TÜRKİYE’NİN NATO İLE İLİŞKİLERİ VE ABD’NİN YENİ NATO ANLAYIŞI

20.06.2021
382
A+
A-
TÜRKİYE’NİN NATO İLE İLİŞKİLERİ VE ABD’NİN YENİ NATO ANLAYIŞI

İkinci Dünya Savaşının ardından, 1945-1949 döneminde Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri, SSCB’nin yayılmacı politikalarını ve yöntemlerini endişeyle izlemişlerdir. Çekoslovakya’daki 1948 darbesi ve 1948’de Berlin’in SSCB tarafında abluka altına alınması gibi gelişmeler, Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve İngiltere’nin, ortak bir savunma sistemi kurmak ve güvenliklerine yönelik ideolojik, siyasi ve askeri tehditlere direnecek şekilde aralarındaki bağları kuvvetlendirmek amacıyla bir antlaşma imzalamalarını tetiklemiştir. Mart 1948’de imzalanan Brüksel Antlaşmasıyla kurulan Batı Avrupa Savunma Örgütü, İkinci Dünya Savaşı ertesinde Batı Avrupa’nın güvenliğinin yeniden yapılandırılması yönündeki ilk adımı teşkil etmiştir. Bu aynı zamanda, Kuzey Atlantik Antlaşmasının 1949’da imzalanmasına uzanan sürecin de ilk adımı olmuştur.

Brüksel Antlaşması imzacıları, güvenlik garantilerine ve karşılıklı taahhütlere dayalı bir Kuzey Atlantik İttifakının ihdası amacıyla, ABD ve Kanada’yla müzakerelere başlamışlardır. Sürece Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç ve Portekiz de davet edilmişler ve neticede, NATO’yu kuran Kuzey Atlantik (Washington) Antlaşması 12 ülke tarafından 4 Nisan 1949’da imzalanmıştır. 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan, 1955’de Almanya ve 1982’de İspanya İttifaka üye olmuşlardır. NATO, Soğuk Savaşın sona ermesini müteakip dört genişleme dalgası yaşamıştır: 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, 2004’de Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Hırvatistan ve Arnavutluk, Haziran 2017’de ise Karadağ NATO’ya üye olmuşlardır. Kuzey Makedonya 2020 yılında 30. Müttefik olarak İttifaka katılmıştır.

NATO üyesi ülkeler şunlardır: ABD, Almanya, Arnavutluk, Belçika, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Fransa, Hollanda, Hırvatistan, İtalya, İzlanda, İspanya, Kanada, Karadağ, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Portekiz, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Yunanistan, Kuzey Makedonya. İlerleyen süreçte, NATO’nun Rusya’ya ve Çin’e karşı genişleme sürecinin devam etmesi ve NATO’ya Ukrayna, Gürcistan gibi devletlerin de dâhil olması beklenmektedir.

NATO anlaşmasının en önemli maddeleri şunlardır:

  1. Madde: Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.
  2. Madde: Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir. (https://www.mfa.gov.tr/data/nato-bilgi–notu.pdf)

Türkiye’nin NATO’ya Giriş Süreci ve NATO Üyeliği

Milli Mücadele sırasında Türkiye-Sovyet Rusya ilişkileri karşılıklı dostluk ve dayanışma ilkelerine dayanıyordu. Aslında dönemin tarihi şartları dikkate alınınca, her iki devlet açısından böyle davranmak zaruri bir ihtiyaçtı. Çünkü ortak düşman batı emperyalizmiydi.

Sovyet Rusya Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki hareketi maddî ve manevî açıdan desteklemiş ve bu desteğin bir sonucu olarak iki taraf arasında 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması imzalanmıştı. İlerleyen süreçte Anadolu’daki bağımsızlık hareketi kazanılmış ve batılı devletlerle Lozan Barış Antlaşması imzalanmış, bağımsız bir Türkiye’nin varlığı herkese tanıtılmıştı. Mustafa Kemal Paşa bundan sonra genç Türkiye’nin izleyeceği dış politikayı millî egemenlik, millî bütünlük, yurtta ve dünyada barış esasları üzerine inşa etmek niyetindeydi. 1923 sonrasında Türk – Sovyet ilişkileri Lozan’dan geriye kalan meselelerin çözümünde Batılı devletlerin Türkiye’ye karşı davranışlarının etkisi altında şekillenmiştir. Lozan’daki barış görüşmelerinde çözüme kavuşturulamayan en önemli mesele Musul’un geleceği ile ilgiliydi. Mesele ileride yine görüşme yoluyla halledilmek üzere ertelenmişti. 1924 yılı içinde Türkiye ile İngiltere arasında Musul’la ilgili birtakım görüşmeler yapıldıysa da, bir çözüm yolu bulunamadı. Lozan Antlaşması’nın ilgili hükmü ise çözümsüzlük durumunda meselenin Milletler Cemiyetine taşınmasını öngörüyordu. Türkiye tümüyle İngiltere kontrolündeki bu cemiyetten kendi lehine bir karar çıkmayacağı hususunda kısa süreli bir tereddüt yaşasa da, nihayetinde bu hükmü kabul etmek zorunda kaldı. Konu 1924 yılı Eylülü’nde Milletler Cemiyeti Konseyinde görüşülmeye başlandı. Konsey öncelikle bir Türkiye-Irak geçici sınırı belirledi ve ardından meseleyi ilgili devletlerin de katılacağı uluslararası bir komisyona havale etti. Söz konusu komisyon Musul bölgesinin İngiltere mandası altında Irak’ın bir parçası olarak kabul edilmesi hususunda bir karar aldı. Gelinen noktada mesele tümüyle İngiltere’nin istekleri doğrultusunda çözümlenmiş oluyordu. Dolayısıyla Türkiye doğal olarak bu kararı tanımadı. Bu arada 1924 yılında Mussolini liderliğindeki İtalya’nın Anadolu’yu kendi hayat alanı olarak nitelemesi karşısında Türkiye kendine denge unsuru olabilecek bir devlet arayışına girdi. İşte tüm bu gelişmeler Türkiye’yi Sovyet Rusya’ya itiyordu. Buna karşılık savaş sonrasında galip devletlerin Almanya’yı kendi yanlarına çekerek Sovyet Rusya’yı izole etme politikaları da, Sovyetleri Türkiye’ye yaklaştırıyordu. Sovyet Rusya 1917 yılından ve özellikle de1921-1922’den sonra etrafını çevreleyen kapitalist bloğu yıkmak için dış politikasında iki ana ilke belirlemişti. İlki kendi komşuları ile iyi ilişkiler tesis etmek, diğeri ise mümkün olduğu kadar Almanya’yı batı ülkelerinden uzak tutmaktı. Nitekim Sovyetler bu esaslar doğrultusunda öncelikle 1921 yılında komşularıyla dostluk ve barış antlaşmaları imzalamış ve iyi ilişkiler tesis etmişti. Ancak dış politikasının ikinci ana eksenini oluşturan Almanya’yı batılı devletlerden ayırmak politikasını uygulamada ise başarı gösterememiştir. Sovyetler Birliği ile batılı ülkeler arasındaki ticarî ilişkileri yeniden tesis etmek amacıyla toplanan 1922 Cenova Konferansı sırasında Sovyetler, Almanya ile gizli bir takım görüşmeler yapmış ve neticesinde 16 Nisan 1922’de Rapallo Antlaşması imzalamıştı. Ancak 1924 yılına gelindiğinde Avrupa’da siyasi dengeler değişmeye başlamıştı. Fransa ile Almanya arasındaki tarihsel düşmanlığa sebep olan Ruhr meselesi Fransa’nın istekleri doğrultusunda çözümlenmiş, dolayısıyla iki ülke arasındaki ilişkiler yumuşama eğilimine girmişti. İşte böyle bir ortamda, 1925 Şubatı’nda Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya arasında bir saldırmazlık anlaşması için görüşmeler başladı. Nihayetinde 16 Ekim 1925’te İsviçre’de Locarno’da, Locarno Antlaşması adını alan belgeler Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Belçika, Polonya ve Çekoslovakya arasında imzalandı. Bu belgelerden ilki Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasında imzalanmış olup, Almanya ile Fransa ve Almanya ile Belçika arasındaki sınırların kesinliği üzerineydi. Dolayısıyla bu antlaşma sayesinde Almanya ile diğer Avrupa ülkeleri arasındaki sınırlar garanti altına alınmış olurken, aynı zamanda Almanya tekrar Avrupa milletlerarası iş birliği sisteminin içine dâhil edildi. Tüm bu gelişmeler yukarıda da ifade edilen Sovyet dış politikasının ikinci önemli hedefini ters yüz ediyor, Almanya’yı Sovyetler Birliği’nden uzaklaştırıyordu. Bu durumda Sovyetler Locarno sistemi ile oluşan bu yeni gruplaşmayı kendine yöneltilmiş bir hareket olarak değerlendirdi. İşte tam bu noktada bir yanda Locarno sistemi, diğer yanda Milletler Cemiyetinin yanlı tutumu ile İtalyan tehdidi, Türkiye ile Sovyetler Birliği’ni yakınlaştırdı. Birbirinin benzeri koşulları içinde bulunan bu iki komşu ülke, Milletler Cemiyetinin Türkiye aleyhindeki Musul kararının ertesi günü, 17 Aralık 1925’te Paris’te “Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve Tarafsızlık (Saldırmazlık) Antlaşması’nı” imzaladılar.

