem 7 Ekim 1949 tarihinde burada hayatını kaybetti.

Yakın tarihimizin en çok merak edilen ve tartışılan şahsiyetlerinden olan Çerkez Ethem’in hala kahraman mı hain mi olduğu kesin bir şekilde ifade edilememiştir. Kuvayı Milliye döneminde yaptığı hizmetler hayırla yad edilirken diğer taraftan Yunanlılarla iş birliğine girişmesi büyük talihsizliği olmuştur. Ancak tarihi vicdan buna karar verecektir.

Hazırlayan : Cem Demirtay

İletişim mail: cemdemirtay@gmail.com

kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

]]>
https://www.tarihigercekler.com/kahramanliktan-hainlige-cerkez-ethem.html/feed 0
TÜRKLERİN MANEVİ VE IRKÎ GÜZELLİKLERİ https://www.tarihigercekler.com/turklerin-manevi-ve-irki-guzellikleri.html https://www.tarihigercekler.com/turklerin-manevi-ve-irki-guzellikleri.html#respond Mon, 31 May 2021 22:13:51 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1661 Atalarımızın yiğitlik ve cesaretleri, zekâ ve ileri görüşlülükleri, teşkilatçılık yetenekleri gibi dünyaya ün salmış manevî üstünlüklerine karşılık, maddî güzellikleri de bütün Doğu milletlerinin tarih ve edebiyat kaynaklarında birçok yankılar bırakmıştır. Batı estetiğince eski Yunan tipi ne ise, Doğu estetiğince de eski Türk tipi odur. Onun için Avrupa’da her şeyden evvel “kuvvet” timsali olan eski Türk, Asya’da her şeyden önce “güzellik” sembolüdür. Mesela bundan 900 yüzyıl önceki muhteşem Türk tipini çok yakından incelemiş olan meşhur Arap şairi Ebu-İshak il- Gazzi, Türk ırkının yiğitlik ve cesaret ile fevklâde güzellik gibi Doğu’da ve Batı’da mesel ve misâl hâline gelen en göze çarpan niteliklerini şu zarif kıtasında ne güzel karşılamıştır (İbn-ül-Esir, “El-Kâmil fî tarihi, c. 10, s. 254).

 

“Türk askerinden bir bölük yiğit hücuma kalkınca,

Onların müthiş nâralarının yanında,

Yıldırımın ne gürültüsü duyulur, ne de akla gelir!

Bu millet, öyle bir millettir ki eğer güler yüzle karşılanırsa,

Güzellik ve güleçlikte meleklere eş gibidir,

Üzerine hücum edilecek olursa da ifrit kesilir.”

 

 

İran’ın en büyük lirik şairi Hâfız-ı Şîrâzî’nin bir gazelinde Türk ırkının hem beyaz rengine, hem de fevkalâde güzelliğine çok zarif bir göndermede bulunan şu beyti D’Herbelot, J. B. Nicolas vesaire gibi birçok şarkiyatçılar alıntılamış ve izah etmişlerdir (Dîvan-ı Hafız, 1256 Bulak baskısı, s. 5):

“Şiraz’ın o parlak Türk’ü (güzeli) bizim gönlümüzü hoşnut edecek olursa, biz de onun kara benine Semerkant’la Buhara’yı feda ederiz.”

 

 

Hafız’ın bu çok bilinen şiirinde iki milletin ismi geçer ve bunlar Acem dilindeki mecâzi manalarıyla birbirine zıt iki sıfat şeklinde kullanılmıştır. Çünkü Acemcede “Türk” ismi Türk ırkının beyazlığıyla güzelliğinden kinaye olarak yerine göre “beyaz”, “parlak”, “güzel”, ve “sevgili” manalarını ifade ettiği gibi, “Hidu” kelimesi de, Hintlilerin koyu esmerliğinden dolayı “siyah” manasına gelir. “Türk” bir çehre üzerinde “Hidu” bir ben, beyaz bir yüzde siyah bir benek demektir. Acemcede “Türk” isminin bu mecâzî manalarını ispatlayan birçok deliller vardır. Meselâ güneşe, aya ve diğer birçok yıldızlara bile hep “Türk” ismi verilmiştir (Bürhân-ı katı, 1302 İstanbul baskısı, s. 111).

 

 

Türk-i nîmrûz (gün ortası Türkü)= Âftâb-ı âlem füruzdur (cihanı aydınlatan güneştir).

Türk-i Çîn= Âftâbdan kinayedir (güneş kastedilir).

Türk-i hisâri= Şems-ü kamerden kinayedir (güneş ve ay kastedilir).

Türk-i felek-Merrih yıldızıdır.

Türk-i muarbed-Merrih yıldızıdır.

Türkân-ı çarh/gök Türkleri=Seb’a-i seyyâreden kinayedir (yedi gezegen kastedilir).

 

 

Bu örneklerde güneş, ay ve yıldızlar gibi parlak şeylere hep “Türk” isminin verilmesi eski Türk tipinin “güzellik”, “beyazlık” ve “parlaklık” kavramlarını en mükemmel temsil eden tip olmasındandır ve Hafız’ın beytinde “Türk” ve “Hindu” kelimeleriyle yapılan tezat oyunu da işte bununla izah edilmektedir.        Acem şiirinde “Türk” isminin bu parlak manalarda kullanılması yalnız Hafız’a özgü değildir; ondan evvel ve sonra daha nice şairler bu kelimeyi hep o manalarda kullanmışlardır. Mesela ünlü Ömer Hayyam’ın rübâilerine göre de “Türk kadın veya erkeği İranlılar nazarında güzellik timsalidir” (Danişmend, 2007, s.16-18).

 

 

Sıtkı Nazik, “Klasik Şiirde Türk Güzeli” adlı araştırmasında Türk kelimesi hakkında aşağıdaki bilgileri aktarmıştır:

 

 

Türk kelimesi için mecazen “güzel genç/delikanlı veya kız, sevgili” denmektedir (Steingass 2005: 296). Bu bakımdan anlamsal seyri içinde zamanla Türk kelimesi “güzel insan” ve “sevgili” ile eş anlama sahip bir kavram hâlini almış, insandaki ideal fizik güzelliğini ifadede bir ölçüt olmuştur. Fars dilinde Türk ismi, etnik manasının ötesinde “sevgili” sözü yerine geçen bir kavram olmuştur. Şiirdeki tasavvura göre, Türk gulamları cenk meydanlarında kılıçları ve okları ile savaşırlarken Türk güzelleri de birer ok olan kirpikleri, yay çeken kaşları, çekik gözlerinin kılıç misali yan bakışları ile aynı görevi üstlenmektedirler. Arap ve İran şairlerinin, insanda ideal fiziki güzelliğin timsali olarak gördükleri Türk tipinin cemal vasfı yanında, celal tarafları olan savaşçı yönüyle ilgili ok, yay, kılıç, hançer, kement gibi unsurlar, Türk güzellerinin şahsiyetinde oluşan yeni sevgili ve güzel tasavvurunun bir başka yönünü oluşturmuştur (Akün 2013: 142-143).

 

 

 

Güzellik konusunda Türkleri örnek gösterip sevgililerini Türk güzelleriyle kıyaslayan Arap şairlerin yanı sıra, Türk güzellerine âşık olan bazı şairlerin onlar için gazeller bile yazdıkları vakidir (Civelek: 5). Nitekim bir kısım Arap şairler, Türklerin kadir ve şereflerinin yüce olduğunu, üstün savaşçılık ruhuna sahip bu kavmin, güzellik ve iyilikte meleği, savaş zamanlarında ise birer ifriti andırdığını söylemektedirler (Yaltkaya 1936: 318, Nazik, S. 2018,  s.140)

 

 

 

Kâşgarlı Mahmud, Oğuzlar ile Farslar arasında karışmalara işaret ederse de bununla ırkî değil lisanî ve kültürel münasebetler kastedilmiştir (B.Atalay, Divân.,I, s. 76, 401). Esasen onun zamanında Oğuzların muhacereti çok yeni olduğu için kan karışması bahis mevzuu olamayacağı gibi İslâmiyeti kabul edinceye kadar Karlukların Oğuzlardan daha fazla İran ve İslâm tesirlerine maruz bu­lunduğu da malûmdur (Barthold, Dersler, s. 69.).

 

 

Oğuzların şark Türklerinden olduğu gibi İranlılardan da farklı bir simaya sahip bulundukları ilk Selçuk devrinde müşahede ediliyordu. Filhakika Kirman Selçukluları hüküm darı Turan-şah (1085-1097) zamanında ceryan eden bir hâdise bu bakımdan kayda şayandır. Bu hükümdar, sarayında çalışan bir marangoza, çırağının Türk’e benzemesi dolayısıyla, bu çocuğun kimin olduğunu sorar. Marangoz: “Bu meselenin sorumluluğu size aittir. Zira Konak Kanununa (hükm -i nuzûl) göre evimde bir Türk askeri oturmaktadır. Anası bu çocuğun benden olduğunu söylerse de bunun cevabını vermek size düşer” beyanında bulunur. Ustanın bu ifadesinden müteessir olan Turan-Şah derhal sarayını ve ordugâhını şehrin dışına nakleder. Orada cami, medrese, zaviye, hasta-hâne (bîm âristan) ve hamam yapar; bunlara vakıflar te’sis eder. Beyler (kumandanlar) ve devlet adamları da orada köşkler inşa eder; bu suretle hükümet erkânı ile ordu şehrin dışına çekilirler”. Böylece esmer İranlılara nazaran Türkler daha farklı bir sîma arz ediyorlardı. Bu gibi hâdiselere ilhanlılar zamanında da rastlanmıştır. Oğuzlar da Peçenek, Bulgar ve Kıpçaklar gibi, İranlılara nazaran, bir şark-şimal  (doğu-kuzey)kavmi olarak tanınmakta idi.

 

 

Bununla beraber Türkler ile İranî kavimler arasında bazı kaynaşmalar da vuku buluyordu. Selçuklulardan önce Hârizmlilerin de “Suret ve tabiatları ile Türklere benzediği” erkenden dikkati çekmişti. Nitekim Selçuklular ve Hârizm şahlar zamanında bu yüksek medeniyet ülkesi ilerlemeye ve Türkleşmeye devam etmiş ve Moğol devrinde bu etnik hâdise tamamlanmıştır” (Mukaddesi, s. 285; Kazvinî, s. 520; Yakut, II. s. 369). Hârizm gibi Mâverâünnehir’de ve Şarkî Türkistan’da da asırlarca süren Türk göçleri sayesinde yerli Aryanî kavimler temsil edilmiş ve Türkleşmiştir. Nitekim Kâşgarlı Mahmud, XI. asırda Buhara ve Semerkant bölgesinde Soğdlular, Şarkî Türkistan’da Gencek ve Hotanlıların Türkçeden başka kendi dillerini de konuştuklarım belirtir. O: “Tat’sız Türk, başsız börk bolmas” atasözü ile Türkler ile Şarkî İran kavimleri arasındaki karışmalara işaret eder.” Bu gibi muayyen bölgelerde vuku bulan bu karışmaların göçebelerle değil, yerleşik hayata geçen Türklerle cereyan ettiğini de kaydetmeliyiz (Turan, 1969, c,1. , s.31-32).

 

 

ilk Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının sîma tasvirleri de Garp Türklerinin ırkî vasıflarını tespit bakımından lüzumludur. Alparslan “Uzun boylu, uzun bıyıklı ve heybetli bir padişah” idi. Oğlu Sultan Melik Şah da beyaz-kırmızımtırak çehreli, güzel yüzlü, uzun boylu, top sakallı ve pazıları kuvvetli olarak tasvir edilmiştir. Sultan Sancar “Buğday renkli, güzel yüzlü, çiçek bozgunu, uzun boylu, geniş göğüslü, şişman, sakalları tam ve heybetli bir padişah idi”. Bu sîma hususiyetleri henüz karışmamış bulunan ilk Selçuklu sultanlarının nasıl Moğol tesirlerinden uzak, İranlılardan ve hatta Şark Türklerinden farklı olduklarını meydana koyar. Türkiye Selçuklu sultanlarının simaları hakkında daha az kayda sahibiz. Gürcü kraliçesi II. Tahamara Kılıç Aslan’ın oğlu şehzade Süleyman’ın güzelliğini duymuş ve yaptırdığı resmini görünce kendisine evlenme teklifinde bulunmuştur. III. Gıyaseddin Keyhüsrev orta boylu ve yakışıklı idi. Musul-Halep atabeyi Nureddin Mahmud uzun boylu, güzel yüzlü, alnı geniş, rengi esmer ve sakalları gür (bir rivayete göre de yalnız çenesinde) olarak tarif edilmiştir” .

 

 

Osmanlı sultanlarına ait tasvirler Oğuz tipinin dikkate şâyân örneklerini gösterir. Kayı boyundan gelen Osmanlı sultanları, Osman ve Orhan gazi ince ve uzun boylu, burnu kavisli, mavi gözlü, kumral saçlı, yüksek alınlı, geniş göğüslü, beyaz tenli ve kolları adaleli idi. Bu kayıtlar resimleri ile iyi bildiğimiz “Fatih Burnu”nun daha başlangıçta Osmanlı Hanedanında mevcut olduğunu, bütün karışmalara rağmen, hârikulâde hâkim bir irsiyetle, bu vasfın son Osmanlı padişah, şehzade ve sultanlarına kadar devam ettiğini ifade eder. Şemâil-nâme Sultan Murad’ın da kartal burunlu olduğunu gösterir. Fâtih gibi, sarayı resimlerle süsleyen Yavuz Sultan Selim, yapılan resmin dedesine benzemediğini, zira çocuk iken onun kucağında oturduğunu ve kartal burunlu olduğunu hatırladığını söyler. Kanunî Sultan Süleyman’ın da, resimlerine uygun olarak, kartal burunlu olduğu yabancı elçiler tarafından belirtilmiştir. Dede-Korkut kitabının Oğuzlara ait tasvirleri de diğer kaynaklara uygundur.

 

 

Türkiye’de göçebe ve yerleşik Türklere ait tasvirler de garp (batı) Türklerinin sima hususiyetleri için ehemmiyetlidir. X III. asırda Sinop şehrini tasvir ve metheden bir Türk şâiri bu şehrin uzun boylu, mütenasip endamlı ve çok güzel kadınlarla dolu olduğunu ifâde eder. XIV. asrın ilk yarılarında Anadolu’yu gezen İbn Batûta halkın birçok meziyetlerini anlatırken “Allah bütün iyilikleri bu diyarda toplamış olup, ahalisi çok güzel bir surettedir” der.  XV. asırda göçebe Türkmenler hakkında güzel bilgiler veren de la Broquiere adlı Fransız seyyahı Çukurova’dan bahsederken “bu çok güzel memleket deniz ile dağlar arasında olup tamamıyla Türkmenlerle meskûndur. Bunlar çok güzel insanlar olup çadırlarda otururlar” kaydını verir. Bir başka seyyah da çadırlarda yaşayan ve otlaklarda dolaşan Türkmenlerin “Çok misafirperver, âlicenap ve hayırsever; uzun boylu, yüzleri renkli, bakışları sert ve kadınların çok güzel” olduğunu söyler. Bu kadınların erkeklerden kaçmadığını, Türk kadınlarından daha renkli, taze ve zarif bulunduğunu söyler. Anadolu’da yerleşen göçebe Türkmenler ve Yürükler bugüne kadar bu vasıfları muhafaza etmişler ve garp Türklerinin güzel bir tipini temsil etmişlerdir. Oğuz Destanı, Oğuz doğunca babası Karahan, çocuğun “Güzelliğinden hayrette kalmış; kavmimiz ve uruğumuz içinde bu kadar güzel bir çocuk dünyaya gelmemiş” olduğunu belirtir. Destanın Uygurca rivayetinde “Oğuz’un yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri mavi, saçları ve kaşları kara ve vücudu kıllı idi”. Onun evlendiği kızların da gözleri gök gibi (mavi) ve saçları su gibi dalgalı olarak tasvir edilmiştir”. İran ve Arap edebiyatları Türk güzellerine dair şiirlerle doludur ve bu sebeple de Farsçada “Türk” kelimesi güzel ve sevgili mânasını almıştır (Turan, 1969, c, 1, s.32-33).