Bu antlaşma Sovyet Dışişleri Bakan Yardımcısı Karahan’ın ziyareti sırasında, 17 Aralık 1929’da yenilenmiş ve yine muhtelif yenilemelerle 1945 Martı’nda Sovyetler Birliği tarafından feshedilinceye kadar yürürlükte kalmıştır. Netice itibarıyla 17Aralık 1925 tarihli bu antlaşma Musul meselesi nedeniyle yapılan dayatmaya ve İtalyan tehdidine karşı Türkiye’nin bir denge arama çabası olarak nitelenebilir. Bu yönüyle antlaşmayı Atatürk döneminde izlenen, “akıl ve barış temelinde ülkenin geleceği ve çıkarları açısından ittifaklara girmek” şeklinde formüle edilebilecek olan dış politika ilkesinin ilk örneği olarak da değerlendirmek mümkündür (Attar, (tarihsiz) Atatürk Ansiklopedisi, Türkiye Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması,).

Türkiye II. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalabilmek için savaş süresince kararlı bir politika izlemiştir. Savaşın sonlarında ise kurulacak olan Birleşmiş Milletlere (BM) üye olmayı istemiştir. Bu amaçla 1944 yılında yenilme aşamasında olan Mihver devletleri ile ilişkisini kesme yolunu seçmiş ve 23 Şubat 1945 tarihinde de Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan etmiştir. Böylece 24 Şubat 1945 tarihinde BM Beyannamesi’ni imzalayarak BM kurucu üyeleri arasında yer almıştır (Akkaya, 2012:2). Türkiye 1945 yılının Nisan ayında San Francisco Konferansı’na kurucu üye sıfatıyla katılarak ve BM antlaşmasını imzalayarak demokratik idealler için de söz vermiş oluyordu (Zürcher, 2010: 306). Bu doğrultuda 1946 yılında çok partili demokratik sisteme geçilmiştir.

            SSCB ’nin Türkiye’den Toprak ve Üs Talepleri ve Türk-ABD İlişkileri

SSCB, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yayılma politikası başlatmıştır. Bu politika ile Türkiye’yi de yayılma alanı içine alıyordu. Bu durum Türkiye için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Sovyetler Birliği (SSCB), Türkiye hakkındaki tehlikeli planlarına savaşın sonlarına doğru resmi nitelik kazandırmış ve (17 Aralık 1925’te imzalamış olduğu saldırmazlık anlaşmasının sona erdirerek) Türkiye’ye verdiği nota ile Türkiye’nin Doğu bölgesinden toprak ve boğazlardan üs istemiştir. Bu durumda Türkiye, egemenlik haklarını ihlal eden ve kabul edilemez şekildeki Sovyet talepleri ile karşı karşıya kalmış ve kendisini tek başına savunamayacağını düşündüğü SSCB’ye karşı Batılı devletlerden yardım arayışına başlamıştır (Ertem, 2009: 378). Türkiye, Sovyet tehlikesi karşısında önce İngiltere’den ardından Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) yardım arayışına girişmiştir. Bu doğrultuda da Truman Doktrinine ve Marshall Planına dâhil edilmiş ve yürüttüğü yoğun mücadele sonrasında NATO üyesi olmuştur (Erkmen, 2020, s. 1024-1049)

  1. Dünya Savaşı’nın bitmesine 7 hafta gibi kısa bir süre kala SSCB, tarafından 19 Mart 1945 tarihinde Türkiye’ye verilen notada 1925 Dostluk Antlaşması’nın artık uzatılmayacağı bildirilmiştir (Tellal, 2009:501). SSCB, notada antlaşmanın II. Dünya Savaşı sonunda oluşan yeni duruma uygunluğunun kalmadığını ve antlaşmanın üzerinde değişiklikler yapılması gerektiğini belirtmiştir (Ülman, 1961:51). Türkiye, İngiltere’den destek aramış, destek alamayınca SSCB ile kendine uygun bir anlaşmanın yapılması için zemin oluşturma arayışına girişmiş ve 4 Nisan 1945 tarihinde, 19 Mart 1945 tarihli Sovyet notasına verdiği cevabi notada, SSCB ile feshedilen anlaşmanın yerini alacak günün şartlarına uygun yeni bir antlaşmanın yapılmasını kabul edeceklerini bildirmişlerdir (Ertem, 2009:378). 7 Haziran 1945 tarihinde, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e iki ülke arasında yapılması düşünülen yeni anlaşma için Sovyet önerilerini bildirmiştir. Molotov, Türkiye’den Doğu Anadolu’daki toprakları içinde yer alan Kars ve Ardahan’ın ve Boğazlardan kara ve deniz üslerinin Sovyetlere verilmesini ve Montreux Sözleşmesi’nin kaldırılmasını ve bunun yerine Türkiye ile SSCB arasında yeni bir anlaşmanın yapılmasını istemiştir (Tellal, 2009: 502). Kabul edilemez Sovyet taleplerini Selim Sarper, Ankara’daki yetkililere sormadan doğrudan reddetmiştir. Türkiye ile SSCB arasında 18 Haziran 1945 tarihinde bir görüşme daha yapılsa da Sovyet talepleri değişmemiştir. Bu olumsuz gelişme ile Türkiye Sovyetlerin isteklerinden kolay kolay vazgeçmeyeceğini anlamıştır (Ertem, 2009: 379). Bu talepler 17 Temmuz – 2 Ağustos 1945 tarihinde düzenlenen Potsdam konferansında o dönem dünyanın üç büyük devleti diyebileceğimiz ABD, İngiltere ve SSCB arasında görüşülmüştür (Tellal, 2009: 502). SSCB’nin Boğazlarda üs talepleri ve Montreux sözleşmesinin değiştirilmesi konusunda taraflar tam bir karara varamamıştır. Bu nedenle Türkiye bu konferans sonucunda İngiltere ve ABD’nin desteğini elde edememiştir. ABD Başkanı Boğazları bir uluslararası suyolu statüsüne koymak gibi Moskova’dan farklı bir amaçla da olsa Sovyetlerle Montreux’yü değiştirme yönünde anlaşmış ve Moskova’nın Türkiye’den toprak talebinin iki ülkenin arasında bir konu olduğunu belirtmiştir (Sönmezoğlu, 2006: 34; Ertem, 2009: 380).

Öte yandan Moskova’nın 1946 yılından itibaren Türkiye’den isteklerini açıkça belirtmeye başlaması, Sovyetlerin girişimiyle İran’da yeni devletlerin kurulması ABD’nin Türkiye’ye Boğazlar konusunda tam destek verme yönündeki kararını pekiştirmiştir. Çünkü Potsdam Konferansı ardından ABD’nin Sovyetler ile çıkar ayrılığı iyice belirginleşmişti. ABD, Sovyetlerin yaptığı girişimleri adım adım Batı Avrupa’ya ilerlemek olarak görüyordu. ABD’ye göre İran’a müdahale eden ve Türkiye’yi tehdit eden Moskova, ABD’nin çıkarlarına dünyanın her yerinde zarar vermeye başlamıştı (Erhan, 2009: 523-524). Bu süreçte SSCB Balkanlar ve Doğu Avrupa’da da yayılmayı sürdürüyordu. ABD ise bu koşullar içinde Türkiye’yi kendi yanına alabilme çalışmalarını başlatmıştır. ABD, 5 Nisan 1946 yılında Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini Missouri ile İstanbul’a göndererek ve (Yüksel, 2013: 57) 7 Mayıs 1946 yılında yapılan bir anlaşmayla, Türkiye’nin ABD’den II. Dünya Savaşı sürecinde “Ödünç Verme ve Kiralama Yasası” vasıtasıyla aldığı borçların tamamını silerek Türkiye’nin yanında olduğunu göstermiştir (Erhan, 2009:525). SSCB’nin 8 Ağustos 1946 tarihinde Boğazlardan üs ve Doğu Anadolu’dan toprak talebini Türkiye’ye resmen bildirmesi üzerine (Balcıoğlu, 2005: 475) ABD Başkanı Truman 15 Ağustos 1946 tarihinde “Amerika’nın Sovyetlerin taleplerine karşı Türkiye’ye destek vereceğini” ilan etmiştir (Tüter 2015:163). SSCB 24 Eylül 1946 tarihinde Türkiye’ye son notasını göndermiştir (Ertem, 2013: 179).

ABD-Türkiye arasında yaşanan gelişmeler ABD’nin Sovyet tehlikesi karşısında Türkiye’yi yalnız bırakmayacağını göstermiştir. ABD’nin, Sovyet yayılması karşısında geleneksel içe dönük politikasından vazgeçerek dünyanın liderliğini üstlenme ve Sovyet yayılmacılığına karşı çevreleme politikası başlattığı görülmektedir. Türkiye, Sovyet tehditleri karşısında ABD’nin Türkiye’nin yanında yer almasından çok memnun kalmıştır.

ABD Başkanı Truman, kendi adıyla anılan doktrin ile Yunanistan ile Türkiye’ye verilmek üzere 400 milyon dolarlık askeri ve ekonomik yardım programını Amerikan Kongresi’ne 12 Mart 1947 tarihinde sunmuş ve Truman’ın teklifini kongre kabul etmiştir. Truman Doktrininin uygulamaya konulması hem Soğuk Savaş tarihi açısından hem de Türkiye-ABD ilişkileri açısından bir dönüm noktasıdır. Doktrin, “Amerika’nın, Türkiye’nin Batı’daki en önemli destekçisi olarak resmi anlamda doğuşunu” göstermektedir. Ancak ABD’nin Türkiye’yi Truman Doktrini kapsamına alması Türkiye’yi Sovyet tehdidine karşı koruma altına alırken aynı zamanda da ABD’nin Ortadoğu ve Yakın Doğu’ya yönelik kapsamlı stratejik çıkarlarını gerçekleştirmesinin başlangıcı olarak görülmektedir (Tüter 2015: 163). 4 Temmuz 1948’de Türkiye ile ABD arasında imzalanan Ekonomik İş birliği Antlaşması ile Marshall yardımlarının verilmesine başlanmıştır (Erhan, 2009: 141). Marshall Planı kapsamında Türkiye’ye 1949- 1951 yılları arasında yardım yapılmış ve 1951 yılına gelindiğinde Türkiye “Ortak Savunma Programı’na dâhil edilmiş ve böylece Türkiye’ye ABD yardımları “Ortak Savunma İdaresi” tarafından yapılmaya başlamıştır (Yüksel, 2013: 62- 63).

NATO’nun Kuruluş Süreci

1948 yılının şubat ayında gerçekleşen Çekoslovak darbesi (Prag darbesi) sonucu, SSCB, Balkanlar ile Doğu ve Orta Avrupa’da egemenliğini ve hâkimiyetini tamamlamış oluyordu. Bundan sonra sıra Batı Avrupa’ya gelebilirdi. Bu nedenle Çekoslovakya olayı Avrupa’da tepkilere neden olmuştur. Bu gelişme Batı Avrupa için bir alarm durumu idi diyebiliriz (Armaoğlu, 2010:541). Bu şartlar içinde İngiltere, Hollanda, Fransa, Belçika ve Lüksemburg’dan oluşan beş ülke 17 Mart 1948 tarihinde Brüksel’de bir araya gelerek bir antlaşma imzalamışlardır. Taraflar, Brüksel Antlaşması ile ekonomik ve kültürel ilişkilerini geliştirme, bir ortak savunma sistemi kurma kararına varmışlardır. Antlaşmanın 4. maddesinde, taraflardan biri Avrupa’da silahlı saldırıya uğradığı zaman diğer devletler ellerindeki askeri ve öteki tüm olanaklarla saldırıya uğrayana yardım edeceklerini bildiriyorlardı. 1948 yılı Eylül ayında bu anlaşma doğrultusunda “Batı Birliği Savunma Örgütü” kurulmuştur (Sander, 2001: 264). Ancak Avrupa’da oluşan ve Sovyet tehdidine karşı kurulan Batı Avrupa Birliği içinde ABD’nin olmayışı bu birliği SSCB karşısında bir denge unsuru olmaktan yoksun bırakıyordu. Bu koşullar içinde 1948 yılında yaşanacak gelişmeler ABD ile Batılıları daha geniş bir ittifak oluşturmaya zorlayacak ve NATO kurulacaktır (Armaoğlu, 2010: 542).

  1. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Doğu Avrupa ülkelerinin arka arkaya Sovyet etki alanına girmesi, Müttefikler arasında Japonya konusunda ortak bir anlayışın oluşamaması (Sander, 2001: 263), Prag Darbesi ve Berlin Bunalımı ile Vandenberg Kararı’nın alınması gibi gelişmeler Bürüksel Antlaşmasını imzalayan devletler ile ABD’nin bir ittifak içerisinde yer almasına giden süreci başlatmıştır (Doğan, 2005: 72). Monroe Doktrini ile yüzyılı aşkın bir süredir ABD, Avrupa ile ittifaklara girmemişti. Ancak arka arkaya gerçekleşen yukarıda belirtilen gelişmeler ciddi ve tehlikeli gelişmelerdi. SSCB, Berlin buhranıyla Batıya meydan okuyordu. “Batı Birliği Savunma Örgütü” Sovyet tehdidi karşısında yetersiz kalmaktaydı ve bu gelişmeler ABD’nin güvenliği için de tehlike oluşturuyordu. Bir ABD senatörü olan Arthur H. Vandenberg, ABD Dışişleri Bakanlığının bilgisi dâhilinde bir yasa tasarısı hazırlamıştır (Arda, 2018: 69). Nisan ayında Senatoya sunulan bu yasa tasarısında Vandenberg, ABD Cumhurbaşkanı’na “ABD’nin güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardımlaşmaya dayanan konularda bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara katılma yetkisinin verilmesini istiyordu.” 11 Haziran 1948 tarihinde, Vandenberg’in teklifi ABD Kongresi’nde görüşülerek kabul edilmiştir (Armaoğlu, 2010: 545). Böylece ABD’nin 1823 yılından başlayarak Monroe Doktrini doğrultusunda uyguladığı inziva politikasını terk etmesi ile Avrupalı devletlerle ittifak anlaşmaları yapmasının önü açılmış oluyordu.

Nihayetinde 4 Nisan 1949 tarihinde, Washington D.C.’de toplanan ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Danimarka, İzlanda, Lüksemburg, Kanada, Portekiz ve Norveçli yetkililer kurulan yeni dünyadaki güvenlik konusunda ve askeri tehlikelere karşı kısa adı NATO olan Kuzey Atlantik sözleşmesini (North Atlantic Treaty Organization) imzalamışlardır (Doğan, 2005: 73; Uçarol, 2006: 821). Antlaşmada, NATO’ya katılan ülkelerin, “milletlerin demokrasi ilkeleri ile kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtiliyordu. İçlerinden birine yapılmış bir saldırı hepsine yapılmış sayılacaktı” (Armaoğlu, 2010: 546). NATO’nun kurulması ile SSCB’nin Avrupa’da yayılma çalışmalarının durdurulduğu görülmektedir. Bu da gösteriyor ki, NATO’nun bir savunma sistemi olarak kurulmasıyla SSCB’nin tehditleri ve yayılma politikaları karşısında bir set oluşturulmuş ve caydırıcı bir güç meydana getirilmiştir (Uçarol, 2006: 821). (Erkmen, 2020, s. 1024-1049)

Türkiye’nin NATO Üyeliği Süreci

  1. Dünya Savaşı’nın bitişinde Türkiye, hem Boğazlar ile Doğu Anadolu’daki toprakları üzerindeki istekleriyle hem de bu istekleri gerçekleştirmeye kararlı görünmesiyle SSCB’nin yoğun baskısı ile karşı karşıya kalınca güvenlik endişesi duymuştur (Ülman, 1967: 148). Aslında o dönem hala yürürlükte olan 1939 yılında imzalanmış bulunan “Türk-İngiliz-Fransız” anlaşması vardı. Ancak Türkiye buna güvenemiyordu. Çünkü savaş sırasında Türkiye bu anlaşmanın açık yüklemlerine rağmen tarafsız kalmıştı. Fransa ve İngiltere bunu ileri sürerek Türkiye’nin yardımına gelmeyebilirdi. Öyle ki, yardıma gelmek isteseler bile o dönem ABD’nin desteği olmadan kendilerini savunacak durumları da yoktu. Bu nedenledir ki Türkiye, SSCB baskısı ve tehdidi karşısında ABD’nin yardımını aramak durumunda kalmıştır (Ülman, 1967: 148). ABD’nin 1947 yılında Truman Doktrini ilan edilinceye kadar Türkiye’nin yardımına gelmemesi nedeniyle Türkiye, Sovyet tehdidi karşısında tek başına mücadele etmiştir. 1947 yılında ABD’nin Türkiye’ye askeri yardım yaptığı süreçte Türkiye üzerinde oluşan ağır Sovyet baskısı azalmaya başlamıştı. Ancak söz konusu doktrin iki taraflı bir savunma anlaşması değildi. Bu nedenle, doktrin Türkiye’yi biraz rahatlatsa da güvenlik endişelerini gidermeyi sağlamıyordu (Ülman, 1967: 149). Türk yetkililer NATO’nun kuruluş aşamasından başlayarak Türkiye’nin NATO’ya alınması için çalışmalarını sürdürmüşlerdir ki, Türkiye’nin NATO’ya üye olması için Sovyet tehditlerinin yanı sıra başka sebepleri de mevcuttu.