 

 

 

Eski Türk yiğitlik ve cesaretinin ve yüksek zekâsıyla teşkilatçılığının Avrupa, Asya, Afrika ve hatta Okyanusya fetihleriyle neticelenip insanlık tarihinde yeni devirler açması, bütün millî ve genel tarihleri doldurmak suretiyle Türk’ü yeryüzünde bir kuvvet ve kudret simgesi hâline getirirken, ırkî tipinin eşsiz güzelliği de Asya milletlerinin gönüllerini büyüleyerek, şiirleriyle masalarında ve hatta millî efsanelerinde tükenmez izler bırakmıştır. Fakat atalarımızın bütün bu tarihi ve ırkî üstünlükleriyle güzelliklerini gölgede bırakan büsbütün başka bir erdemleri daha vardır ve o da manevi güzellikleridir. Bugün tamamıyla unutulan, eski Türk karakter ve ahlakı, Hıristiyan ve düşman Avrupa milletlerini bile asırlarca ecdadımıza hayran eden en muhteşem yönümüzdür.

 

 

İnsanlık tarihinde hiçbir millet, eski Türk toplumu kadar melekleşmemiştir. Çeşitli Avrupa milletlerine mensup araştırmacılar, asırlar boyunca Türkiye’ye gelip Osmanlı Toplumunun başında bulunan Türk milletini yıllarca inceleyerek birçok eserler kaleme almışlar ve birbirlerinden habersiz bu farklı yüzyıllardaki çeşitli milletlerin çoğunlukla düşmanlık duygularıyla dolu yazıları, nihayet hakikati itirafa mecbur kalarak Türk karakter ve ahlakının yüksekliği hususunda hiç farkında olmadan hep birbirlerini doğrulamışlardır.

 

 

Bu araştırmacıların birçoğu, eski Türk’ün Batı âlemini asırlarca hayran bırakan mânevî yönün büyüklüğünü Kur’an’a borçlu olduğunda hem fikirdir. Bu görüşün doğruluğunda hiç şüphe yoktur. Ancak, şu hakikati de unutmamalıdır ki, diğer Müslüman milletler, bu mânevî ve ahlâkî seviyeye Türkler kadar yükselememişlerdir. Elbette bunun sebebi, tıpkı zekâ, yiğitlik ve cesaret, teşkilatçılık ve güzellik gibi ırkî yetenekler kabilinden bir meziyette aranmalıdır. Çünkü eski Çin, Bizans, İran, Süryani ve Arap kaynaklarındaki açıklamalardan anlaşıldığına göre, Türk milletinin İslâm’dan önceki devirlerde de ahlâki seviyesi diğer milletlerden çok üstündür. Hilekârlık, vurgunculuk, zina, vesaire gibi yüz kızartıcı hareketlerden tamamen uzak oldukları genellikle oy birliğiyle kabul edilir. Mesela Süryani Mikâil vakayinamesinin 3. Cildinin 152. Sayfasında, o devirlerden söz ederken bu noktada şöyle denilmektedir:

 

 

“Türklerin meziyetleri vardır. Hilekârlık ile sahtekârlık bilmezler ve doğruluktan ayrılmazlar. Karı koca ihanetinden çekinirler, onun için Türkler arasında zina ender bir şeydir: Bunun sebebi, Türk kanunlarının ikinci ve üçüncü defa evlenmeyi, yani çok kadınla evlenmeyi yasaklamamasıdır”. (Danişmend,  2007, s.19)

 

 

İstanbul’un Türk mahallelerinde ne ağlayan bir kadın sesi duyulur, ne de ağlayan bir çocuk vardır. Hatta ve hatta ürkek bir hayvan bile göremezsiniz. Türk kedileri insandan kaçmaz. Çünkü onlar hiçbir zaman hayvanlara kötü muamele etmezler (Coludde Farrere, Tarihsiz, s.22).

 

 

İslâm dini dört kadına kadar evlenmeyi yasaklamamasına rağmen, tavsiye edilen evlikik tek eşliliktir. Türkler İslam öncesi dönemlerde de tek eşle evlenirlerdi. Kadınlar Arap ve Batı toplumunun aksine Türkler arasında çok değer görürdü. Türklerin büyük devletler ve medeniyetler kurmasında Türk toplumundaki kadın anlayışının ve kadınların büyük yeri ve önemi olmuştur.

 

 

“Melikşah tahta çıkınca, iç çekişmeler başladı. Bir gün namaz kıldıktan sonra vezire dönüp, ne dua ettiniz diye sorduğunda vezir, “Galip gelmenizi”, demişti. Melikşah cevap olarak, “Ben de, Müslümanlara hükümdar olmaya kardeşim benden daha layık ise, zaferin ona nasip olmasını Allah’tan istedim,” demişti. Bunu anlatan Gibbon, ”İç savaşlar sırasında Türk hükümdarının bu sözleri kadar saf ve âlicenap söze rastlanmaz,” görüşünü ekliyor ” ( Erer, 1993,  s, 17).

 

 

“Sultan Sancar zamanında Merv’de doğan Fahreddin Mübarek–Şah, Türklerin hâkimiyetlerini ve dağılış sahalarını düşünerek, Çin’den Rum ülkelerine, şimâlin buzlu bölgelerinden Hindistan’a kadar uzanan bütün memleketleri “TÜRKİSTAN” hudutları içine almakta ve yeryüzünde Türkistan kadar büyük bir ülkenin bulunmadığını söylemekte ve bunu Türklerin üstünlüklerinden biri olarak göstermektedir”(Turan, 1993, s: 414).

 

 

Yakut da Mu’cem ul –buldan adlı eserinde dünyanın meskûn dört kısmından birinin Türk ülkesi (Arz üt-Türk) olduğunu, Hindistan’dan Rum hudutlarına kadar uzandığını söyler. Mübârek-şâh Türklerin meziyetlerini sayarken her millet arasında Müslüman olduktan sonra irtidat eden (dinden dönen) bulunduğu halde Türklerin müstesna olduğunu yazar. Zîra Türkler İslâmiyet’e öyle bağlanmışlardır ki onlardan bir kimsenin ailesini ve memleketini hatırlayarak bu dinden döndüğünün görülmediğini, her millet mensubu, kendi memleketinden ayrıldığı vakit, zelil düştüğünü, hâlbuki bunun aksine Türkler, İslâm memleketlerine gelince kadir ve kıymetlerinin, kumandan ve emir (hükümdar) olduklarını söyler ve böylece hizmetlerinde menşei köle olan Gazne ve Hindistan sultanlarının durumunu izah eder. Müellif, Türklerin bu meziyetleri dolayısıyla de efsânevî Türk Pâdişahı Afrasyab’a (Oğuz Han’a) atfolunan: “Türk denizdeki bir sedefe benzer; orada (denizde, yani kendi kavmi arasında) iken kadri (kıymeti) bilinmez, lâkin denizden çıktıktan sonra pâdişahların tâcı ve gelinlerin süsü olur” sözünü nakleder.

 

 

Kâşgarlı Mahmud gibi o da tabii Kur’an dili olan “Arapçadan sonra Türkçeden daha iyi ve heybetli bir dil yoktur. Eski zamanlardan beri emir ve kumandanların çoğu Türk olduğu ve devlet, nimet, altın, gümüş de ellerinde bulunduğu, büyükler, asiller ve bütün halk onların hizmetinde ve Türklerin devleti sayesinde mesut ve hürmetkâr olduğu için bu gün insanlar eskisinden fazla Türk diline rağbet etmektedir” mütalaasını beyan eder. Rubruck ve Marko Polo gibi Avrupalı seyyahlar da Anadolu’ya Türkiye ve Balkanlardan ve Tuna havzasından Cenûbi (Güney) Rusya’dan Çin hudutlarına kadar uzanan geniş Asya ülkelerini “Büyük Türkiye” (Magna Turkia) adıyla zikrederken Kaşgârlı ve Mübârek Şâh gibi bir realiteyi ifade ederler.(Kaşgarlı Mahmud gibi Fahreddin Mübarek şah’ta Kur’an dili olan “Arapçadan sonra Türkçeden daha iyi ve daha heybetli bir dil yoktur. Eski zamanlardan beri emir ve kumandanların çoğu Türk olduğu ve devlet, nimet, altın, gümüş de ellerinde bulunduğu, büyükler, asiller ve bütün halk onların hizmetinde ve Türklerin devleti sayesinde mesut ve hürmetkâr olduğu için bugün insanlar eskisinden fazla Türk diline rağbet etmektedir” görüşünü ileri sürmektedir (Turan, 1993, s.415).

 

 

Batılı Gözüyle Türkler

Osmanlılar öncelikle faziletli, adaletli, iffetli, izzetli, cesur, vakur, hoşgörü sahibi, dost, mütevazi (alçak gönüllü) ve mütebessim (gülümseyen), gösteri ve gösterişten kaçınan kıble yürekli insanlardı… Osmanlı atalarımız, tanısınlar tanımasınlar, “Gülümseyiniz, müminin mümine gülümsemesi sadakadır” hadisi ve “Selamı yayınız” tavsiyesi çerçevesinde, karşılaştıkları herkese gülümseyerek selam verirler, tanıdıklarına ayrıca hal-hatır sorarlar, aile efradına (ailenin diğer bireylerine) selam yollarlardı. Böylece gönüller birbirine ısınır, geniş anlamlı toplumsal bir mutabakat oluşurdu. Osmanlı gerçek anlamda bir barış ve kardeşlik toplumuydu. Hasbelkader nefsine yenilip biriyle kavga edeni, mahallenin önde gelenleri birkaç gün içinde barıştırırdı. Olmaz da küslük uzarsa, dört gözle kaydeder: “Her kimin bir düşmanı varsa, bayramlarda ona gidip af dilemek zorundadır. Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübarek olması mümkün değildir. “Bu esaslara riayet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık (tabii ki abartıyor) telakki edilip dışlanırlar.” Du Loir görüp incelediği toplumsal yapıdan o kadar etkilenmiştir ki, Osmanlı Türk toplumunun bazı kötülüklerden haberdar olmadığını düşünmekten kendini alamamıştır:

 

 

Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler: Dinlerinin bu husûsa âit bir hükmü gereğince cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini âdetâ îlân etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü onlar için umumi bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında el sıkışırlar. Küçükler büyüklerin elini öptükten sonra başına koyup, ‘Bayramın mübârek olsun!’ der.”

 

 

Böyleydi, çünkü kişisel ve toplumsal ilişkilere henüz “menfaat” hükmetmiyordu. “Kardeşlik” en belirleyici öğe idi. Bu yüzden insanlar arasında kıyasıya bir rekabet oluşmaz, en azından rekabet, kırıcı ve incitici boyutlara ulaşmazdı. Osmanlı edebi ve nezaketi dünyaca meşhurdur. İslam’la yoğrulan yürekler bugünkü halimizle mukayese edilemeyecek kadar duyarlıydı. “Tevazu” ve “doğallık” sıradan meziyetler sayılırdı. Hayata “Alçakgönüllülük” ve “yardımseverlik” hâkimdi. “Küstahlık” nedir bilinmez, büyüklerin sözü kesilmez, bilgiçlik taslanmaz, ar, namus ve hayâ gibi kutsallar es geçilmezdi. Kadınlara karşı dinamiklerini imandan alan derin bir hürmet beslenirdi. Erkek ve kadın arasında mutlak surette bir mesafe vardı. Bunun belirleyicisi “Zinaya yaklaşmayın” mealindeki âyetti. Sokakta karşılaşılan kadına asla dik dik bakılmaz, derhal başlar öne inerdi. Kadının sokakta rahatça yürümesi için, erkekler kendilerini hafif alargaya çekerler, kadına yol verirlerdi. (Sonra nasıl olduysa bu durum tersine döndü: Köylerde kadınlar erkeklere yol vermek için kenara çekilip çömelmeye başladılar). Her kadın toplumsal edebin bir gereği olarak anne, teyze, hâlâ ve bacı olarak görülürdü. Onları rahatsız edecek en küçük davranışta bile bulunulmaz, bulunanı toplum müthiş yadırgar, büyükler derhal müdahale ederlerdi. Lady Craven erkeklerin kadınlara karşı saygısını “aşırı” bile bulduğunu hayretler içinde şöyle dile getiriyor:

 

 

“Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkek ağır bir suçtan dolayı idam edilip bütün mal varlığına el konsa bile karısına ve çocuklarına gayet iyi muamele edilir. Kadınların mücevherlerine dokunulmaz. Çocuklar devlet himayesine alınıp bırakılır.” (Zamanın Avrupa’sında idam edilen erkeğin tüm mal varlığı ile birlikte yakınlarının takılarına da el konulurdu).

 

 

Osmanlı toplumunda “Nemelazımcılık” yoktu. En azından bu kadar yaygın bir hastalık değildi. Tüm toplum, kaynağı din olan geleneklerin bekçisiydi… Bunların bozulmaması için herkes üzerine düşeni yapar, bir bakıma her vatandaş “gönüllü polis” gibi çalışır, herkes “vatandaşlık” sorumluluğunu yerine getirirdi. O kadar ki, mahalle kabadayıları bile, toplumsal düzene bekçilik ederlerdi.

 

 

Osmanlı toplum hayatı konusunda Avrupalı gezginlerin sayısız tespitleri olmuştur. Bunlardan Guer şöyle diyor: “Türklerin pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riâyet ederler. Birbirleriyle karşılaştıklarında sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar. Muhataplarına, müjdeleyici bir surette, yani rütbe ve mevkilerine göre paşa, ağabey ve sultan gibi vasıflarıyla hitap ederler” (Bahadıroğlu, 2011,  s. 15-16).

Yabancı gezgin ve gözlemcilerin, Osmanlı insanının nezaket, nezafet, temizlik, görgü, incelik ve insan ilişkilerine dair tespitlerini aktarmaya bugün de devam ediyoruz… Meşhur Fransız gezgin Brayer şunları söylüyor:

“Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir… Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları ter temizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir… Brayer, hayranlıkla devam ediyor:

 

“Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, bir kaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubâlilikler yoktur.” Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor: “Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilemeyecek bir nezâket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlıların ahlâkî hayran olmamak elde değildir.”

 

  Tanınmış yazar Edmondo de Amicis ise Osmanlı halkını şöyle anlatıyor:

“Tetkik ve tespitlerime göre, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hiçbir hakâret ve zarâra uğrama tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir! Bu ziyaretlerde bir yabancı, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet görebileceğinden emîn olabilir. “Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışa bile hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez.”

Şimdi sıra Du Loir’da… Yıllarca incelediği toplumsal yapımızı bize şöyle anlatıyor:

“Hıristiyan memleketlerinde pek yaygın olan küfürbazlık, öfke ve intikam hissi Türklerde yoktur. Çünkü bunlar içki ve kumarın kışkırttığı alışkanlıklardır. Osmanlılar için içki ve kumar da meçhuldür. Sokaklarında da evlerinde de hiçbir küfür sözü işitilmez. Bunun yüzümüzü kızartacak ve bizi hayrete düşürecek tarafı ise, Osmanlıların yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimelerinin bulunmayışıdır. Onlar yalnız ‘Vallâhi’ şeklinde Allâh’a yemin ederler” (Bahadıroğlu, 2011, s.17).

 

 

Du Loir haklı: Osmanlıların hayreti bile zikirdi. Şimdi olduğu gibi “Vaaaav yaaaa” diye Amerikan kırması çığlıklar atılmazdı. Hayretlerini “Allah Allah”, Fesübhanallah”, “Lailahe İllallah”, “Tövbe estağfurullah” gibi kelimelerle ifade ederlerdi. Sakınmak istediklerinde “Neuzubillah” çeker, her işe “Bismillah” ile başlarlardı. Öfkelenmeleri halinde “Ya sabır” der, haksızlığa uğramaları karşısında “Hasbünallâhü ve ni’mel-vekîl!” diyerek Allah’ı kendilerine “vekil” ederlerdi. Tekke ve zâviyelerin duvarlarında teselli edici levhalar asılıydı: “Bu da geçer ya hû!”, “Vazgeç ya hû!”, “Hoş gör ya hû!” Toplum “yaşamak” ve “yaşatmak” temelinde yücelmişti. Bu yüzden cinayete pek rastlanmazdı. Oysa aynı dönemde düello, (iki kişinin bir birlerini öldürmeleri) Avrupa hükümetleri tarafından “yasal” sayılırdı. Paris sokaklarında ve meydanlarında düello edenlere çok sık rastlanırdı. Hırsızlık, soygun, kapkaç gibi suçlar da meçhul sayılırdı. Bu tür şunları yazıyor: “Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”

 

 

Fransız müellif Dr. Brayer de 1830’ların İstanbul’unu şöyle anlatıyor:

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.” Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor: “Haksızlık, mürabahacılık (Tefecilik), inhisarcılık (tekelcilik) ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür… Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”

Şimdikinin aksine, eski İstanbul sokakları genel olarak sakindi. Her yer güven içindeydi. Herkes günün her saatinde istediği yere hiçbir endişe duymadan gidebilirdi. İngiliz sefiri Sir James Porter 1740’ların İstanbul’unu şöyle tasvir ediyor:

“Gerek İstanbul’da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.” Osmanlı insanı hırsızlık, gasp, kapkaç nedir bilmezdi. İstanbul’daki gasp, kapkaç, hırsızlık, soygun olaylarını gazetelerde okudukça eski halimizi nasıl da özlüyorum bilemezsiniz. “Bu muazzam payitahtta” diyor.

 

 

Fransız tarihçi M. A. Ubicini, “dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vak’aları olmadan gün geçmez.” Çevreyi kirletmek ise bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi… Hatta “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçları yeşertmeye çalışırlardı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı. Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı Batılı gözlemciler, sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti: “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar.

 

“Fakat şunu da itiraf etmeliyim ki, (eski Türkler) bu dindarâne hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler.” Osmanlı insanı güzel konuşur, derdini kestirmeden anlatırdı. Sözü gereksiz yere uzatmaz, o zamanın deyişiyle “israf-ı kelam” (kelime israfı) etmezdi. Ayrıca konuşanın sözü asla kesilmezdi. İfadeleri gâyet zarîf ve düzgündü.

 

Sohbet edenlerin aralarındaki uyumu ve sevgiyi gören Charles MacFarlane, şöyle yazmaktan kendini alamamıştı: “Bu milletin konuşması, bütün diğer milletlere örnek olabilecek kadar güzel ve mükemmel!” (Bahadıroğlu, 2011, s.19-21)

 

Bu güzel örfe ve adetlerimiz başta Afyonkarahisar olmak üzere yurdumuzun bir çok yerinde 1970’li yıllarda yaşamaktaydı. Hırsızlık olaylarına hiç rastlanmaz, evlerin dış kapılarında bu günkü anlamda kilit bile yoktu, kapılar herkesin kolayca temin edebileceği, bu gün iç oda kapılarında kullandığımız kilit ve anahtarlarla kilitlenir, anahtar kapının üstünde bir yere konulurdu;  genelde bu yer kapılara çakılı olan metal kapı numaralarının arkası olurdu. Hatta dış kapılar kilitlenmezdi bile.

 

 

Din, ahlak demektir, bütün dinlerin hedefinde yüksek ahlak vardır. Sevgili Peygamber Efendimiz de: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur. Eski Türkler ahlak bakımından da dünyada eşine benzerine az rastlanan bir millettir. Ünlü Arap tarihçisi Cahız, Türklerin Faziletleri adlı kitabında Türk ahlakı hakkında şunları söylemektedir:

 

“Türkler, yaltaklanma, yıldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bid’at nedir bilmezler başkalarının malını helal saymazlar…“

 

Kaşgarlı Mahmud Divanü Lügat-it Türk’te, “Türklerde güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer, sayısız iyilikler görülmektedir” demektedir.(Kaşgarlı Mahmud, s:352)

 

Batılılar Türkiye’ye Hicret Ettiler.

Dünyadaki nüfus hareketleri ve sığınma faaliyetleri bu günkü gibi, Doğu’dan Batı’ya değil, Batı’dan Doğuya idi. Almanya ve Avusturya topraklarında bir çok aile adil bir idarede ve insanca yaşamak için Türk topraklarına hicret etmekteydiler.

 

Kendisini yeryüzünün yegâne imparatoru ilan eden Sultan Süleyman’ın bu büyük dava uğrunda giriştiği hegemonya seferleri esnasında, Protestan mezhebini neşre çalışan Luther’in vaazlarında, Türklere mukavemeti “Allah’ın kuvvetlerine karşı gelmekle bir tuttuğu” ve bir taraftan da “Avusturya topraklarından birçok ailelerine muntazam ve adil bir idarede insanca yaşayabilmek için Türkiye’ye hicret ettikleri” ve hatta bu muhaceretler bir asır kadar devam ettiği için daha sonraları 1041 = 1631 tarihinde Budin Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından Palatin Esterhazy’ye zulümden vazgeçilip bu muhaceret cereyanına bir nihayet verilmesi hakkında ihtarnameler bile göndertildiği muhtelif vesikalarla sabittir  (Danişmend, 1966, s.127).. Bu hicret, cumhuriyet döneminde de devam etti ve Atatürk döneminde, Almanyadan, Hitler’in zulmünden kaçan 300’e yakın bilim adamı Türkiye’ye sığındı.

Biz Hile Bilmeyen Bir Milletiz!

Bir sefer sırasında Türkeşler devletinin hakanı Su-lu Han ile Emevi ordusu komutanlarından Cüneyd bin Abdurrahman karşılaştılar. İkisinin arasında geçen konuşma hem Türk ahlakı hem de Türklerin İslâmi bir arayış içinde olmaları açısından çok önemlidir. Prof Dr. Zekeriya Kitapçının Orta Asya’da İslâmiyet’in Yayılışı ve Türkler adlı eserinin 298. Sayfasında anlattığına göre bu olay 730 yılında gerçekleşmiştir. Arap tarihçisi Câhiz bu olaya eserlerinde çok geniş bir şekilde yer vermiştir.

 

Cahiz’in anlattığına göre, Cüneyd Türklerle Araplar arasında çıkan bu savaşların birisinde Türk Hakanının kıskacı arasında kalmıştı. Hakan Cüneyd’in bu zor durumunu görünce O’na korkmamasını söyledi. Eğer O Cüneyd’e bir kötülük yapmak istemiş olsaydı daha Cüneyd’in derlenip toparlanmasına fırsat vermeden ordusunu toz duman edebilirdi. Hâlbuki O’nun maksadı başka idi. Oysa Hakan, Cüneyd’e, İslâm dini ile ilgili sorular sormak ve öğrenmek istiyordu. Onun için Cüneyd’e korkmamasını söylemiş. (Kitapçı, Z. 1994, s:296) ve:

 

“Kuvvetlerinin eksik tarafını önceden gördüm, eğer sana galip gelmek veya bir kötülük yapmak isteseydim düşünmeye fırsat vermeden seni toz duman ederdim. Bu hileyi öğrenip de başka Türklere tatbik etmeyeceğini bilsem kuvvetlerinin ve tabyandaki eksik ve hatalı tarafı sana gösterirdim. Senin akıllı ve sülalen arasında şerefli, faziletli ve dinini iyi bilen bir kimse olduğunu duydum. Dininizi tanıyabilmek için sana dini hükümlerinize dair bazı şeyler sormak istedim. Sen bana maiyetinle gel, ben sana yalnız başıma çıkayım, şahsım için bu hususta gerekli olan bazı şeyleri sana soracağım. Sakın benden kuşkulanıp endişeye düşme. Benim gibi bir adama gadretmek yakışmaz. Benim gibi bir kimse önce hile ve hud’asından emin edip de sonra verdiği sözü bozan bir insan değildir. Biz işlerimizde hile yapmayan bir milletiz. Hileyi sadece harpte mubah sayarız. Eğer harp hilesiz olacaksa hileyi harpte dahi mubah görmeyiz (Doğan, 1978, s, 16; Kitapçı, s.296).

 

Câhız’ın tafsilatlı olarak anlattığı bu görüşmede Sulu Han, Cüneyd’e İslâm’ın, zina yapma, namuslu bir kimseye zina iftirası, gasp, yağma, insan öldürme, kulak, burun kesme, yalancılık, dedi kodu yapma, topluluk içinde yellenme ile ilgili hükümlerini sormuştur. Türkeş Hakanı Sulu aldığı cevapların çoğunu “doğru, doğru” diyerek tasdik etmiş, yalancı, kovucu, saygısız (yellenen) kimseler hakkındaki cezaları (sürgün, halktan uzaklaştırma) az görmüş ve:

 

“Sadece bu mu? Bana göre kovucu, insanların arasını tutuşturan kimsedir. Böyle bir insanı hiçbir kimseyi görmeyeceği bir yere hapsederim. Alenen yellenenin kıçını dağlar, bu hareketini yapan azasını cezalandırırım. Yalancıya gelince, sizin hırsızın elini kestiğiniz gibi ben de onun yalan söyleyen azasını keserim. İnsanları güldürüp hafif meşrepliğe alıştıran kimseyi ise idarem altındaki yerden sürgün ederim. Onu memleketimden çıkarmak suretiyle fikirlerini ve zihniyetini düzeltirim.

 

İbrahim Abdülmelik’ten, Abdülmelik Salih’ten, Salih Cüneyd’den nakleder. Cüneyd şöyle demiştir: Bu Türk’ten daha vefalı, daha insaflı, daha anlayışlı, daha zeki birini görmedim. Onunla gündüzleyin üç saat karşılıklı olarak konuştuk, dilinden başka hiçbir yeri kımıldamadı. Ben de dilimden başka hiçbir yerimi kımıldatmadım (Doğan,1978, s:18).

 

Cüneyd’in insan aklının kapasitesinin sınırlı olduğu, bu yüzden insanın hata yapmaması için mutlaka yüce bir mürşide yani Cenâb-ı Hakk’ın vahyine mazhar olan bir peygambere ihtiyacı olduğu yolundaki açıklaması ve konuyu bu şekilde toparlamasından son derece duygulanan Türk hakanı ona;

 

Sen şimdiye kadar bundan daha değerli bir söz söylemedin. Hele bu son sözlerinle kalbime derin bir kaygı attın! Diyerek samimi itiraflarda bulunmuştur. (Kitapçı, Z.1994, s. 297).

 

Bu konuşmaya dikkat edilirse Allah’ın varlığı, birliği ve inanç konularına hiç yer verilmemiştir. Çünkü Türkler İslâmi mânada zaten Allah’ın varlığına ve birliğine inanan Hanif bir karakterde idiler. Onun için sorular Türk ahlakı ile İslâm ahlakının karşılaştırılmasına yönelik özellikte olmuştur. Adeta Türk hakanı yapmış olduğu konuşmaları ile İslâmiyet’in milli bünyelerine uygun olduğunu ifade etmiş, hattâ alenen yellenenlere ve dedi kodu edenlere, yalancılara, insanlığı güldüren ve ahlakını bozocu konuşmalar yapanlara verilen cezaları az bile bulmuştur.

 

 

Bir taraftan Batı merkezli tarihin esiri olan bazı Batılı tarihçiler Türkleri barbar ve ikinci sınıf olarak görürlerken, diğer taraftan Batılı tarafsız bilim adamları da ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunun da temelinde 19.yüzyılda gelişen Turqueri ve Türkoloji hareketlerinin önemi vardı. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Osmanlıda ortaya çıkmasından önce Avrupa’da Türklüğe dair iki hareketin bulunduğunu hatırlatır. Bunlardan ilki Fransızca Turquerie denilen Türk hayranlığıdır. Türkiye’de yapılan ipekli yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, marangoz ürünleri, cilt ve tezhip işleri, tesbihler, mangallar, şamdanlar, çanaklar, çömlekler ve daha birçok eşyayı büyük paralarla satın almaktan kaçınmayan bir Avrupa burjuvazisi ortaya çıkmıştır. O günlerde Batı’da zengin evlerinde bir Türk odası ya da bir Türk köşesine rastlamak neredeyse sıradanlaşmıştır. Avrupalı ressamların Türk hayatına dair yaptıkları tablolar ile şairlerin ve filozofların Türk ahlakını tavsif (anlatmak-açıklamak) yolunda yazdıkları kitaplar da Turqueri’nin içine girerdi. Lamartin’in, Agust Comte’un, Pierre Loti’nin, Ali Paşa’nın özel kâtibi olan Mismer’in Türkler hakkındaki dostane yazıları bu akmın yansımalarındandır (Meydan, 2007, s.66-67).