Öncelikle, NATO’ya üye olmak, Türk devlet adamlarınca cumhuriyetin ilanıyla birlikte izlenmeye başlanan Batı’ya dönük yürütülen dış politikanın bir gereği olarak görülüyordu.1949 yılında “Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olan Türkiye NATO’ya üye olmanın kendisinin hakkı olduğunu düşünüyordu. Diğer yandan Türkiye’de, 1945 yılındaki SSCB’nin taleplerinin oluşturduğu olumsuz hava hissedilmeye devam ediyordu. ABD’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı doğrultusunda yaptığı yardımlar ABD ile yakın iş birliğini sağlamıştı ancak bu durum Sovyetlerin oluşturduğu tehlikeyi tam olarak gidermemişti. Ayrıca Türkiye savaş sürecinde izlediği savaş dışı kalma politikası sonucunda savaş sonrasında yalnız kalma korkusu içindeydi. Türkiye, Batı Avrupa, ABD ve yeni kurulan NATO gibi bir kuruluşun içinde yer alarak bu durumu ortadan kaldırmak istiyordu. Bunu başarırsa topraklarının savunulması sağlanacak ve ordusu modern bir yapıya kavuşacaktı (Erhan, 2009: 543-544; Oğuzlu, 2013: 2-3). Türkiye, ABD ile arasında oluşan ittifakı NATO’ya üye olarak kurumsal hale getirmek istiyordu (Yılmaz, 2012:1). Savaş sonrası çok partili demokratik sisteme geçmişti. Bunun sürdürülmesi isteniyordu. Demokrat Parti’nin (DP) liberal Batı geleneğini yerleştirme düşüncesi de vardı. Bunun Batı Bloğu içinde yer alınarak gerçekleşeceği düşünülüyordu (Erhan, 2009: 543-544; Ülman ve Sander, 1972: 6). Bu düşüncelerle NATO’ya üyelik için çalışmalar başlatılmıştır.

Türkiye’de CHP Dönemi NATO Üyeliği Konuşunda Gelişmeler

Batılı demokratik devletlerin muhtemel Sovyet saldırganlığına karşı Brüksel Anlaşması gibi savunma cephesi kurma girişimleri, Türk yetkililerin de bu antlaşmaya katılmak için girişimlerde bulunmasına neden olmuştur. İngiltere Dışişleri Bakanı ile 11 ayda üç kere görüşen Türk Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, bu konuda herhangi bir sonuç elde edememiştir (Balcıoğlu, 2005: 468). Batı Avrupa’da oluşan birliğe katılamayan Türkiye, bu oluşumun ABD ve Kanada’nın da katılımıyla etkin bir şekilde genişleyeceği haberini alınca kurulacak yeni oluşuma katılabilmek için NATO’nun kuruluşu aşamasında girişimlerini başlatmıştır. Dönemin Başbakanı Hasan Saka, Haziran 1948’de“Türkiye’nin ABD’nin müttefikten öte bir müttefiki olduğunu” söyleyerek iki ülke arasında kurulan iş birliğinin askeri bir ittifakla somutlaştırılmasını istemiştir (Erhan, 2009: 545; Arda, 2018: 72). 1949 yılının şubat ayında Avrupa Ekonomik İş birliği toplantısı yapılırken Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak Türkiye’nin NATO’ya girmesinin mümkün olmaması halinde İngiltere, Fransa, Türkiye ve Yunanistan’ın yer aldığı “Akdeniz Paktı’nın kurulmasını önermiştir (Erhan, 2009: 545). Türkiye, NATO’ya üye olabilmek için çalışmalarını yürütürken, İngiltere, Ortadoğu’daki ve Doğu Akdeniz’deki varlığını sürmek amacıyla oluşturmayı planladığı savunma paktına Türkiye’yi dâhil etmek istiyordu. Bu nedenle de Türkiye’nin NATO’ya katılmasına son zamana kadar karşı çıkmıştır (Molla, 2008: 12). 5 Mayıs 1949 yılında kurulan ve askeri bir niteliği olmayan Avrupa Konseyi’ne Türkiye’nin alınmaması Türkiye’de yeni tepkilere neden olmuştu. Bu tepkiler sonucu 8 Ağustos’ta Bakanlar Komitesi Türkiye’yi Konsey’e katılmaya davet etmiştir. Türkiye’nin Konseye katılması NATO’ya girme umutlarını artırmıştır (Balcıoğlu, 2005: 468). 1949 yılı aralık ayında Türkiye, NATO’ya katılma konusunda ABD’nin kesin olarak ne düşüncede olduğunu öğrenmek istemiş ancak bir durum değişikliği olmamıştır. Fakat 1950 yılı mart ayında ABD’nin Akdeniz Filosuna bağlı olan bazı gemilerin İzmir ve İstanbul limanlarını ziyaret etmeleri Türkiye’yi yeniden ümitlendirmiştir (Balcıoğlu, 2005: 469). Türkiye, Akdeniz ittifakının kurulması konusunda girişimlerini devam ettirmiştir. İtalya bu konuda Türkiye’yi desteklerken İngiltere Ortadoğu konusunda bir pakt kurma gibi farklı düşüncelere sahip olduğu için bu desteği vermiyordu. Türkiye, İngiltere’nin Ortadoğu konusunda planladığı pakta Mısır gibi Arap devletlerinin katılmayacağını biliyordu. Bu durumda Türkiye için tek seçenek vardı, o da NATO’ya üye olmaktı (Balcıoğlu, 2005: 469). Nihayet CHP iktidarının son günleri olan 11 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye, NATO’ya üyelik başvurusunda bulunmuş ancak İtalya dışında bu girişimi destekleyen olmadığı için başvuru bir sonuca bağlanmamıştır (Erhan, 2009: 545).

Demokrat Parti Dönemi ve Türkiye’nin NATO’ya Üye Oluşu

Türkiye’nin NATO üyeliği için girişimleri devam ederken 14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimle iktidar değişikliği gerçekleşmiş ve DP, iktidara gelmiştir (Erkman, 2018:1227). DP’nin ilk katıldığı 1946 genel seçim kampanyası sürecinde Celal Bayar’ın “Dış politikamız milletlerin hukuk eşitliğine, milletlerarası siyasi, iktisadi ve kültürel iş birliğine, kolektif güven esasına dayanmalıdır… milli varlığın ancak milli kuvvetle korunabileceği kanaatine bağlı kalmakla beraber milletler birliği gayesini hedef tutacak barışçı ve açık dış siyasetin memleket menfaatlerine uygun ve realist yol olduğuna inanıyorum…” sözleri DP’nin dış politikada Türkiye’ye katkı sağlayacağı düşünülen uluslararası ittifaklara katılma yönünde politikalar uygulayacağını göstermektedir (Vatan Gazetesi, 17. 07.1946; Şahingiray,1955: 29).CHP’nin dış politika uygulamalarını benimsediği görülen DP döneminde NATO’ya giriş konusundaki mücadeleye hız verilmiştir. DP, NATO’ya üyelik konusundaki isteğini, CHP’nin girişimlerinin yetersiz olduğunu vurgulayarak muhalefette iken de göstermişti.