 

Avrupa’da ortaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, Almanya’da, Macaristan’da, Danimarka’da, Fransa’da, İngiltere’de birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ait tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin çok eski bir millet olduğunu, oldukça geniş bir alana yayılmış bulunduğunu meydana koydular… Özellikle Fransız Tarihçilerinden Deugnes’nin Türklere, Hunlara ve Moğollara ait yazmış olduğu büyük tarihle; İngiliz bilim adamlarından Sir Davids Lumley’in Üçüncü Selim’e ithaf ettiği Kitab-ı İlmü’n-Nâfi (Yararlı bilim kitabı) adındaki genel Türk grameri, aydınlarımızın ruhunda büyük etkiler yaptı. (Gökalp, 1996, s. 11-12)

 

 

            “İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır. Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet daha vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lâkin mağlup edilemezler.” (Napolyon Bonapart)

 

 

            “Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz.” (William Martin)

 

            “Poltova’da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi; önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş… Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu; yine kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elma bağa sardılar. Bu kadar âlicenap, bu kadar asil, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı” (Demirbaş Şarl- İsveç kıralı)

 

 

Avrupa Hunları’nda Attila’nın başkentinde bir Bizanslı, Bizans’ta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunların yürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuz yaşadığını söylemişti. Çin’deki köleler hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı (Kafesoğlu,1996, s. 195).

 

            “Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekâsı vardır. İşte Türk, bu zekâsıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa’nın yarısını yüzyıllardır boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olmazdı.” (Çarnayev- Rus komutan)

 

            “Türk asillerin asilidir. Yapma olmayan, gösterişi bulunmayan pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir.”( Pierre Loti)

 

            Doğulu önderler, milletlerinin başından ayrılmayarak her hükümetin temeli olan şu iki kanunu hakkıyla yapıyorlar. İyi yola götürmek ve kötülüklerden korumak. Bu asil hareket Ruslardan fazla ve özellikle Türklerde göze çarpıyor.” (Auguste Comte)

 

            “Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar. Belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır.” (Lady Mary Wortley Montago)

 

            “Türk’ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk’ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez” (Decamps- Fransız ressamı)

 

            “Türklerin yürekleri temizdir. Onlarda batıl fikirler, basit düşünceler yoktur.” (Semame İbn-i Eşreş)

            “Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır.” (William Pitt- İngiliz devlet adamı)

 

            “Türk, Heredot’tan, Tevrat’tan çok eski yüzyılların tanıdığı bir ulusun adıdır. Sadelik içinde görkemi, Sükûnet içinde ihtişamı, tahakküm kabul etmeyen bir yüreklilik, alabildiğine geniş bir fetih aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uydurma zevki ve alışkanlığı Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür” (Hammer- Ünlü Macar Tarihçisi)

 

            “Türkler kahramandırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yer yüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir. (Comenius- Çek Bilgini)

            “Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk’ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır” (Lord Byron)

            “Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker yoktur.” (Hamilton)

“Bütün kavimlerin arasında yiğitlik, cesaret bakımından Türklerden üstün, büyük hedeflere ulaşmak için onlardan daha dirayetli hiçbiri yoktur. Cenab-ı Allah onları arslan sıfatında yarattı.”

“Onlar bozkırlara, otsuz ve ocaksız çöllere alışıktırlar. Zaruret halinde pek aza kanaat getirerek, gün geçirecek derecede dayanıklıdırlar. Göbeği kesildiği andan itibaren Türk, askerin başbuğu, bölgenin komutanı olmaktan ve kendini zahmetli duruma sokmaktan başka bir şey düşünmez.” (İbn HASSUL)

 

“Yabancı bir ülkeye giden garibi fena âkibetler bekler. Bunun aksine Türkler, İslâm ülkelerine ulaştığı zaman, orada saygı ve takdir görürler. Emîr ve ordulara komutan olurlar.” “Hazreti Âdem’den beri bugüne kadar para ile satın alman esirlerin sultan olduğu hiçbir yerde görülmemiştir. Türkler müstesnâ.”

 

“Türkler denizin derinliğinde midye kabuğu içinde saklı inciye benzerler. Değerinin takdir edilmesi için denizi bırakarak, hükümdarların tacını, gelinlerin kulağını süslemesi gerekir.” (Mübarekşah)

“Türklerden biri köle olduğu zaman efendisinin askerine komutan olmakla yetinmez. Efendisinin elinden hükümdarlığı alıp yerine geçmek ister.” (el-KAZVÎNÎ )

“Türkler şiddet ve cesaret bakımından diğer insanlara üstün oldukları için halifelerin askerleri, beyleri de halifenin komutanı olmuşlardır. Türk askerleri diğer ırkların askerlerine göre kudret, cesaret, cüret, atılganlık bakımından üstündürler. İyi hizmetleri, itaatleri, giyimlerindeki gösteriş ve sultanlığa yaraşırlıkları dolayısıyla Maveraünnehir dihkanları, halifelerin komutanları, maiyetleri, hizmetkârlarının ileri gelenleri olmuşlardır.” (İbn HAVKAL)

Eski Türklerin faziletlerini ve güzelliklerini anlatan ünlü Arap tarihçisi Cahız’ın “Fezailü’l-Etrak “ Türklerin Faziletleri adlı kitap başta olmak üzere yabancı yazarlar tarafından yazılmış çok sayıda eser vardır ve bu konu başlı başına bir inceleme konusudur. Biz şimdilik vermiş olduğumuz bilgilerle yetinelim.

 

 

KAYNAKLAR:

Kaşgarlı, (1333). Divanü-Lügat-it Türk, Besim Atalay Tercümesi, c. 1. TDK Yayını:

Akün (2013), Divan Edebiyatı, İstanbul, İSAM Yayınları

Bahadıroğlu,  (2011), Muhteşem Osmanlı Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul Nesil Yayınları

Barthold,  (2004). Orta Asya Turk Tarihi Dersleri, Yayına Hazırlayan Hüseyin Dağ, Ankara: Çağlar Yayınları.

Danişmend,  (1966,). Türklük Meseleleri, İstanbul, İstanbul Kitapevi

Doğan,(1978), Kur’an’ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, İstanbul.

Dîvan-ı Hafız, (1256) Bulak baskısı.

Erer, (1993) Türklere Karşı Haçlı Seferleri, Ankara: Bilgi Yayınları/Bilgi Dizisi:90

Gökalp,  (1996) Türkçülüğün Esasları, Sadeleştiren: Cengiz Han, İstanbul: Kamer Yayınları.

Kafesoglu, (1966)Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını

Kitapçı, (1994). Orta Asya’da İslâmiyet’in Yayılışı ve Türkler 3. Baskı Konya.

Nazik, (2018). Klasik Şiirde Türk Güzeli, Türk Dünyası Dergisi, Mayıs 2018, sayı: 45.

Turan,  (1993), Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Yaltkaya, (1936) Türklere Dair Arapça Şiirler, Türkiyat Mecmuası, cilt: 5

 

Hazırlayan : Muharrem Günay Sıddıkoğlu

]]>
https://www.tarihigercekler.com/turklerin-manevi-ve-irki-guzellikleri.html/feed 0
TÜRKLERDE MİLLETLEŞME SÜRECİ-OSMANLILIK VE OSMANLI BARIŞI https://www.tarihigercekler.com/turklerde-milletlesme-sureci-osmanlilik-ve-osmanli-barisi.html https://www.tarihigercekler.com/turklerde-milletlesme-sureci-osmanlilik-ve-osmanli-barisi.html#respond Tue, 25 May 2021 22:36:21 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1658 TÜRKLERDE MİLLETLEŞME SÜRECİ-OSMANLILIK  VE OSMANLI BARIŞI

MUHARREM GÜNAY :

Osmanlı devleti, hiç şüphesiz Türk devletiydi. Devletin asıl kurucu unsuru ve hâkim millet de Türklerdi, Osmanlı padişahları, her zaman Türk olmakla ve Oğuzhan soyundan gelmekle övünürlerdi. Hunlar zamanından başlayarak kurulan Türk devletinin asıl ve temel unsuru Türkler olmasına rağmen, devleti oluşturan halklar arasında Türk olmayanlar da vardı.  Türkler bu günkü anlamda millet olma bilincine ve farklı ırkları bir devlet çatısı altında birleştirerek barış içerisinde yaşama ve dünya devleti olma anlayışına Hunlar zamanında ulaşmışlardı.

Türk halklarının tarihinde, sosyal organizasyonun en geniş halkası olan millet gerçeğinin kurucusu olarak (şimdilik kaydıyla) Mete Han bilinmektedir. Zira Mete Han, devlet adamı olmanın yanında Türk halklarının milletleştirme sürecinin de bilinen ilk temsilcisidir. Daha başka bir ifadeyle; Türk kavimlerine ilk defa milli kimliklerini sezdiren ve onlara büyük bir milletin mensubu olduklarını öğreten lider büyük Hun Hükümdarı Mete Han olmuştur. Mete Han, (M.Ö. 209–174) bir yandan Merkezi Asya’daki büyüklü-küçüklü boy, budun ve halklar ile diğer siyasi kuruluşların büyük bir bölümünü Ötügen merkezli olarak bir birlik, siyasi oluşum olarak bir araya getirmiştir. Böylece Türk hakanı, Türk halklarının ortak düşmanı konumundaki Çin karşısında bir araya getirmiş ve ilk iş olarak da, Çin savaşını başlatmıştır. Bu savaş sonunda, Çin’den doyumluklar ve siyasi tavizler elde etmenin ötesinde, birliğe dâhil olan, boy budun beyleri savaş yapmadan Mete’nin yüksek hâkimiyetini kabullenmiş oldular. Bu uygulama, Hunlar sonrasında Ötügen merkezli kurulmuş olan Türk devletleri için bir devlet geleneği olarak devam etmiştir. Mete’nin liderliğinde kurulmuş olan, Ötügen merkezli Hun konfederasyonuna dâhil olmayanlara karşı Mete, daha sonra bizzat seferler düzenlemek suretiyle 25 yıl içinde büyüklü-küçüklü 26 siyasi teşekkülün intikali sonunda Hun siyasi birliğini kurmuştur. Mete Han, M.Ö. 176 yılında başarısını zirveye taşımış, bu durumu”, Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular” sözleri ifade etmiştir. Mete Han’ın sadece siyasi birlik kurmakla kalmamış, Kuzey’in yay çekebilen halklarının”, Hun olmalarını yani millet haline gelmiş olduklarını ifade etmiştir (Kafesoğlu, 1988: 218). Bu büyük değişim, Türk tarihinin kaydetmiş olduğu en büyük “milletleşme” hadisesi olarak bilinmektedir (Yuvalı, A. 2016, s.48).

Yuvalı, Türklerin bu günkü anlamda millet olma bilincine Milattan önceki çağlarda Mete Han (M.Ö. 209–174) zamanında ulaştığını belirtmektedir. Avrupalılar bu sürece ancak 19. Asırda ulaşabilmişleridir. Bu günkü anlamda Millet olma düşüncesi Gök-Türk yazıtlarında da bütün açıklığı ile görülmektedir. Kitabelerde, Türgiş, Kırgız ve Oğuz gibi boylar hakkında “Kendi budunumdan idi..” (Bakınız, Köl Tigin Yazıtı, Doğu tarafı, 18-21. satır; Bilge Kagan Yazıtı, Doğu tarafı, 16-17. Satır) denmesi çok ileri derecede bir millet anlayışıdır.

İ. H. Danişmend’in verdiği bilgilere göre: Avrupa’da devlet kavramı, millet kavramından öncedir. Hatta “milliyet” kelimesinin çeşitli Avrupa dillerinde bugünkü manasını alabilmesi on dokuzuncu asırdan sonradır. Fransızca’daki “Nationalitat ”  kelimesinin Akademi lügatine ilk defa girmesi de 1835 tarihindedir. Bu kelime daha sonraları biraz değişerek Almanca’ya da geçmiştir (Danişmend, İ.H.1966, 13).

Tarihçi Naîmâ’nın anlayışına göre Osmanlı Devleti ümmet birliği şuuruna sahiptir. Bu devlette Türk, Arap, Çerkes, Laz, Arnavut, Boşnak vs. milletler yok, Osmanlı vardır. Hâkim millet Türkler olmasına rağmen akla ilk gelen şey İslâm ümmeti ve Osmanlı Devleti’dir (Coşkun, 2004, s. 60). Her ne kadar Nâima böyle demiş olsa da, Osmanlı devleti, sadece ümmet birliği şuuruna sahip bir millet değildi. Devletin bünyesinde Müslüman olmayan Rumlar, Ermeniler, Sırplar, Macarlar gibi çok sayıda ulus vardı. Osmanlı devleti bütün bunları bir araya getirerek bir millet anlayışı oluşturmuştu. Devletin tebaası olan herkes Osmanlı idi. Tıpkı Hun devletini oluşturan halkların Hun olması gibi. Aslında Osmanlı bir millet adı değildi, devlet adıydı. Çünkü Osmanlı Devleti’ni kuranlar Türk’tü ve Osmanlı devleti de Türk devletiydi. Avrupalılar, kendi içlerinden Müslüman olanlara Müslüman oldu, Osmanlı oldu demeyip Türk oldu derlerdi.

                Osmanlı Ortadoğusu’nun İdarî Yapısı: Ortadoğu’nun Osmanlılaşması

Osmanlı Devleti Ortadoğu’da hâkimiyetini tesis ettikten sonra, “modern dönem öncesi” üç farklı idarî sistem uygulamıştır. Bunlar; Timar (mîrî) sisteminin uygulandığı bölgelerin (sâlyânesiz eyaletler) idaresi, vergisi yıllık olarak alınan bölgelerin (sâlyâneli vilayetler) idaresi ve Kutsal yerlerin (Mekke, Medine ve Kudüs) idaresi olarak tasnif edilebilir. Bu idarî yapılanma kısaca şöyle izah edilebilir:

1) Timar Sisteminin Uygulandığı (Salyanesiz) Eyalet İdaresi: Osmanlı Devleti’nde timar sisteminin (Mîrî sistemin) uygulandığı sancakların sınırları, coğrafyanın doğal yapısına göre belirleniyordu. Timar sistemi, Anadolu’nun doğal uzantısı durumunda olan Arap Ortadoğusu’nun bazı bölgelerinde de uygulanmıştır. Ortadoğu’da timar (mirî) sisteminin uygulandığı bölgelerin sınırları Kıbrıs Adasını ve Doğu Akdeniz kıyılarından Şam’ı içine alarak, Suriye Çölünü hariçte bırakıp, Rakka üzerinden güneydoğuya doğru uzanarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarını içine alarak, buradan kuzeye doğru Tebriz’den Kafkas Dağlarının batısından Revan üzerinden Batum’a ulaşıyordu. Bağdat, bazen mîrî sisteme dâhil edilmiş, bazen de sâlyâneli (yıllıklı) olarak idare edilmiştir. Bu yüzden tam anlamıyla mîrî sisteme dâhil değildir. Bu “coğrafî bütünlüğün bir neticesi olarak tarih boyunca Şam- Bağdat hattının kuzeyinde kalan bölgelerin kaderi daima Anadolu’nun kaderiyle birlikte olmuştur”. Osmanlı Ortadoğu’sunda timar sistemi, Halep, Musul, Rakka, Şam, Şehr-i Zol ve Trablusşam eyaletlerinde uygulanmıştır.

2) Salyaneli (Yıllıklı) Eyaletlerin İdaresi: Sâlyâneli (yıllıklı) eyaletlerin yöneti¬cisi beylerbeyi (vâli) olup payitahttan tayin edilirdi. Beylerbeyi, yönetimi altın¬daki eyaletin tahrirle belirlenmiş yıllık vergisini merkeze gönderirdi. Bu eyalet¬lerdeki gelir fazlası, mahallî yönetimin masrafları, askerî giderler ile sair ihti¬yaçlara sarf edilirdi. Ortadoğu’daki salyaneli eyaletler; Bağdat, Basra, Cezâyir-i Garb, Habeş, Lahsa (Ahsa), Mısır, Trablusgarp ve Tunus’tan oluşmaktaydı. Bu eyaletlerden Cezâyir-i Garb, Habeş, Lahsa, Trablusgarb ve Tunus merkezî otoritenin denetiminden uzak olduğundan bunların hazineye sağladıkları gelirler sınırlıydı. Sâlyâneli eyaletlerde idarecilere dirlik tahsis edilmez, onlara yönettikleri eyaletin hazinesinden sâlyâne (yıllık maaş) verilirdi. Bu durum eyalet kânunnâmeleri ile belirlenmişti. Ancak uygulamada Mısır istisna di¬ğer eyaletlerin beylerbeylerinin masraflarının zaman zaman merkezi hazineden ödendiği belirtilmelidir.

3) Kutsal Yerlerin İdaresi: Osmanlı devrinde “Kutsal yerlerin idaresi” özerk¬tir. Müslümanlar için kutsal olan “Haremeyn-i Şerifeyn” şehirleri, Mescid-i Harem’in (Kabe-i Muazzama) bulunduğu Mekke ile Hazret-i Peygamber’in Milâdî 622 yılında hicretiyle inşa ettirdiği Mescid-i Nebevî’nin ve vefat edince defnedildiği Ravza-i Mutahhara (mezarı)’nın bulunduğu Medine (Medine-i Münevvere) ve Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Kudüs (Kuds-i Şerif) ve Halilu’l-Rahman, Yavuz Sultan Selim’in Suriye- Mısır Seferi ile Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Fâtımîler devrinden itibaren Haremeyn-i Şerifeyn şehirlerini Hazret-i Peygamber’in torunu Hasan’ın soyundan gelen emirler (şerifler) yönetmişti. (Peygamber Efendimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelenlere, Seyid ve Şerif denir. Seyyid ve Şerif unvanlarının Hz. Hasan ile Hüseyin dışında Hz. Ali’nin diğer çocukları (özellikle Halve bint Ca’fer adlı eşinden dünyaya gelen oğlu Muhammed b. Hanefiyye’nin soyundan gelenler) için de Ahmed Yesevi örneğinde olduğu gibi kullanıldığı görülür. Daha sonraları Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere Seyyid, H. Hüseyin’in soyundan gelenlere şerif denmiştir. T.D.V.A. Seyyid maddesi)Osmanlılar da bu teamüle bağlı kalmışlardır. Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle, Memluk nüfuzu altında bulunan Haremeyn-i Şerifeyn yönetimi de Osmanlı hâkimiyetini tanıdı. O sırada Mekke Emîri Şerîf Berekât b. Muhammed el-Hasenî, derhal on iki yaşında bulunan oğlu Şerîf Ebû Nümey’i, kardeşinin oğlu Şerif Arrar’ın riyasetindeki bir elçilik heyeti ile birlikte Mısır’a göndererek Osmanlı Padişahına tazimlerini arz ile Mekke’nin anahtarlarını takdim etmişti. Şerif Ebu Nümey, Mısır’dan pek çok hediyeler ve babası Şerîf Berekât’a verilen Mekke Emirliği menşuru ile Mekke’ye döndü. Sultan Selim ayrıca Mekke emirine Mısır hazinesinden maaş bağlattı. Haremeyn halkına dağıtılmak üzere 200.000 duka altını ile bol miktarda erzak gönderdi. Zaten Osmanlı Sultanları, Yıldırım Bayezid’den itibaren Haremeyn’e sürre göndermeye başlamışlardı. Osmanlı, Haremeyn-i Şerifeyn hizmetlerini vakıflar yoluyla sağlıyordu. Dârü’s-Saâde Ağasının liderliğinde bir Sürre-i Hümâyûn gönderiliyor, hac organizasyonu Haremeyn Vakıflarının gelirleriyle yapılıyordu. Kudüs ve Halilu’l Rahman’ın dâhil olduğu Filistin, Sultan Selim’in Mısır Seferi öncesinde Osmanlı hâkimiyetine girmiş, Memlûk dönemindeki idarî ya-pısını büyük ölçüde korumuştur. Filistin coğrafyasından Kudüs-Gazze, Nablus- Safed, Salt-Aclun sancakları ilk önce Şam Eyâletine bağlanmış, Kanûni devrinde yapılan umumî idari düzenleme ile Kudüs, Gazze ve Safed sancakları Şam Eyaletinden ayırılarak her biri Şam Eyaleti içerisinde müstakil sancaklar hâline getirilmiştir. Kudüs’ün bu müstakil idari yapısı İmparatorluğun sonuna kadar sürmüştür. Kudüs, Yahudi, Hıristiyan ve İslâm dini mensupları tarafından kutsal kabul edilmesi sebebiyle, burası hep çekim merkezi olmuştur. Kutsal mekânlara ziyaret için gelen ziyaretçiler dışında Kudüs’te yaşayan farklı din mensupları için oluşan Osmanlı Barışı (Pax-Ottomana), temelde “Osmanlı Millet Sistemi”nin, genelde ise “Osmanlı Sisteminin” bir sonucudur.

                Ortadoğu’nun Osmanlılaşması

Osmanlı Devleti, Ortadoğu’da hâkimiyetini tesis ettikten sonra timar (mîrî) sistemin uygulandığı eyaletlerin (sâlyânesiz), vergisi yıllık olarak alınan eyaletlerin (sâlyâneli) ve Kutsal yerlerin (Mümtaz) idarî yapısını kurduktan sonra, yapılan tahrirlerle eyalet veya sancak kanunnameler oluşturup, söz konusu bölgelerdeki eyalet veya sancakların yerel yöneticilerini tayin edip, buraların iktisadi, kültürel ve sosyal yapılarına müdahale etmemiştir. Bu idarî tasarruf hem yerel yapıları (kabileleri) memnun etmiş, hem de merkez ile taşra ilişkilerini kuvvetlendirmiştir. Osmanlı’nın Ortadoğu’daki idarî kadrolara tayin ettiği yöneticiler, halkın genel meselelerinin çözümünün yanında, yerel kabilevî unsurlar üzerinde sulhun sağlayıcısı, anlaşmazlıkların çözümünde hakem, hak/ hukuk konusunda adaletin uygulayıcısı olmuşlardır. Bunun sonucu bir Osmanlı Barışı (Pax-Ottomana) oluşmuştur. Esasen bu, “Osmanlı’da birlikte yaşamanın” kurumsal karşılığı olan “Osmanlı Millet Sistemi”nin bir sonucudur. Bugün Osmanlı Devleti’nden 64 ülke doğmuştur. Bunlardan 33 tanesi müslüman, biri Musevî 31 tanesi de gayrimüslimdir. Bu 33 Müslüman ülkenin en az 20 tanesi Ortadoğu’da yer almaktadır. Ortadoğu’daki toplumlar en az dört yüz yıl birlikte barış içinde yaşamışlardır. Bunun sırrı “Osmanlı Millet Sistemi” gereği toplumun Müslim gayrimüslim olarak örgütlenmesindedir. Buna göre hükümdar, “uyruklarının babası” olma gibi patrimonyal bir telâkkiden çok “tebaanın refahından şahsen sorumlu olduğu” kanaatini taşımış ve tebaasını, kendisine “Cenâb-ı Hakkın bir emaneti” olarak değerlendirmiş, onları iyi idare etmek ve her çeşit yerel zulüm ve haksızlıklara karşı korumak sorumluluğunu üstlenmiştir. Devletin karakteri âlemşümuldur. Onun bünyesinde Müslüman, Hıristiyan ve Musevi dinlerine mensup pek çok inanç, mezhep ve anasır vardır. Osmanlı Devleti’nde “Millet Sistemi” her inancın kendi dinî ruhanî liderinin/ reisinin liderliğinde/ riyasetinde örgütlenmesi ve idare edilmesidir. Müslümanlar Şeyhülislâmın, Hıristiyanlar ruhani reislerin (patriklerin), Yahudiler de hahambaşının etrafında örgütlenmiştir. Şeyhülislâm İslâm’ın (dinin) temsilcisidir. Kazaskerler, kadılar, müftüler, müderrisler ve nakibü’l- eşraf şeyhülislâmlık kurumunun üst bürokrasisi içinde yer alıyordu. Kadıasker Divân-ı Hümayûn’da adaleti; kadılar kazalarda adaleti ve idareyi; müftüler fetva makamını; müderrisler eğitim/öğretimi; nakibu’l-eşraf peygamber soyunu (seyyid ve şeriflerin); şeyhler de değişik tarikat mensuplarını; temsil ediyorlardı. Bunlar, bizatihi Şeyhülislamın oluruyla tayin ediliyordu. Dolayısıyla pâyitaht ile taşra arasında sıkı bir bağ vardı. Süleymaniye Medresesinde Sünni dört mezhep üzere eğitim verilmekteydi. Burada yetişen müderrisler, kadılar ve müftiler, Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Kahire ve Şam başta olmak üzere, Osmanlı ülkesinde eğitim-öğretim, adalet ve dinî hizmet teşkilâtlarında görev yapıyorlardı. Osmanlı Devleti’nin bünyesinde yaşayan gayrimüslimler için de durum farklı değildi. Osmanlı Sisteminde “Ehl-i ahd” olarak isimlendirilen gayrimüslimler; 1. Zimmîler (İslam devletinin himayesini kabul edenler, ehl-i zimme), 2. Muâhedler (kendileriyle barış yapılmış olanlar, ehl-i hudne) ve 3. Müste’menler (kendilerine eman verilmiş olan, ehl-i eman) zümreleriden oluşmaktaydı. (Küçük, C. 1999, s.210-219) Gayrimüslim milletlerin teşkilatlanmasında İstanbul Rum Ortodoks Patrikliği önemli rol oynamıştır. İstanbul’un fethinden önce fonksiyonunu yitirmek üzere olan Ortodoks Rum Patrikliği, Gennadius Scholarius (1400-1473) ile yeniden ihya edilmiştir. Antakya Rum Patriği, Mısır-İskenderiye Rum Patrikliği ve [Makedonya] Ohri Rum Patrikliği, Fener Rum Patrikliğine bağlanmış olarak yeniden örgütlenmiştir. Ermeniler, Gregoryen adıyla ayrı bir mezhebe mensup olmaları sebebiyle İstanbul’da Ermeni Patrikliği olarak teşkilâtlandırılmıştı. Ayrıca Süryani patrikliği, Kudüs, Rum, Ermeni Patrikliği, Süryanî, Keldanî, Melkit, Marunî Patrikliği, Protestan Cemaati ve Yahudi Hahambaşılığı adı altında ayrı yapılar kurulmuştu. Bunlardan kilise bürokrasisini oluşturan patrikler, metropolitler, piskoposlar ve rahipler için hiyerarşik bir düzenleme de yapılmıştır. Kilise ve manastır mensupları için de ciddî gelir kaynakları oluşturulmuştur. Ruhanî (dinî) bürokrasi, özellikle gümrük ve kimi tekâliften muaf tutulmuştur. Ruhanî reisler, sadece dini yetkilere sahip değil, aynı zamanda hukukî, adlî, malî ve idarî yetkilere de sahiptirler. Ruhanî reislerin; kendi idarî teşkilatını yönetme, teşkilatlanma, metropolitleri tayin etme, azletme, cemaatlerin ve rahiplerin kayıtlarını tutma, devlet ile ilişkileri sağlamak gibi idarî yetkileri; zimmîlerden alınan cizye, pişkeş ve patrikhâne, kilise ve manastırların mâlî sorumluluklarını yerine getirmek; davaların görülmesi gibi adlî; suçluları sürgün, kalebend, kürek, falaka, değnek gibi cezâi müeyyedeleri yerine getirmek; evlenme, boşanma, nafaka, miras, tereke ve vasiyet vakıfları gibi medeni hukuk alanlarında son derece geniş yetkileri bulunmaktaydı.( Kenanoğlu, M.M. S.149-270)   Devlet, milletlerin iç dinamiklerine karışmıyor, padişah tarafından tayin edilen ruhanî reislerin, kendi milletini yöneterek, bu yönetim üzerinden devlete karşı sorumluluklarını yerine getirmesi, Osmanlı toplumsal barışını sağlamıştı.   (Alkan , 2016, s.25-29)

Osmanlı Devleti’nden Doğan Devletler:

  1. Türkiye, 2. Bulgaristan (545 yıl), 3. Yunanistan (400 yıl), 4. Sırbistan (539 yıl), Karadağ (539 yıl), 6.Bosna-Hersek (539 yıl), 7. Hırvatistan (539 yıl), 8. Makedonya (539 yıl), 9.Slovenya (250 yıl), 10.Romanya (490 yıl), 11.Slovakya (20 yıl), Osmanlı ad: Uyvar, 12. Macaristan (160 yıl), 13. Moldova (490 yıl), 14. Ukrayna (308 yıl), 15.Azerbaycan (25 yıl), 16.Gürcistan (400 yıl), 17. Ermenistan (20 yıl), 8.Güney Kıbrıs (293 yıl), 19. Kuzey Kıbrıs (293 yıl), 20. Rusya’nın güney toprakları (291 yıl), 21. Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adı: Lehistan, 22. İtalya’nın güneydoğu kıyıları (20 yıl), 23. Arnavutluk (435 yıl), 24. Belarus (25 yıl) –himaye, 25. Litvanya (25 yıl) -himaye-, 26. Letonya (25 yıl) -himaye-, 27. Kosova (539 yıl), 28. Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adı: Banat, 29. Irak (402 yıl), 30. Suriye (402 yıl), 31. İsrail (402 yıl), 32. Filistin (402 yıl), 33. Urdun (402 yıl), 34. Suudi Arabistan (399 yıl), 35. Yemen (401 yıl) , 36. Umman (400 yıl), 37. Birlesek Arap Emirlikleri (400 yıl), 38. Katar (400 yıl), 39. Bahreyn (400 yıl), 40. Kuveyt (381 yıl), 41. İran’ın batı toprakları (30 yıl), 42. Lübnan (402 yıl), 43. Mısır (397 yıl), 44. Libya (394 yıl) Osmanlı adı: Trablusgarp, 45. Tunus (308 yıl) , 46. Cezayir (313 yıl), 47. Sudan (397 yıl), Osmanlı adı: Nubye, 48. Eritre (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş, 49. Cibuti (350 yıl), 50. Somali (350 yıl), Osmanlı adı: Zeyla, 51. Kenya sahilleri (350 yıl), 52. Tanzanya sahilleri (250 yıl), 53. Çad’ın kuzey bölgeleri (313 yıl) Osmanlı adı: Reşade, 54. Nijer’in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adı: Kavar, 55. Mozambik’ in kuzey toprakları (150 yıl), 56. Fas (50 yıl) -himaye-, 57. Batı Sahra (50 yıl) -himaye-58. Moritanya (50 yıl) -himaye-, 59. Mali (300 yıl) Osmanlı adı: Gat kazası, 60. Senegal (300 yıl), 61.Gambiya (300 yıl), 62. Gine Bissau (300 yıl), 63. Gine (300 yıl), 64. Etiyopya’ nın bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş. Habeş. http://hazirtarih.blogcu.com/ osmanli-imparatorlugundan-ayrilan-ulkeler/ 4901532 (Erişim tarihi: 13. 05. 2016). (Alkan , 2016, s.27-29)

 

Kaynaklar:

Alkan, M. (2016) Osmanlı Devletinin “İslam Birliği” Siyaseti: Ortadoğu’nun Osmanlılaşması  Akedemik Bakış, C.9. Sayı:18.