  1. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın yenilgiye uğraması sonucunda SSCB ile ABD, Kore sorunu ile karşı karşıya gelmişlerdir. SSCB, İngiltere, ABD ve Çin bu sorun için toplanmışlardır. Ancak bu görüşmede bir anlaşmaya varılamamıştır. Bunun üzerine ABD sorunu BM’ye taşımıştır. BM aldığı kararla 27 Haziran 1950’de üye devletleri yardıma çağırmıştır (Cengiz, 2009: 48). Türkiye ise Kore’de yaşanan gelişmeleri Haziran 1950’de yakından izlemekteydi (Erhan, 2009:545). 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore kuvvetlerinin Güney Kore’ye saldırması ile ABD harekete geçmiştir. Türkiye’nin NATO’ya girmesi konusu Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile hız kazanmıştı. Kore Savaşı’nı DP, NATO’ya giriş için iyi bir fırsat olarak görmüştür. DP’ye göre Türkiye, Kore’ye asker gönderirse Türkiye’nin Batı’nın özgürlükçü fikirlerine bağlılığı kesin bir davranışla ortaya konacak ve ABD Kongresi bu karardan etkilenecektir. Böylece de Türkiye’nin NATO üyesi olması gerçekleşebilecektir (Bozkurt, 2018: 116). Bu düşüncelerle Bakanlar Kurulu hızlı bir şekilde 4500 kişi ile oluşturulan bir tugayı Kore’ye gönderme kararı almıştır. Kore’ye asker gönderme kararı Türkiye Büyük Milet Meclisi’nde (TBMM) görüşülmeden alınmıştı. Buna CHP ile Millet Partisi tepki göstermiştir. Bu tepkinin nedeni ise Kore’ye asker gönderme konusunda değil, bu karar alınırken muhalefet partilerinin fikrinin alınmaması ile ilgili idi. Bu tür konuların TBMM’de görüşülmesi Türkiye’de bir dış politika geleneği idi. Ancak DP’ye göre bu bir savaş kararı olmadığı için TBMM’de görüşülme gereği yoktu (Cengiz, 2009: 49). Türkiye ABD’nin ardından, BM’nin ülkeleri Kore’nin yardımına çağırması sonucu Kore’ye kara askeri gücü gönderme kararı alan ikinci ülkedir (Akkaya, 2012: 13). Nitekim asker gönderme kararının alınmasından bir hafta kadar bir süre sonra 1 Ağustos 1950 tarihinde, Türkiye NATO’ya üye olabilmek için ikinci başvurusunu yapmıştır. Ancak bu başvuru da NATO Bakanlar Konseyi’nin Eylül ayında yaptığı toplantıda reddedilmiştir (Erhan, 2009:545; Milliyet Gazetesi 23.08.1951).

İlk aşamada Kore’ye 4500 asker gönderen Türkiye 15 ülke içinde ABD’den sonra en çok asker gönderen ülke olmuştur. Kore’ye gönderilen asker sayısı ilerleyen dönemde 6000’i aşmıştır. Türk birliklerine, 18 Kasım 1950 tarihinde cephedeki ABD kolordusunun ihtiyatı olmak için Kunuri Bölgesine gitmesi emri verilmiştir (Yaman, 2005: 239). 26-30 Kasım tarihlerinde cereyan eden Kunuri muharebelerinde ağır kayıplar vererek Çin birliklerinin hücumunu Türk subayı kesmiş ve böylece 8. Amerikan Tugayını imhadan kurtarmıştır. Kore Savaşı 27 Temmuz 1953 yılında Panmunjan’da imzalanan barış antlaşması ile sona ermiştir (Bulut, 2018: 201). Kore’de Türk askerinin 721’i şehit olurken 672 asker yaralanarak yurda dönmüş ve 1475 yaralı asker Kore’de tedavi edilmiştir. 243 asker ise esir düşmüş ve 175 kişi de kaybolmuştur (Erhan, 2009: 546-547). Kore Savaşı’na katılan Türk tugayı muharebelerde büyük başarılar elde etmişti. Bunu, ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı, “Kore Savaşı’nda Türk askeri üstün vasfını gösterdi” şeklinde değerlendirmiştir (Karakaş, 2008: 362-363).

Türkiye, Kore’de NATO’ya girmek ve dünya barışına katkıda bulunmak uğruna 175 kayıp, 721 şehit vermiştir.  672 askerimiz de yaralanmıştır. Kore Savaşı’nda Türk birliklerinin sergilemiş olduğu üstün başarı ve Kuruni Muharebesi’nde kendilerini feda etmek pahasına ABD birliklerini imha edilmekten kurtarmaları başta ABD ve diğer NATO üyesi ülkeler tarafından memnuniyetle karşılanmış ve böylece NATO’nun kapıları Türkiye için aralanmıştır.

Türkiye’nin 1 Ağustos 1950 tarihinde, NATO’ya üye olabilmek için yaptığı ikinci başvurusu reddedilmişti. Türkiye’nin üyeliğinin NATO’yu olumsuz yönde etkileyeceğini düşünen ABD, NATO üyeliği yerine Türkiye’nin Yunanistan’ın da dâhil olduğu bir “Akdeniz Paktı” içinde yer almasını planlamıştır. Kurulması düşünülen pakt önceden İngiltere tarafından planlanan “Ortadoğu Komutanlığı” ile benzerlik gösteriyordu. NATO üyesi devletlerle, NATO ittifakı dışında ancak ona kendini yakın hisseden ülkeler arasında kurulacak paktla Doğu Akdeniz’in güvenliğini sağlamak amaçlanıyordu. Türkiye pakta hem sıcak bakmıyor hem de bunun kurulmasına ihtimal vermiyordu. Çünkü ilk olarak söz konusu dönemde İngiltere ile İngiltere’den bağımsızlığını almaya çalışan Mısır’ın aynı pakt içinde yer alması ihtimal dâhilinde değildi. İkinci neden o dönem Arap devletleri arasındaki anlaşmazlık vardı. Bu nedenlerle Mısır böyle bir oluşum içinde tek başına yer alamazdı (Arda, 2018:76; Milliyet Gazetesi, 01.10.1950). Türkiye, Akdeniz Paktı’nın kurulmasına olumsuz baksa da bu fikre tamamen arkasını dönmemişti. Bunu NATO’ya üye olabilmenin bir adımı olarak görüyordu. Bu nedenle ABD’nin o dönem Dışişleri Bakanı olan Dean Acheson’un 19 Eylül’de Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Feridun Cemal Erkin’e bir notayla verdiği Türkiye’nin Akdeniz savunma planlamasına katılmasıyla ilgili talebini 21 Ekim’de kabul ettiğini yolladığı cevabi notasında belirtmiştir (Arda, 2018: 76).