Danişmend, İ. H. (1966,). Türklük Meseleleri, İstanbul, İstanbul Kitapevi.

Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü,5.baskı, İstanbul 1988.

Kenanoğlu, M.M. (2004) Osmanlı Millet Sistemi: Mit ve Gerçek, İstanbul. Klasik Yayınları.

Küçük, C. (1999).“Osmanlı Devleti’nde “Millet Sistemi”, Osmanlı, IV, Ankara 1999.

Yuvalı, A. (2016). “Türk Devletlerinde “Devlet Geleneği”Düşüncesinin Evrenselliği “, Türk Devlet Yönetimi Geleneği. Editörler: Cengiz Buyar, Mehmet Kıldıroğlu,  Muratbek Kocobekov, Bişkek

 

Hazırlayan : Muharrem Günay Sıddıkoğlu

]]>
https://www.tarihigercekler.com/turklerde-milletlesme-sureci-osmanlilik-ve-osmanli-barisi.html/feed 0
Feminizm Hakkında Bilinmesi Gerekenler https://www.tarihigercekler.com/feminizm-hakkinda-bilinmesi-gerekenler.html https://www.tarihigercekler.com/feminizm-hakkinda-bilinmesi-gerekenler.html#respond Sun, 23 May 2021 17:04:33 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1655 Feminizm Hakkında

 

Feminizm kavramı son yıllarda oldukça fazla gündeme gelmeye başladı. Kadınların erkeklerle eşit şartlarda olduğuna vurgu yapan feminizmin biraz ileri gitmesi durumunda ortaya erkek düşmanlığı çıkmakta. Pek çok kadın, erkek düşmanlığını feminizm ile karıştırmakta ve bu yüzden daha hassas olmakta.

Dünyada Feminizmin Durumu Nasıl?

Dünya üzerindeki feminizm eylemleri daha çok saldırgan bir tutum içerisinde gerçekleştiriliyor. Feminizm örgütleri ilgi çekmek adına çok değişik ve saldırgan eylemler düzenleyebiliyorlar. Polisin müdahalesi ile eylemler beklenenden daha sert bir hale dönüşebiliyor ve kadın hakları bu eylemlere yapılan müdahaleler ile yine çiğnenmiş oluyor. Sonuçta ise ortaya çıkan kısır döngü feminizmin erkek düşmanlığı tarafını körüklüyor. İşin garip tarafı erkeklerin de kadınlara olayı bu boyutlara getirecek şekilde davranmamaları. Bu durum son zamanlarda bir şov haline de dönüştü. Dünyanın belirli yerlerinde kurulan feminist örgütler çeşitli toplantı ve mitinglerde bir anda kendi gösterilerini yapmaya başlıyorlar. Bu gösteriler de çoğunlukla kadınlığı ön plana çıkaran gösteriler oluyor. Bu örgütlerden en çok bilineni ise Ukraynalı Femen adını taşıyan örgüt. Bu örgüt şu anda adından en sık söz ettiren feminist örgütlerin başında geliyor. Dünyanın pek çok yerinde düzenlenen ve basının ilgi odağı olan organizasyonlarda Femen örgütünün üyeleri sürekli olarak gösteri yapıyorlar. Elbette bu gösteriler yasal olmadığı için çoğunlukla tutuklanıp kimseye zarar vermedikleri için serbest bırakıyorlar.

Gösteriler Sınır Tanımııyor

Feminist örgütlerin yaptıkları gösterilen dozajı erkek düşmanlığı sınırında ve başka kadınları da bu yönde etkileyecek cinsten. Örgütün vurgu yaptığı konu ise kadın cinayetleri ancak dünya üzerinde kadın cinayetleri oldukça azalmış durumda. Durum böyle olunca insanlar da bir noktadan sonra örgüt üyelerinin bir şekilde feminizm üzerinden kendi reklamlarını yaptıklarını düşünmeye başlıyorlar. Çünkü bu örgütten ayrılıp şarkıcı, sinema oyuncusu hatta politikacı olmuş kadınlar mevcut.

Feminizm ve erkek düşmanlığı arasındaki ince çizgi bir şekilde aşılıyor. Günün sonunda olması gereken eğer ortada bir sorun varsa bu sorunun konuşularak aşılması yönünde. Zaman zaman şiddet derecesine varan gösteriler amacına ulaşmaktan ziyade erkeklerin olaya alaycı bir bakış açısıyla bakmalarına sebep oluyor.

 

Hazırlayan : Cem Demirtay

İletişim mail: cemdemirtay@gmail.com

kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

 

https://www.facebook.com/tarihigercekler1/

]]>
https://www.tarihigercekler.com/feminizm-hakkinda-bilinmesi-gerekenler.html/feed 0
Türkiye’nin Karanlık Yılları: 27 Mayıs 1960 Darbesi https://www.tarihigercekler.com/turkiyenin-karanlik-yillari-27-mayis-1960-darbesi.html https://www.tarihigercekler.com/turkiyenin-karanlik-yillari-27-mayis-1960-darbesi.html#respond Tue, 18 May 2021 18:38:54 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1652 27 Mayıs 1960 Darbesi  Tarihi Gerçekler

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte kurulan Türkiye Cumhuriyeti, devletin varlığı ve bölünmez bütünlüğünü korumak adına kendisine en güvenilir kurum olarak hemen her zaman orduyu seçmiştir. İç ve dış tehditler göz önüne alındığında her zaman için caydırıcı bir güç olarak görülen Türk ordusu bu görevini asırlar boyunca titiz bir şekilde yürütmekle kalmamış, hemen her asırda diğer devlet orduları arasında parmakla gösterilen bir yere sahip olmuştur. Bu bağlamda Türk tarihi boyunca devletin içine düştüğü sıkıntılı durumlardan kurtulmak, dış baskılar ve saldırılara karşı koymak ordunun birinci vazifesi olmuştur.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte çok partili hayata geçiş birçok defa denenmesine rağmen birçok sebepten ötürü başarısız olmuş 1946 yılına kadar Türkiye Cumhuriyet Halk Partisinin tek başına iktidarıyla yönetilmiştir. 1946 yılında CHP’den ayrılan Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes Demokrat Parti’yi kurarak Atatürk’ten sonra ilk defa çok partili hayata geçişi sağlamış oldular. 1946 yılında yapılan ve CHP’nin baskısı altında geçen seçimlerde otuz kadar milletvekilini meclise sokmayı başaran Demokrat Parti daha demokratik bir ortamda gizli oy açık sayım usulüyle yapılan 1950 seçimlerinde tek başına iktidar olarak 1960 yılına kadar ülkeyi yönetmiştir.
1950 seçimlerine “Yeter söz milletin” sloganıyla hazırlanan Demokrat Parti oyların yüzde 55’ini alarak 416 milletvekili çıkararak tek başına iktidar oldu. Aynı seçimlerde CHP ise 69 milletvekili çıkarabildi. İktidara gelir gelmez Türk halkının tek parti yönetiminde rahatsız olduğu icraatları bir bir kaldırarak halk genelinde önemli bir rahatlamaya sağlamış oldu. Bu icraatların ilki 1932 yılında başlayan Türkçe ezan uygulamasının kaldırılması olmuştur. Haziran 1950 tarihinde yapılan düzenlemeyle ezan tekrar Arapça okunmaya başlandı. Bununla birlikte sanayi, eğitim, sağlık ve iktisadi alanlarda da önemli atılımlar gerçekleştiren Demokrat parti dış siyasette de aktif bir rol oynayarak Kore Savaşı’na gönderilen alay sayesinde NATO’ya girmiş bulunuyordu.

 

1954 seçimlerinde de ezici bir üstünlükle galip gelen Demokrat Parti aynı başarıyı 1958 yılında da tekrarlamıştır. Ancak bu dönemlerde özellikle ordu içerisinde Demokrat Parti iktidarına karşı ciddi rahatsızlıklar baş göstermeye başlamıştı. Parti içi muhalefetin de yıpratmaya başladığı Demokrat Parti iktidarı CHP ile sürtüşmenin de etkisiyle orduyla iyiden iyiye ters düşmeye başladı. Bu çerçevede Türk Silahlı kuvvetleri içerisinde oluşan cunta gizliden gizliye darbe hazırlığı yaparak Demokrat Parti’yi devirmenin hazırlıklarına başlamıştır.

Demokrat Parti’ye karşı ilk darbe teşebbüsü tarihe 9 subay olayı olarak adlandırılan girişimle olmuştur. Cunta içerisindeki bir subayın darbeyi ihbar etmesiyle gerçekleşmeyen darbe neticesinde orduda bir darbe hazırlığı olduğu ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Ancak Adnan Menderes buna bir ihtimal vermiyor bu gibi söylentilere çok da ehemmiyet vermiyordu. 1955 yılında yaşanan 6 7 Eylül olayları, 1959 yılına gelindiğinde öğrenci olaylarına dönüşmüş ülkenin hemen her tarafında anarşi hüküm sürmeye başlamıştı. Tam bu sırada Başbakan Adnan Menderes’in uçağının İngiltere’de düşmesi bu gergin havayı bir müddet yumuşatsa da ortam yeniden gerilmeye başlamıştı.

 

5 Mayıs 1960 tarihinde öğrenci gruplarının Kızılay’da toplanıp yaptığı gösterilerin arasına dalan Adnan Menderes öğrenciler tarafından tartaklanmış ve ne istediklerini sorduğunda hürriyet cevabını almıştır. 21 Mayıs’ta ise harp okulu öğrencilerinin yürüyüşü olmuş ancak bu yürüyüş olaysız geçmiştir. Bu olayların gerçekleştiği süre içerisinde TSK içerisindeki cunta da yapılaşmasını tamamlamış ve Milli Birlik Komitesi adı altında ete kemiğe bürünmüştü. Komitenin görünürdeki lideri Cemal Gürsel’di ancak darbeyi asıl yöneten ise Tümgeneral Cemal Madanoğlu idi.
27 Mayıs 1960 tarihinde Başbakan Adnan Menderes Kütahya’da, Cumhurbaşkanı Celal Bayar Çankaya köşkünde ve diğer Demokrat Partili vekiller de bulundukları yerlerde göz altına alınarak Genel Kurmay karargahına getirildiler. Bir süre sonra darbe yönetimi tutuklananların Yassıada’ya götürülerek yargılanmaları kararı verildi. Yargılanmalar neticesinde aralarında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan gibi isimlerin bulunduğu 15 kişi idama mahkûm edildi. Bunların arasından Celal Bayar’ın cezası yaş haddi sebebiyle müebbet hapse çevrildi. Milli Birlik Komitesi Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan dışındaki isimlerin idamını dış baskılar sebebiyle kaldırmak zorunda kaldı.

 

Sonuç olarak Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül 1961 tarihinde sabaha karşı idam edildiler. Adnan Menderes ise yaşadığı tecrit hayatı sebebiyle rahatsızlanmıştı. İmralı adasında doktor kontrolüne girdikten sonra 17 Eylül 1961 tarihinde saatler 13.21’i gösterdiğinde idam edildi.
Türk siyasi tarihine büyük bir kara leke olarak geçen 27 Mayıs 1960 darbesi askeri vesayetin en zirve noktası olarak Türk demokrasi tarihine geçmiştir.

 

Hazırlayan : Cem Demirtay

İletişim mail: cemdemirtay@gmail.com

kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

 

https://www.facebook.com/tarihigercekler1/

]]>
https://www.tarihigercekler.com/turkiyenin-karanlik-yillari-27-mayis-1960-darbesi.html/feed 0
ANAVATANDAN BİR PARÇA: KIBRIS https://www.tarihigercekler.com/anavatandan-bir-parca-kibris.html https://www.tarihigercekler.com/anavatandan-bir-parca-kibris.html#respond Fri, 14 May 2021 11:07:54 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1642 Kıbrıs Tarihi Dönemleri

Akdeniz’de Sicilya ve Sardunya adalarından sonra en büyük üçüncü ada konumunda olan Kıbrıs tarihi itibarıyla birçok mücadeleye sahne olmuştur. Hz. Osman zamanında İslamiyet’le tanışan Kıbrıs o dönemden sonra Emevi, Abbasi, Memluk ve Venedik hakimiyetinde kalmıştır. Sultan II. Selim zamanında Osmanlı Devlet’i tarafından fethedilerek Osmanlı sancağı haline getirilen Kıbrıs 1878 yılında geri vermek üzere İngiltere himayesine bırakıldı. Ancak Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesi sebebiyle İngiltere 1914 yılında adayı tamamen ilhak etmiş ve bir sömürge olarak yönetmeye başlamıştır.

Cumhuriyetin ilanı sonrasında yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti adayla resmi bir bağlantısı olmadığı halde adada Türkler ’in yaşamasından dolayı kültürel bağları koparmamış ve uluslararası arenada her zaman Kıbrıs Türk’ünün yanında olmaya devam etmiştir. Özellikle Atatürk döneminde boğazlar ve Hatay konusunda izlenen siyasetin Kıbrıs konusunda da takip edildiği ancak netice almak için erken olduğu sonucuna varılabilir. Zira İngilizlerin yanında Yunanistan’da Bizans döneminden kalma tarihi geçmişlerini bahane ederek adada hak iddia ediyorlar ve adanın kendilerine teslimini istiyorlardı.

ENOSİS

İkinci Dünya Savaşı sonrasında her ne kadar savaştan galip ayrılmış olsa da büyük bir yıkım yaşayan İngiltere dünya liderliğini Amerika’ya bırakıyor ancak sömürge haline getirdiği topraklardaki kontrolünü de tam olarak kaybetmek istemiyordu. Diğer taraftan Yunanistan’ın 1928 yılından itibaren “ENOSİS” yani adanın tamamının statüsünün değişip Rumlara teslim edilmesini savunması durumu daha nazik hale getirmiştir. Buna karşılık olarak Türk tarafının da adadaki Türklerle kültürel bağları kuvvetli tutması ve herhangi bir Türk göçüne izin vermemesi adanın Rum tarafına ilhakına karşı önlem mahiyetindeydi.

EOKA

1950 yılında gelindiğinde ise Akdeniz’de ciddi bir Kıbrıs meselesi baş göstermiş bulunuyordu. ENOSİS’i hedefleyen Rumların adadaki Türk ve İngiliz varlığını sona erdirmek adına kurdukları EOKA terör örgütü silahlı faaliyetlere başlamış ve adadaki Türk ve İngiliz varlığına karşı terör eylemlerine başlamıştır. Buna karşılık Türkiye bu oluşuma büyük tepki göstermiş ve EOKA’nın karşısında Kıbrıs Türkleri tarafından Türk Mukavemet Teşkilatı kurulmasını sağlamıştır. Bu şekilde adada başlayan mücadele 1960 yılına kadar devam etmiş daha sonra ise Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde nüfus oranına göre devlet kademeleri belirlenmiş Türk tarafı nüfusun yüzde otuzunu oluşturduğundan cumhurbaşkanı yardımcılığı ve üç bakanlık Rum tarafı ise yüzde yetmiş nüfusu oluşturduğundan cumhurbaşkanlığı ve altı bakanlığı almıştı. Bu çerçevede Kıbrıs cumhuriyetinde Cumhurbaşkanı Rum Makarios, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk Fazıl Küçük olmuştur.

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Yapılan garantörlük antlaşmalarıyla ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla adada kısa süreli bir sükûnet sağlanmıştır. Ayrıca garantör ülkeler antlaşma maddelerine göre adadaki düzeni tehlikede gördüklerinde tek başlarına müdahale hakkı da elde etmişlerdir.

Kıbrıs’ta yine Rum tarafının ENOSİS emelleri sebebiyle 1960 sonrasında düzen bozulmaya başlamıştır. Özellikle Cumhurbaşkanı Makarios’un her fırsatta ENOSİS’ten bahsederek bu politikayı canlı tutma girişimleri ve Türk memurların devlet kademelerine girişlerinde çıkarılan problemler gerginliğin yeniden artmasına sebep olmuştur. Özellikle 1963 yılından itibaren Türklere karşı başlatılan etnik temizlik ve Nikos Sampson önderliğinde EOKA tarafından gerçekleştirilen “Kanlı Noel” baskınında bir gecede 100’den fazla Türk öldürülmüştür. Bu olaylar Türkiye’nin garantörlüğünü kullanarak ve Türk ordusunun girişimleriyle son bulmuştur.

Diğer taraftan Yunanistan’da bu süreç zarfında askeri darbe olmuş ve yönetimi ele geçiren askeri cunta bir an önce Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını istiyordu. Ayrıca cuntacılar Makarios’u istenmeyen adam ilan etmiş ve adada gerçekleştirdikleri bir darbeyle Nikos Sampson’u cumhurbaşkanlığına getirmişlerdi. Artık adada iş çığırından çıkmış Makarios bile adadaki Rumların Türkler ’den daha tehlikeli olduğunu ve adada bulunan bütün Türklerin hayatlarının tehlikede olduğunu söylemiştir.

Sonuç olarak Kıbrıs’ta 1963’ten bil itibar Türklere yönelik şiddet olayları 1973 yılına kadar devam etmiş bu çerçevede birçok Türk katledilmiştir. Adada bulunan Türk cemaati liderlerinden Rauf Denktaş Türkiye’den adaya müdahale etmesini istemiştir. 1973 yılında TBMM tarafından ele alınan Kıbrıs konusunda hükümete tam yetki verilmiş ve Türkiye yapmış olduğu uluslararası görüşmelerde istediği sonucu alamayınca garantörlük anlaşmasına dayanarak tek başına adaya “Barış Harekâtı” düzenlemiştir. Adadaki Türklerin mal ve can güvenliğini korumak ve düzeni yeniden sağlamak amacıyla yapılan harekât sonrasında Türk ve Rum tarafı kesin olarak birbirinden ayrılmış ve Türk tarafı 1975 yılında “Kıbrıs Türk Federe Devleti” ni ilan etmiştir.

Bundan sonraki süreçte dünya kamuoyunu her dönem için meşgul eden meselelerden biri haline gelen Kıbrıs’ta 1983 yılında Türk meclisi bağımsızlığını ilan etmiş ve “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” adı altında adanın kuzeyini kaplayan devleti kurmuştur. Devletin ilk cumhurbaşkanı ise Rauf Denktaş olmuştur.

Günümüzde hala Kıbrıs meselesi tam olarak çözülebilmiş değildir. Adadaki Rumların ve Türklerin tek bir devlet altında yaşayacağı farklı formüller gündeme getirilse de gerek Türk tarafının ve gerekse Rum tarafının çıkarları sebebiyle bir netice alınabilmiş değildir.

Hazırlayan : Cem Demirtay 

İletişim mail: cemdemirtay@gmail.com

kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

 

]]>
https://www.tarihigercekler.com/anavatandan-bir-parca-kibris.html/feed 0
Kızılelma’mız Mescid-i Aksa https://www.tarihigercekler.com/kizilelmamiz-mescid-i-aksa.html https://www.tarihigercekler.com/kizilelmamiz-mescid-i-aksa.html#respond Tue, 11 May 2021 15:24:52 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1635 KIZILELMA’MIZ MESCİD-İ AKSA     Muharrem GÜNAY

Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa ve Kudüs şehrinin biz Türkler açısından, Konya’dan, Afyonkarahisardan ve özgürlüğüne kavuşturmuş olduğumuz Ayasofya’dan hiçbir farkı yoktur.

Tefsir kitaplarında yer alan rivayetlere ve tarihi kayıtlara göre Mescid-i Aksa ilk olarak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Buhari ve Müslim’in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre sahabeden Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir: “Resulullah (a.s.)’a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. “Mescidi Haram” diye buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Mescid-i Aksa” diye buyurdu.” Resulullah (s.a.v.)’ın miraca yükseltildiği sırada Kudüs’te bugünkü şekliyle bir cami yoktu. Ancak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiş ve daha sonra yıkıma maruz kalıp yenilenmiş olan Mescid-i Aksa’nın kalıntıları vardı ve burası da Beyti Makdis olarak adlandırılırdı. Resulullah (s.a.v.)’ın ziyaret ettiği mekân da işte burasıydı. Beyti Makdis ibaresi bazı tarihi kaynaklarda Kudüs şehri için de kullanılmıştır. Kadı Beyzavi tefsirinde “Mescid-i Aksa” ibaresi açıklanırken: “Burada kastedilen, Beyti Makdis’tir. Çünkü o zaman orada bir mescid mevcut değildi” denmektedir. Aynı ibarenin Nesefi ve Hazin tefsirinde de aynen geçtiğini görüyoruz. İbnu Abbas’tan rivayet edilen tefsir de bu şekildedir. Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin Hulasatu’l-Beyan tefsirinde de şöyle denmektedir: “Ayette Mescid-i Aksa’dan murad, Beyti Mukaddes’tir. Mekke-i Mükerreme’ye uzak olduğundan aksa denilmiştir.

 

 

 

Bazı tarihi kaynaklarda Kudüs’ün M. S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis’in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekân yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis’in kalıntıları da korunuyordu. Şu an Yahudilerin “Ağlama Duvarı” Müslümanların ise “Burak Duvarı” olarak adlandırdıkları duvar eski mabedin bir kalıntısıdır. M. S. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis’in yerindeMescid-i Aksa inşa edildi.

 

 

Mescid-i Aksa Musevilik ve Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslâm’da da büyük bir öneme sahiptir. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescid-i Aksa’ya.” (Müslim, Kitâbu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescid-i Aksa harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır.

 

Mescid-i Aksa’nın İslâm’daki müstesna yerinin bir sebebi de Resulullah (s.a.v.)’in İsrâ ve Mirac mekânı olmasıdır. Yüce Allah, İsrâ suresinin birinci âyetinde Mescid-i Aksa’yı adıyla anarak şöyle buyurur: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” Burada dikkat edilirse Mescid-i Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız yer” şeklinde söz edilmektedir. Mescid-i Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.

 

 

Mescid-i Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında birçok hadisi şerif de bulunmaktadır. Ahmed ibnu Hanbel, Nesâi ve Hakim’in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)’den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Süleymân (a.s.) Mescid-i Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid’de-yani Mescid-i Aksa’da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günâhlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz” (Nesai, Mesacid 6: İbn Mace, İkame 196; Ahmed b. Hanbel II, 176.).

 

 

Hadisimiz, Müslümanların ziyaret ve ibadet için yolculuğu göze almaları gereken sadece üç mescidin bulunduğunu, bunların da Mekke, Medine ve Kudüs şehirlerinde olduklarını açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır.

Yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescid-i Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir.

 

Bilindiği üzere Mescid-i Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm’da ayrı bir öneme sahiptir. Buhari ve Müslim’in rivayet ettiklerine göre el-Bera ibnu Azib (r.a.) şöyle söylemiştir: “Resulullah (a.s.) Beyti Makdis (Mescid-i Aksa) tarafına on altı ya da on yedi ay namaz kıldı. Resulullah (a.s.) Ka’be tarafına namaz kılmayı arzuluyordu. Yüce Allah da şu ayeti kerimeyi indirdi: “Yüzünü göğe doğru çevirip durmanı görüyoruz. Seni hoşnut kalacağın kıbleye doğru yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir ve her nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin” (Bakara, 2/144).

 

 

Mescid-i Aksa aynı zamanda Yüce Allah’ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Mirac olayıyla ilgili ayette, Resulullah (s.a.v.)’ın Mescid-i Aksa’ya getirilmesiyle bağlantılı olarak: “Kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için…” denmesi buna delalet eder. Allah dileseydi Resulullah (s.a.v.)’ı Mescidi Haram’dan da miraca yükseltebilirdi. Ancak kendisine birtakım ilâhi âyetlerin gösterilmesi amacıyla önce Mescid-i Aksa’ya getirilmiş ve oradan miraca yükseltilmiştir. Demek ki, burası da Allah’ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Dolayısıyla buraya asıl sahip çıkmaları gerekenler Müslümanlardır.

 

 

Yahudiler bugünkü Mescid-i Aksa’nın yerinde daha önce, Süleyman Heykeli diğer adıyla Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin Ağlama Duvarı adını verdikleri duvar olduğunu ileri sürmektedirler. (Bu duvarın Müslümanlar tarafından Burak duvarı olarak adlandırıldığını yukarıda belirtmiştik.) Bu yüzden Yahudiler Mescid-i Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar.

 

 

Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s)’ın câriyesi Meymune (r. anhâ): “Ey Resulullah! Bize Mescid-i Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir” dedi. Resulullah (s.a.v.) da şöyle buyurdu: “Oraya (Mescid-i Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın.”-Hadisin râvisi dedi ki: “O zaman burası Dâru’l-Harb’di (yani Müslüman olmayanların hâkimiyeti altındaydı).”- (Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti):”Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.” (Ebu Davud, Kitâbu’s-Salât, 14)

Burada zeytinyağı bir semboldür. Bizden istenen Filistin davasına, Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya Tüm İslam Dünyası’nın ortak bir davası olarak sahip çıkılmasıdır.

 

 

Filistin ve Mescid-i Aksa davası bütün Müslümanların ortak davalarıdır. Allah korusun, bu mescide herhangi bir zarar gelmesi halinde bundan sadece Filistinli Müslümanlar değil bütün dünya Müslümanları sorumlu olacaklardır. Mescid-i Aksa bütün Müslümanların ortak değerleri ve şerefleridir. Buna hep birlikte sahip çıkmaları ve Siyonist Evengelistlerin ve Hristiyan Evengelistlerin burayı kirletmelerine fırsat vermemeleri gerekir (Günay, M. 2017, s.379-386).

 

Daha önce Eyyübiler ve Memlüklüler  idaresinde 300 yıl, 1517’den 1917’ye kadar Osmanlı idaresinde 400 yıl, toplamda 700 yıl Türk idaresinde kalan Kudüs’ün bizim için, Afyonkarahisar’dan  Konya ve İstanbul’dan vatan olarak hiçbir farkı yoktur.

 

Ayasofya’nın ibadete açılması nasıl bizim Kızılelma’mız ve Tam Bağımsızlığımızın ilanı ise, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne kavuşturulması da İslam Dünyası’nın  tam bağımsızlığı ve bizim milli ülkümüz, Kızılelma’mızdır.

]]>
https://www.tarihigercekler.com/kizilelmamiz-mescid-i-aksa.html/feed 0
KUTSAL AHİT SANDIĞI NEDİR NEREDEDİR https://www.tarihigercekler.com/kutsal-ahit-sandigi-nedir-nerededir.html https://www.tarihigercekler.com/kutsal-ahit-sandigi-nedir-nerededir.html#respond Wed, 05 May 2021 15:06:16 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1631 AHİT SANDIĞI NEDİR?

Kuran-ı Kerim’de kendisinden tabut olarak bahsedilen ahit sandığı Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat’ta belirtildiği üzere “şehadet sandığı” veya “tanrının sandığı” olarak isimlendiriliyor. Yahudilik inancına göre yapılması Allah tarafından emredilen ve şekli ile ölçüleri yine Allah tarafından bildirilen kutsal bir sandıktır. Tevrat’ta Hz. Musa’ya bildirildiğine göre sandığın akasya ağacından, iki buçuk arşın uzunluğunda, bir buçuk arşın eninde ve bir buçuk arşın yüksekliğinde olması şeklinde tarif edilmiştir. Bununla birlikte sandığın iç ve dış taraflarının saf altınla kaplanacağı ve taşımasının kolay olması bakımından da ön ve arka taraflarına iki adet dökme altın kulp takılması emredilmiştir. Sandığın taşıyacağı yük ise kutsal ahit tabletleri olacaktır. Sandığın üstü tekrar bir örtüyle kapatılacak ve örtünün baş ile arka kısmına “yüzleri birbirine karşı, kanatları ile kefaret örtüsünü örtecek, kanatları yukarı doğru açık” iki melek sureti yerleştirilecektir.

Ahit Sandığının İçinde Ne Var?

Yahudiler tarafından kutsal olarak kabul edilen ahit sandığı Yahudi inancına göre Tevrat’ta yapımı Hz. Musa’ya emredilmiştir. Sandığın şekli ve nasıl yapılacağı ise yine aynı şekilde Allah tarafından Hz. Musa’ya bildirilmiş ve sandık buna göre yapılmıştır. Kaynaklarda ahit sandığının içinde “kutsal ahit tabletlerinin olduğu veya kutsal Tevrat nüshalarının bulunduğu belirtilmektedir. Bu sebeple ahit sandığı özellikle İsrailoğulları’nın devamı olan Yahudiler tarafından kutsal kabul edilmektedir.

Ahit Sandığı Kayıp Mı?

Tevrat’ta geçen ayetlerde kutsal ahit sandığının tekrar bulunduğunda Yahudilerle Tanrı’nın tekrar konuşacağı ifade ediliyor. Bu yüzden Yahudiler sandığa büyük bir kutsal mana yüklüyorlar. Diğer taraftan sandığın kayıp olup olmadığı net bir şekilde bilinmiyor. Ayrıca Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ta geçen ayetlerde Yahudilerde eskiden yapılan ahdin haricinde yeni bir ahit yapıldığı ve artık bu sandığa gerek kalmadığı belirtilmektedir. Yine aynı ayetlerde Ahit sandığının Tanrı’nın kavmi tarafından özlenmeyeceği bir zamanın geleceği bildirilmiş ve bu ayetlerle birlikte ahit sandığı eski kutsiyetini kaybetmiştir.

Yahudiler Açısından Önemi Nedir?