            ABD’nin Türkiye’ye Karşı Tutumunu Değiştirmesi ve Türkiye’nin NATO’ya Alınması

1951 yılına gelindiğinde ABD Hükümeti askeri stratejilerinde değişiklikler yapmaya başlamıştır. Özellikle Başkan Truman’ın isteği ile General Eisenhower’ın Atlantik Paktı Ordusu’nun başına tayin edilmesi sonrası yapılan değişiklikler hissedilmiştir. Bu değişim ile birlikte milli menfaatler ve değişen dünya koşulları nedeniyle ABD, Türkiye’nin NATO üyesi olmasına olumlu bakmaya başlamıştır (Balcı, 2017: 72). Nihayet ABD, müttefiklerine 15 Mayıs 1951 tarihinde Yunanistan ve Türkiye’nin NATO’ya dâhil edilmesini önermiştir (Erhan, 2009:548: Bilge Criss, 2012: 15). Bu kararın nedeni Türkiye’nin yürüttüğü ısrarlı girişimler değil, Dünya’da oluşan yeni koşulların ABD nezdinde yarattığı endişelerdir (Erhan, 2009: 548). SSCB’nin 1949 yılında atom bombasına sahip olduğunu duyurması ile SSCB ile ABD nükleer alanda eşit hale gelmiş oluyordu. Bu gelişme ile ABD sahip olduğu önemli bir avantajı kaybediyordu. Bu durum NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesi zorunluluğunu gündeme getirmiş ve olası bir Sovyet saldırısına karşı SSCB’nin, stratejik noktalarını imha etmek için Türk hava sahasının kullanılması ihtiyacı oluşmuştur (Balcı, 2017: 72). Ancak Türkiye NATO’ya alınmadan ABD’nin bu ihtiyacını karşılamayacağını belirtmiştir (Erhan, 2009:548). Diğer yandan 1950 Şubat’ında Moskova’da Çin ve SSCB arasında bir anlaşma imzalanmıştır. Böylece kapitalist dünyaya karşı komünist iki büyük ülkenin cephe aldığı görüntüsü oluşmuştur (Özçelik, 2003: 66). Kore Savaşı da ABD’yi SSCB karşısında tedbirler almaya iten konulardan biridir. Bu savaş, uluslararası alanda komünizm egemenliğinin bir kampanyası olduğunu göstererek atom bombası dengesinin oluşmasıyla bölge savaşlarının çıkması ihtimalini de ortaya koymuştur (Özçelik, 2003: 67). SSCB, Uzakdoğu’dakine benzer şekilde Avrupa’da da genişleme girişiminde bulunabilir ve ilk hedefi henüz NATO’ya üye olamamış Türkiye olabilirdi. Türkiye’nin işgal edilmesi ise Avrupa’nın güvenliğini tehlikeye düşürürdü (Erhan, 2009:549). Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya üyeliği konusunda ABD’nin ısrarlı olmasının başka bir nedeni de Yugoslavya’da yaşanan durumdu SSCB, Avrupa’ya bir saldırı kararı alırsa Yugoslavya’da tehdit altına giriyordu. Yugoslavya 1948’de Kominform’dan çıkartılmış ve SSCB’nin yoğun baskısı altındaydı (Özçelik, 2003: 67). Yugoslavya’nın SSCB tarafından işgalinin önlenebilmesi için NATO Başkomutanı Eisenhower’ın vurguladığı gibi NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesi gerekiyordu (Balcı, 2017: 74). Bununla birlikte ABD strateji uzmanları Avrupa’da bir savaş çıkarsa Urallardaki endüstri bölgeleri ile Kafkaslardaki petrol yataklarının bombalanması gerektiğini vurguluyorlardı (Ülman, 1968: 261). Bunun için Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya dâhil edilmesi gerekiyordu. Böylece ABD için Türkiye’nin önemi gittikçe artıyordu. Türkiye’nin Kore Savaşı’na ABD’den sonra en çok asker gönderen ülke olması ve bu savaşta Türk askerinin savaş kabiliyetini göstermiş olması ABD’li yöneticilerin yanı sıra diğer NATO üyelerinin birçoğunun da Türk askeri hakkındaki fikirlerinin yumuşamasını sağlamıştır. ABD kamuoyunun Türkiye konusundaki düşünceleri de önemli idi. Kore Savaşı’nda Türk birliklerinin sergilemiş olduğu üstün başarı ve Kuruni Muharebesi’nde kendilerini feda etmek pahasına ABD birliklerini imha edilmekten kurtarmaları, Amerikan kamuoyunda Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı yalnız bırakılmaması gerektiği yolunda bir görüş oluşmasına neden olmuştur (Erhan, 2009: 549). ABD’nin fikri bu şekilde dönüşmüş iken NATO’nun diğer üyeleri farklı düşüncelere sahipti.

Türkiye’nin NATO’ya üye olması konusunda Fransa, İtalya, Luxembourg ve Hollanda ABD ile ayni fikirde idi. İngiltere ise hala Türkiye’nin Orta Doğu’nun savunulmasında görevlendirilmesini istiyordu. Öte yandan NATO’nun İskandinavyalı üyeleri olan Norveç ve Danimarka antlaşmanın alanı genişletilirse kendi çıkarları dışında kalan Akdeniz bölgesinin korunması için savaşa girmek istemiyorlardı. Bu devletler ayrıca NATO’nun bir savunma ittifakı olmasının yanı sıra, siyasi, kültürel ve sosyal açıdan birbirine benzeyen ülkelerin bir araya gelmesiyle oluştuğunu savunarak Türkiye ve Yunanistan’ın bu özellikleri taşımadığı için pakta alınmasına karşı çıkıyorlardı (Erhan, 2009: 549-550). Bütün bu yaşananlara rağmen 15 Mayıs 1951 tarihinde ABD, NATO üyesi diğer devletlere birer mektup yazarak Türkiye ve Yunanistan’ın üyeliği ile ilgili tavsiyede bulunmuş ve bu tavsiyelerle üyeliğin önündeki engelleri kaldırmıştır (İlhan, 2015: 164).

16-20 Eylül 1951 tarihlerinde NATO Bakanlar Konseyi’nin Ottowa’da yaptığı toplantının sonunda Yunanistan ile Türkiye’nin NATO’ya üye olarak çağrılmalarına oy birliği ile karar verilmiştir (Cengiz, 2009: 53). Bununla birlikte özellikle İngiltere’yi ikna etmek kolay olmamıştır. Tartışılan konu ise Türkiye’nin üye olduktan sonra NATO’nun hangi komutanlık bünyesine alınacağıdır. İngiltere, Türkiye’yi kurulması düşünülen “Ortadoğu Komutanlığı” içine almak isterken Türkiye, ABD’li General Eisenhower komutasındaki “Avrupa Müttefik Komutanlığı” bünyesinde yer almak istemiştir (İlhan, 2015: 164). Türkiye’nin üyelik sürecini bu nedenin uzattığı anlaşılmaktadır. Yaşanan bu gelişmelere rağmen Türkiye’nin NATO’ya üyeliği üye ülkelerin meclislerinde görüşülerek kabul edilmiştir (Karacan, 1952: 1). Böylece Türkiye’ye NATO’ya katılması için davetiye gönderilmiştir (Erkmen, 2020, s.1035).

Türkiye’nin NATO Üyeliğinin TBMM’de Görüşülmesi ve Yürürlüğe Konması

Türkiye’nin NATO’ya katılımı 18 Şubat 1952 tarihinde TBMM’de görüşülüp kanunlaştırılmıştır. TBMM’de saat 15’te birinci oturum açılmış ve yapılan oylama ile Türkiye’nin NATO’ya üyeliği konusunun ilk gündem maddesi olarak görüşülmesi kabul edilmiştir.

Türkiye’nin NATO’ya üyeliği 18 Şubat 1952 tarihinde TBMM’de görüşülerek bir çekimser oya karşı 409 kabul oyuyla kabul edilmiştir. Oylamadan sonra Dışişleri Bakanı Köprülü ve Başbakan Adnan Menderes birer teşekkür konuşması yapmışlardır. Menderes konuşmasında çok heyecanlı olduğunu ifade etmiştir (TBMM Tutanak Dergisi, 9. Dönem, Cilt: 18, 41. Birleşim, 2. Toplantı 339). TBMM’de kabul edilen Kuzey Atlantik Antlaşmasına Türkiye Cumhuriyeti’nin katılmasına dair 5886 numaralı ve 18 Şubat 1952 tarihli kanun Resmî Gazete ’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir (TBMM Kanunlar Dergisi 34. Cilt, s. 173; Resmî Gazete, 19,11. 1952, Sayı: 8038). Böylece Türkiye resmen NATO üyesi olmuş ve oturumun sonunda Kore kahramanları için saygı duruşunda bulunulmuştur (TBMM Tutanak Dergisi, 9. Dönem, Cilt: 18, 41. Birleşim, 2. Toplantı 339). Oylamada çekimser oyu Seyhan Bağımsız Milletvekili olan Cezmi Türk kullanmıştır (Balcı, 2017: 79).

1952 yılı şubat ayında başlayan Türkiye’nim NATO üyeliği devam etmekte ve NATO için Türkiye’nin, Türkiye için de NATO’nun önemini koruduğu görülmektedir. Bununla birlikte bu üyeliğe yönelik olumsuz yönde yazılarda kaleme alınmaktadır. Bir araştırmada, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin NATO ile uzlaşmaz stratejiler benimseyen bir Türkiye yarattığı yönünde değerlendirmesi yapmıştır (Matisek ve Jayamaha, 2019: 1). Buna karşılık Türkiye’nin NATO’ya katılışının 68. yılına girildiği 18 Nisan 2020 tarihinde, NATO Parlamenterler Meclisi heyeti başkanı, “müttefikimiz Türkiye ile birlik ve dayanışma içinde çalışmaya devam edeceğiz,” derken, Türk Dışişleri bakanlığı yetkilileri de “…Türkiye, Avrupa Atlantik bölgesinde güvenlik ve istikrarı koruma konusunda NATO’nun rolüne büyük önem vermektedir…” değerlendirmesini yapmıştır (Daily Sabah, 18. 02. 2020). (Erkmen, 2020, s. 1024-1049)

Yukarıda adı geçen araştırmada ve ABD ve başta Yunanistan, Fransa gibi NATO üyesi ülkelerde AK Parti hakkındaki olumsuz düşüncelerin oluşmasında, AK Parti iktidarının, Türkiye’nin başta Doğu Akdeniz olmak üzere, Ege’de, Kıbrıs’ta, Libya’da, Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin hak ve menfaatlerini savunması etkili olmuştur. Bu eleştiriler elbette haksızdır, Türkiye NATO üyesi bir ülke olarak hem bölge barışına, hem dünya barışına olumlu katkılarda bulunmaya, hem de kendi hak ve menfaatlerini korumaya devam edecektir. Bizim başta ABD olmak üzere NATO ülkelerinden beklentimiz, Türkiye’ye düşmanca değil, müttefiklik duyuları içerisinde eşit ve adil davranmalarıdır.