İsrailoğulları için kutsal ahit sandığı Tanrı’yla aralarındaki bağlantıyı sağlaması ve kendilerine güç kattığına inanmaları sebebiyle önemlidir. Tanrı’nın emriyle yapılan sandıkta Tanrı’yla yapılan ahitlerin muhafaza altına alınması ahit sandığına Yahudiler adına önemli bir kutsallık sağlamıştır. Diğer taraftan Hem Tevrat’ta hem de İslam’ın Kutsal kitabı Kuran-I Kerim’de bu sandıktan bahsedilmesi ve bu sandığın taşıyıcısı olarak Harut ile Marut adında iki kutsal meleğin vazifelendirildiğinin bildirilmesi sandığın kutsal sayılmasına sebep olmuştur.

Diğer taraftan İsrailoğulları’nın düşmanlarıyla girdikleri savaşlarda kendilerine güç getirdiklerine inandıkları Ahit sandığından medet ummaları da ahit sandığını onlar için önemli kılmıştır. Nitekim İsrailoğulları’nın Filisti kavimleriyle yaptıkları savaşta yenilmeleri sandığın onların elinden çıkmasına sebep olmuştur. Ancak diğer kavimler sandığı götürdükleri her şehirde farklı hastalıklar ve rahatsızlıklarla karşılaşmış ve sandığın lanetli olduğuna inanarak sandığı İsrailoğulları’na iade etmişlerdir.

Netice olarak Tanrı’nın emriyle Musa peygamber tarafından yapılan ve içinde Yahudiler ’in kutsal emirlerinin taşındığı ahit sandığının tekrar ortaya çıkması Yahudiler tarafından beklenmektedir.

 

Hazırlayan : Cem Demirtay

İletişim mail: cemdemirtay@gmail.com

kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

 

https://www.facebook.com/tarihigercekler1/

Ahit Sandığı hangi Peygambere aittir? ,

Yahudilikte Ahit Sandığı nedir?,

Ahit Sandığı hangi ayette geçiyor?,

Ahid Sandığı nerede?,Atatürk Ahit sandığı
Ahit sandığı ekşi,
Tevrat’ta ahit sandığı,
Ahit Sandığı Belgeseli,
İncilde Ahit sandığı,
Ahit Sandığı ile ilgili hadisler,
Ahit Sandığı sırrı,

Gelen Aramalar:

Ahit sandığı ile ilgili hadisler,tevratta ahit sandığı]]>
https://www.tarihigercekler.com/kutsal-ahit-sandigi-nedir-nerededir.html/feed 0
Tarihin En Gizemli Örgütü: Hasan Sabbah ve Haşhaşiler https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-gizemli-orgutu-hasan-sabbah-ve-hashasiler.html https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-gizemli-orgutu-hasan-sabbah-ve-hashasiler.html#respond Thu, 22 Apr 2021 22:53:19 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1625 Hasan Sabbah ve Haşhaşiler

Tarihteki ilk suikastçiler olarak anılan Haşhaşiler ve onların başı olan Hasan Sabbah birçok kitaba ve filme konu olmuş ve onların yaşadıkları dönemde dünyaya saldıkları dehşet her zaman ilgi çekici konulardan biri olmuştur.

İran’ın Rey şehrinde 1052 tarihinde doğan Hasan Sabbah İran’da büyümüş yetişmiş ve Şia mezhebinin on iki imam koluna bağlanmıştır. Hayatı hakkında birçok rivayet ve menkıbe olan Hasan Sabbah hakkındaki net bilgilere zaman içerisinde ele geçirdiği Alamut kalesinin Moğollar tarafından 1257 yılında tamamen yok edilmesi sebebiyle ulaşılamamıştır. Bu yüzden Hasan Sabbah ve Haşhaşiler hakkındaki bilgilerin çoğu menkıbe ve hikayelerle toparlanmıştır.

Rey şehrinde eğitim hayatına devam eden Hasan Sabbah bir süre sonra İsmaili mezhebini yaymaya çalışan bir Dai ile karşılaşmış ve İsmaili mezhebinin öğretilerini benimsemiş ve artık İsmaili mezhebinin yayılması için çalışmaya başlamıştır. Bu uğurda öğrenciler yetiştirmiş, medreseler kurmuş ve zamanın hemen bütün ilimlerini tahsil etmiştir. Bu ilimleri de İsmaili öğretisini yaymak amacıyla kullanan Sabbah müritlerini hem bir talebe hem de birer savaşçı olarak yetiştirmiş ve zamanın en büyük suikast örgütünün lideri olmuştur.

Aldığı eğitimler sebebiyle halk arasında sivrilen Sabbah Selçuklu sarayının da dikkatini çeker. Bununla birlikte devlet kademelerinde bir memuriyet için Nizamülmülk’e müracaat eden Hasan Sabbah Büyük Selçuklu Devleti’nin maliye bölümünde bir memuriyete başlamış ve sivri zekasıyla oldukça başarılı işler yapmıştır. Ancak Sabbah’ın gözü daha yükseklerdedir. O devleti ele geçirmek veya Nizamülmülk’ün yerine vezir olmak derdindeydi. Bunu çok geçmeden anlayan Nizamülmülk ise Hasan Sabbah’ı Sultan Melikşah’ın gözünden düşürecek bir düzen kurmuş ve bunda da başarılı olmuştur. Devletin gelir gider kalemlerinin incelenmesi işini üzerine alan Hasan Sabbah vadettiği sürede işi tamamlamasına rağmen evrakları Nizamülmülk’ün değiştirmesi sebebiyle Melikşah karşısında büyük bir acziyete düşmüş ve sürgüne gönderilmeye mecbur olmuştur.

Bu olay üzerine intikam yemini eden Hasan Sabbah, Nüzamülmülk ve Melikşah’ı öldürmeye yemin etmiş, kendisine taraftar toplamak ve öğretilerini yaymak amacıyla İran’ın farklı şehirlerini dolaşmıştır. En son Alamut Kalesi’nde karar kılan Hasan Sabbah küçük bir oyunla kaleyi ele geçirmiş ve bütün karargahını burada oluşturmuş ve müritleriyle kaleye kapanarak özellikle dönemin en büyük devleti olan Büyük Selçuklu Devlet’i başta olmak üzere birçok devlet kademelerinde yapılan önemli suikastların mimarı olmuştur.

Alamut Kalesi İsmaili veya Batıniler’in merkezi olmuş ve çok katı kurallarla yönetilmiştir. Burada Hasan Sabbah kendini adeta bir tanrı gibi ulaşılması ve görülmesi zor bir mertebeye yükselmiş ve yüce imam olarak ömrünün sonuna kadar burada yaşamış ve burada ölmüştür. Kale içerisinde ve dolayısıyla Batıni tarikatında alkol yasaklanmış, kadınlarla ilgili her türlü konu yasaklanmış, müzik, evlenmek, çocuk sahibi olmak kısaca bir kişiyi dünyaya bağlayacak her şey yasaklanmış ve buna karşılık da en küçük bir hatanın cezası da ölüm olarak belirlenmiştir. Bu sebeple Hasan Sabbah müritlerinin sadece kendisine ve davalarına bağlı olmalarını sağlamıştır.

Bunlarla birlikte her türlü silah kullanmayı ve savaş tekniklerini de müritlerine öğreten Hasan Sabbah bulunduğu coğrafyanın birçok noktasında önemli suikastlar düzenleyerek etrafına korku salmıştır. Suikastçıların çeşitli tekniklerle beyinlerini yıkayan Sabbah onları adeta ölüme koşarak gitmelerini sağlamak amacıyla öldükten sonraki cennet hayatını ve hurileri, şehitlik mertebesini iyice benimseten Sabbah bu sayede korkusuz ve ölüme adeta meydan okuyan savaşçılar yetiştirmeyi başarmıştır. Ancak zamanla halk arasında korkusuz bir şekilde vahşice bu cinayetleri işleyen kişilerin ancak haşhaşın etkisiyle bu şekilde olacakları yaygınlaşmış ve zamanla bu tarikata mensup olanlara Haşhaşiler denmiştir. Onun teşkilatlandıktan sonra ilk kurbanları önce vezir Nizamülmülk daha sonra ise Sultan Melikşah olmuştur.

Hasan Sabbah’ın ölümünden sonra bir müddet eylemlerine devam eden tarikat zamanla öğretilere olan inancın zayıflaması, kuralların katı olması sebebiyle zayıflamış ve Moğol hükümdarı Hülagu tarafından Alamut kalesinin yıkılmasıyla tarih sahnesinden çekilmiştir.

Hasan Sabbah hikayesi,
Hasan Sabbah ve Haşhaşiler Kitap,
Haşhaşi ne DEMEK,
Haşhaşiler dini,
ii. hasan (haşhaşi),
Haşhaşiler’in özellikleri,
Haşhaşiler Selahaddin Eyyubi suikastı,
Günümüzdeki Haşhaşiler,Hasan Sabbah ve Haşhaşiler,Tarihteki ilk suikastçiler

 

Hazırlayan : Cem Demirtay

LÜTFEN  kaynak LİNKİ  belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz .

]]>
https://www.tarihigercekler.com/tarihin-en-gizemli-orgutu-hasan-sabbah-ve-hashasiler.html/feed 0
Çanakkale’de Kaybolan İngiliz Kraliyet Alayı https://www.tarihigercekler.com/canakkalede-kaybolan-ingiliz-kraliyet-alayi.html https://www.tarihigercekler.com/canakkalede-kaybolan-ingiliz-kraliyet-alayi.html#respond Sun, 18 Apr 2021 16:24:33 +0000 https://www.tarihigercekler.com/?p=1621 Dünya savaş tarihinin en kanlı ve mücadeleci savaşlarından biri olan Çanakkale savaşları hem Osmanlı Devleti hem de boğazı geçip İstanbul’u işgal etmek isteyen müttefik devletler açısından birçok harikulade olaylara da sahne olmuştur. İki tarafın boğaz boğaza mücadele ettiği Çanakkale cephesinde bir taraf yok etmek diğer taraf da var olmak için bütün güçlerini ortaya koymuşlardır. Ancak arada maddi güç bakımından büyük bir dengesizlik olduğu bütün otoriteler tarafından kabul olunmuş bir gerçektir. İtilaf devletlerinin büyük savaş gemilerine ve bitmek tükenmek bilmeyen insan gücüne karşı Osmanlı Devleti de varını yoğunu ortaya koymuş vatan savunması için Mehmetçikler büyük top mermilerine tabiri caizse göğsünü siper etmiştir.

Alçıtepe Taarruzu

Her türlü yolu denemelerine rağmen Gelibolu yarımadasının sadece kıyılarında tutunabilen itilaf devletleri bu bölgede daha sağlam tutunmak ve planlanacak harekatlar için son derece önemli olan bazı mevzileri ele geçirmek istiyordu. Yarımadaya hâkim bir konumda olan Alçıtepe bölgesi bunun için hedef olarak seçilmişti ve buraya ani bir gece baskını yapılması kararlaştırılmıştı. Taarruzu 54. Tümen yapacaktı ve İngiltere’den kraliyet alayları arasında en kıdemlilerinden olan Norfolk alayı da onları destekleyecekti. Baskın şekilde planlanan taarruzdan kesin bir netice elde edilmesi bekleniyordu. Aksi taktirde itilaf devletlerinin kıyılarda bile tutunması oldukça güç olabilirdi.

  1. tümene verilen taarruz emriyle birlikte gecenin karanlığında taarruza başlayan Yeni Zelandalı askerler Türk askerlerinin sert savunmasıyla karşılaştı. Tekrar tekrar denenen taarruzlar bir netice vermemiş 54. Tümen sert bir kayaya çarparcasına erimeye başlamıştı. Türk kuvvetleri tepeden açık alandan taarruz eden 54. Tümen askerlerini makineli tüfek ateşiyle yok etmeye başlamıştı. Ancak düşman kuvvetlerin asker gücü oldukça fazlaydı. Eriyen askeri birliğin yerini yenisi alıyordu. Yine de bu taarruz durdurulmuş tümenin büyük kısmı yok olmuştu. Bununla birlikte Türk tarafında da önemli kayıplar olmuştu. Bir taarruzu daha karşılayacak güçleri kalmamıştı.

Esrarengiz Bulut

Durumu yakından takip eden Müttefik orduları başkomutanı Ian Sir Hamilton kraliyet Norfolk alayının taarruzunu emretti. İngilizlerin en seçme birliklerinden olan Norfolk alayı tam teçhizatlı bir şekilde Alçıtepe’ye doğru yürümeye başladı. Günün ilk ışıklarıyla birlikte başlayan taarruzu Türk tarafı görüyor ancak karşı koyacak gücü olmadığından müdahale edemiyordu. Alay herhangi bir zorlukla karşılaşmadan Alçıtepe’den bir önceki tepeye ulaşmıştı. Önlerinde artık Alçıtepe vardı. Buranın kaybedilmesi demek Türk tarafı için savunmanın çökmesi anlamını taşıyordu. Hava hafif rüzgârlı ve bulutluydu. Tam tepede olan Norfolk alayı harekete geçmeye hazırlandığı sırada bir bulut tam tepeye doğru inmiş göz gözü görmez olmuştu. Norfolk alayının askerleri aldırmadan bulutun içine doğru yürüyorlardı. Bulutun içine giren bir daha çıkamıyordu. Son asker de bulutun içine girdiğinde bulut yükünü almış bir uçak gibi göğe yükselmiş ve gözden kaybolmuştu.

Hem düşman tarafından hem de Türk tarafından hayretlerle izlenen bu tuhaf olay o günün en çok konuşulan olayı olmuş hatta o günkü çatışmaların bile önüne geçmişti. İki taraf da bir müddet savaşa ara vererek tepeye çıkmış ve kaybolan askerlerden bir iz aramış ancak herhangi bir ize rastlayamamıştı.

Başkomutan Ian Hamilton günlük raporunda bu olaydan İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’a bahsetmiş ve bu olaydan sonra tanrının Türkler ’den yana olduğu kanaatine vardığını belirtmiştir. Bu rapor halen İngiliz Savaş Tarihi belgeleri arasında yer almaktadır.

Kimi otoritelere göre bu olay sadece bir efsaneden ibaret olarak görülse de Çanakkale savaşlarında verilen mücadele, yazılan destan ve Mehmetçiğin can siperane mücadelesi bilinen birçok harikulade olaya da sahne olmuştur. Her metrekaresi şehitlerin mübarek kanlarıyla sulanan Gelibolu yarımadası ve Çanakkale savaşlarında manevi bir kuvvetin Mehmetçiğin yanında olduğunu tahmin etmek zor değil. Aradaki güç farkı göz önüne alındığında bu şanlı vatan savunmasında bulut olayının yaşanmış olması da oldukça olasıdır.

 

Çanakkale Savaşı’nda gökten inen askerler,
Çanakkale Savaşı’nda beyaz elbiseli adamlar,
Norfolk Alayı gerçeği,
Norfolk Taburu,
çanakkale’de kaybolan ingiliz taburu,
Çanakkale Savaşı’nda Peygamber Efendimiz’i gören komutan,
Çanakkale Savaşı’nda yeşil sarıklılar,
57. alay,TARİHİ GERÇEKLER

Hazırlayan : Cem Demirtay

LÜTFEN  kaynak belirtin, tüm hakları saklıdır, alıntı yapılamaz

]]>
https://www.tarihigercekler.com/canakkalede-kaybolan-ingiliz-kraliyet-alayi.html/feed 0