                ABD’NİN YENİ NATO ANLAYIŞI

Üye ülkelerin güvenliğini sağlamak amacıyla Sovyet Rusya tehdidine karşı kurulmuş olan NATO’nun yeni dönemde, askeri bir ittifak olmadan öte siyasi ve ekonomik bir örgüt konumuna gelmesi beklenmektedir. Nitekim ABD’nin yeni başkanı Biden, Yeni NATO anlayışı üzerine yapmış olduğu açıklamalarda bu görüşlere yer vermiştir. 14 Haziran 2021’de Brüksel’de yapılan NATO Zirvesi ABD açısından yirminci yüzyılın yeniden tanzimi anlamını taşımaktadır. Bir önceki ABD başkanı Tıramp’ın Afganistan’daki Irak’taki ve dünyanın diğer muhtelif bölgelerindeki askeri varlığını ülkeye geri çekeceğini ve bütün imkânlarıyla Amerika’yı yeniden yükselişe geçireceğini açıklamasından sonra Con Baydın’ın seçilmesiyle yeni dış politika önceliğini 21. Yüzyılın Amerikan yüzyılı olabilmesi için dünyanın her tarafında varlık göstermek ve özellikle küresel rekabet içerisinde oldukları Rusya ve Çini yalnızlığa itmek ve siyasi, askeri ve ekonomik yönden bu ülkeleri geride bırakmak olarak belirlenmiş görünmektedir. Şu anda ABD’nin yıllık gayrisafi milli hâsılası 21 trilyon dolar Çin’in ise yıllık gayrisafi milli hâsılası 15,68 trilyon dolardır.

İngiltere merkezli Ekonomi ve İş Dünyası Araştırmaları Merkezi (CEBR), Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2028 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacağı öngörüsünde bulundu. CEBR’nin cumartesi günü yayınlanan yıllık raporunda, Çin’in koronavirüs salgını nedeniyle yaşanan ekonomik krizi ABD’ye oranla daha hızlı ve güçlü bir şekilde atlatacağı belirtildi. (26 Aralık 2020, https://p.dw.com/p/3nEVA)

Raporda, “Covid-19 pandemisi ve bunun ekonomik etkileri, söz konusu rekabette Çin’i daha avantajlı kılıyor” ifadesini kullanan uzmanlara göre, Pekin yönetiminin salgına karşı aldığı sert tedbirler ve Batı’nın ekonomik anlamda salgından çok daha fazla hasar alması sonucu, Çin’in ekonomisi bu dönemi güçlenerek atlatacak. Çin, geçen yıl ortaya koyduğu 14,4 trilyon dolarlık Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) ile, aynı dönemde 21,4 trilyon dolarlık GSYİH performansı ortaya koyan ABD’nin ardından, dünyanın en büyük ekonomik gücüne sahip ülkeleri sıralamasında şu anda ikinci sırada bulunuyor. Ancak CEBR’ye göre Çin ekonomisi 2021 ile 2025 yılları arasında her sene ortalama yüzde 5,7; 2026-2030 döneminde de her yıl yüzde 4,5 oranında büyüme kaydedecek.

Raporda ABD’nin ise 2021 yılında koronavirüs krizinin yaralarını saracağını ifade eden CEBR’ye göre, ABD ekonomisi 2022-2024 yılları arasında senede ortalama yüzde 1,9; 2025-2030 arasında ise yüzde 1,6’lık bir büyüme kaydedebilecek.

Japonya’nın bir süre daha dünyanın en büyük üçüncü ekonomik gücü olmaya devam edeceği öngörüsünde bulunan CEBR, 2030’ların başında Hindistan’ın Japonya’yı geçeceğini, Almanya’nın da dördüncülükten beşinciliğe gerileyeceğini öne sürüyor.  (26 Aralık 2020, https://p.dw.com/p/3nEVA)

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dışa Dayalı Büyüme Modeli

1978 yılında alınan ekonomik yapısal reform kararlan ile birlikte, merkezi planlı ekonomik modelden, piyasa ekonomisine dayalı bir modele kademeli geçiş yapan Çin Halk Cumhuriyeti yıllık ortalama %9,5 ekonomik büyüme oranı ile %4,9 olan dünya ortalamasının üzerinde bir performans göstermiştir. Gayri safı yurtiçi hâsıla rakamının yaklaşık %34’ünü oluşturan ihracat miktarı ile ülke, dışa dayalı bir büyüme modeli izlemektedir (Yalçın, 2007, s. 177).

Çin Halk Cumhuriyeti’nin dış ticaretinin gelişimi ekonomisinin kalkınması açısından önemli bir rol oynamıştır. Çok uluslu şirketlerin doğrudan yatırımlar ile üretime geçmeleri ithalat ve ihracatı artırarak, Gayri Safi Yurtiçi Hâsılasının önemli bir bölümünü oluşturmuştur (Yalçın, 2007, s. 178).

1949-1978 sürecinde, ekonomi alanındaki kararlar, devlete bağlı kuruluşlar tarafından, planlı bir sistem çerçevesinde verilmekteydi. Bu dönemde planlı bir ekonomik İstikrarın sağlanması amaçlanmış olmasına rağmen Çin ekonomisi önemli büyüme ve gelişme gösterememiştir. 1960¬1978 dönemi yıllık büyüme oranı ortalama %5,3 olarak gerçekleşmiştir. 1979 yılında dış ticaret ile ilgili reformlara gidilerek ihracatın artırılarak döviz girişlerinin sağlanması hedeflenmiştir. 1979 yılından itibaren ekonomi de ortalama yıllık %9,4 oranında bir büyüme kaydedilmiştir. Çin Güney Asya Krizi’nin neden olduğu küresel mali krize rağmen, o dönemde %7,8 oranında bir büyüme, 11 Eylül 2001 yılında dünya ekonomilerinde kaydedilen olumsuz gelişmelere rağmen %7,3 oranında büyümeyi başarmıştır (Yalçın, 2007, s.178).

Doğrudan Yabancı Yatırımlar

Emeğe dayalı işgücü maliyetlerinin ucuz olması ve devlet teşvikli özel ekonomik alanlar (special economic zones), yabancı yatırımcıların Çin’den ihracat yapmak üzere üretim için ülkeye gelmelerine neden olmuştur. Gelen yabancı yatırımlar taşımacılık ve lojistik kolaylığı nedeni ile doğu kıyı bölgelerinde toplanmıştır. Ülkenin batı ve merkez bölgelerinin de yabancı yatırımlar için cazip hale gelmesi için devlet teşvikler sunmaktadır (Yalçın, 2007, s. 186).

Çin’de Yapılan Yatırımların Yüzde 84 Ünü Yabancı Yatırımcılara Tarafından Yapılmaktadır.2005 yılında, yatırım miktarına göre Çin’de düzenli yatırım yapan ülkeler Hong Kong, İngiliz Virgin Adaları, Japonya, Kore, ABD, Singapur, Tayvan ve Almanya’dır. Bu ülkelerin yatırımları, gerçekleşen toplam yatırım miktarının %84,37’sini oluşturmaktadır (Yalçın, 2007, s. 187).

Dışa Dayalı Büyüme Modelinin Sürdürülebilirliği

Dışa dayalı büyüme modeli, 1994 yılından itibaren başarı ile uygulanmıştır. Bununla birlikte uzun vadede sürdürülebilirliği konusunda şüpheler vardır.

Çin küresel imalat merkezi durumuna gelmiştir. İhracatının büyük bölümünü gerçekleştirdiği ABD pazarına güvenmektedir ve ihracatı ile ülkenin dış ticaret açığına katkıda bulunmaktadır. Bu durum mali kırılganlık yaratmakta ve ABD imalat sektörünün ayağını kaydırmaktadır. Bu gelişmeler, ABD ekonomisinin büyümesinde resessiyona (negatif büyümesine) neden olarak, Çini’de etkisi altına alacak bir küresel durgunluğu başlatabilir. Böyle bir durum, ihracat ve ülkeye giren doğrudan yabancı yatırım miktarlarım olumsuz etkileyecektir (Yalçın, 2007, s. 188).

Burada unutulmaması gereken bir husus Çin’in nüfusu 1 milyar 400 milyon, ABD’nin ise 350 milyon civarındadır dolayısıyla Çin’de fert başına düşen milli gelir çok düşük rakamlara tekabül etmektedir ve insanlar aylık 100-150 dolar civarındaki bir ücretle hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.

ABD’de ise sokaklarda sabahlayan evsizlerin sayısı milyonlarla ifade edilmekle beraber kişi başına düşen gayrisafi milli hâsıla yıllık 60 bin doların üzerindendir, Çin’de ise 10 bin dolar civarındadır. Dolayısıyla ABD bir refah toplumu, Çin ise komünist parti diktatörlüğü altında insanların bütün hareketlerinin kameralarla takip edildiği “dijital devlet” durumundadır. İşin garip tarafı Çin’deki bu devasa teknoloji şirketlerinin büyük çoğunluğu ABD ve diğer batılı ülkelerin sermayeleri ile kurulmuştur. Bir önceki Başkan Trump ABD’li şirketlere Çin’deki sermayelerini ABD’ye taşımaları çağrısında bulunmuş ama küresel sermayenin dini, milliyeti, rejimi olmadığı için bu çağrıya pek itibar edilmemiştir. ABD’nin 2020 yılı savunma bütçesi 740 milyar dolar civarındadır, Çin’in ise 2020 yılı savunma bütçesi 210 milyar dolar civarındadır. Çin ABD’nin bu ezici askeri üstünlüğü karşısında askeri yönden başa çıkamayacağını gördüğü için ticaret savaşlarıyla rakibini alt etmeye çalışmaktadır. Bunun için de bir yandan deniz ticaret filosunu geliştirip Hint Okyanusunda ve muhtelif Afrika ülkelerinden limanları, stratejik öneme haiz köprülerin ve yolların işletmesini satın almaktadır… Çin’in 150’yi aşkın ülkeden 1,5 trilyon dolar alacağı vardır, 2000 ile 2017 arasında Afrika ülkelerine yaklaşık 143 milyar dolar borç vermiş ve 2020 yılında ortaya çıkan salgın hastalık neticesinde zor duruma düşen bu ülkelerin borçlarının büyük bir kısmını faizleriyle beraber silmiştir.

Bu şartlar altında ticaret savaşlarında Çin’le baş edemeyeceğini gören ABD yönetimi, bir askeri anlaşma olan NATO’yu aynı zamanda bir siyasi teşkilata dönüştürüp Rusya ve Çin’e karşı siyasi ve ticari rekabette yanında görmek istemektedir. Bu maksatla da Con Baydın NATO zirvesine gelmeden önce İngiltere kraliçesi ve Başbakan Boris Cansın ile görüştü, dünyayı yeniden tanzim etme politikasında önce İngiltere ve AB üyesi ülkelerle anlaşmalar yapmaya çalışmaktadır (Barutçu, 14.06.2021, https://www.ulkucudunya.com)

NATO anlaşmasının 4. Ve 5. Maddelerinde de görüldüğü gibi, NATO’nun kuruluş amacı, üye ülkelerin siyasi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü korumak ve güvenliklerini sağlamaktır. NATO üyesi devletlerarasında NATO anlaşmasına göre herhangi bir farklılık olmayıp, hepsi eşit haklara sahiptir. Alınan kararlar oy birliği ile alınmakta olup, Birleşmiş Milletler Daimî Teşkilatında olduğu gibi birkaç devlete ait veto hakkı yoktur. Üyelerin tamamı veto hakkına sahiptir.

Türkiye, NATO misyonlarına en çok destek olan ilk beş ülke arasında olup, ortak bütçeye en fazla katkı sağlayan ilk sekiz ülkeden de birisidir.

Her ne kadar ABD, NATO’nun en büyük ordusuna sahip olsa da NATO, ABD’nin emrinde ve kontrolünde bir askeri ittifak değildir. Unutmayalım ki NATO’da ABD’den sonra en büyük ordu Türk Ordusudur. Silahlı güç açısından olmasa da savaş yeteneği, kahramanlık ve tecrübe bakımından Türk Ordusu dünyanın en güçlü ordusudur.  Türkiye ve Türk Ordusu olmadan NATO bir hiçtir. Bu gerçeği başta ABD olmak üzere tüm NATO üyesi ülkeler iyi bilmelidir.

ABD ve Batılı ülkeler, NATO’yu siyasi ve ekonomik bir örgüt haline getirmeden önce, başta ABD olmak üzere kendi ülkelerinden Çin’e sermaye akımının önüne geçmelidirler. Unutmayalım ki Çin, yabancı sermaye ile büyümektedir ve bu sermayenin büyük çoğunluğu başta ABD’li iler olmak üzere Batılı iş adamlarının sermayesidir. Yani, ABD’nin kendine rakip gördüğü Çin, ABD’li ve Batılı sermayedarlar tarafından büyütülüp beslenmektedir.

NATO’NUN KARADENİZ POLİTİKASI VE RUSYA

Çar Deli Petro zamanından beri sıcak denizlere inme ülküsü peşinde koşan Rusya, Ortadoğu’da, Ak Deniz’de, Basra Körfezi’nde varlığını sürdürme mücadelesi verirken 1991 yılında Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)’nün Karadeniz’deki varlığı ile aniden karşı karşıya kaldı.

Soğuk Savaş’ın henüz ilk yıllarında Karadeniz’e kıyısı bulunan Türkiye gibi stratejik bir aktörü bünyesine katan NATO, savaş sonrası dönemin yeni koşulları altında Karadeniz’e kıyısı bulunan birçok eski Doğu bloğu ülkesini, “ortak tehdide” karşı bünyesine katarak bölgede kendisine geniş bir alan açtı. NATO açısından olumlu görülebilecek bu durum, en son Karadeniz’e kıyısı bulunan iki Avrupa ülkesi Bulgaristan ve Romanya’nın 2004’teki üyeliğine kadar devam etti.

Eski Doğu bloğu ülkelerinin NATO’ya peşi sıra üyelikleri, Rusya’nın Sovyet sonrası döneme adaptasyon sürecine denk geldiği için, Moskova tarafından ciddi bir tepkiyle karşılanmadı. Ancak kısa zamanda toparlanan Rusya, bir nevi “arka bahçe” olarak gördüğü Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO veya Avrupa Birliği (AB) şemsiyesi altında Batı ile bütünleşmesine kayıtsız kalmadı. Rusya bu ülkelerin NATO’ya veya AB’ye dâhil olmasına yönelik oluşan gündemi tersine çevirmek için beklenenin aksine çok daha sert tepki gösterdi ve farklı dönemlerde iki ülkeye askeri müdahalelerde bulundu. Bu müdahalelere NATO’dan yeterince güçlü bir cevap gelmemesi ise Moskova’nın sert tavrını devam ettirmesine ve bölgedeki gücünü tahkim etmesine imkân sağladı (Boyraz ve Yeşiltaş, 2021, s.56).

Üç NATO üyesi Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve NATO ile işbirliği içerisinde olan Gürcistan, Ukrayna ve Rusya tarafından çevrelenmiş bir iç deniz konumunda olan Karadeniz, Hazar Havzası ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarını Avrupa’ya bağlayan geçiş güzergâhında bulunması bakımından, NATO için de stratejik bir öneme sahiptir. Karadeniz’in bu stratejik önemi, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’ya düzenlemiş olduğu askeri müdahalelerden sonra NATO açısından daha da artmıştır.

NATO bu doğrultuda Soğuk Savaş’ın hemen ardından 1991’de geliştirdiği yeni stratejik konseptle, bölgedeki etki alanını güçlendirmek için Kafkaslara kadar genişlemeyi gündemine aldı. Burada önemli bir ara tespit olarak ifade edilmelidir ki NATO’nun Karadeniz’e yönelik ilgisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Karadeniz’e yönelik ilgisinden ayrı düşünülemez. Zira ABD, bu bölgedeki Rus tehdidin farkında olduğu için Moskova ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. Bunun yerine daha geniş bir perspektifle NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında hareket ederek, olası riskleri en aza indiriyor.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye kıyıları dışında tamamen Sovyetlerin kontrolünde bulunan Karadeniz’de siyasi dengeler uzun süre bozulmadan muhafaza edildi. Ancak Sovyetlerin dağılmasının hemen ardından bölgede oluşan güç boşluğu, NATO’ya ve tabii olarak NATO’nun ardındaki en önemli güçlerden ABD’ye, Karadeniz’e müdahil olma yolunda önemli bir fırsat sundu. Daha sonra yukarıda da ifade edildiği üzere eski Doğu bloğu ülkelerinin NATO’ya katılmasını, Rusya uzun süre sadece izlemekle yetindi. Bu bağlamda NATO, 1999’daki ve 2004’teki kritik doğu genişlemesiyle Rusya’yı çevrelemeye ve bölgede güçlenmeye devam etti. Bu genişleme faaliyetlerine, Rusya’nın güçlü bir karşılık göstermemesi ise NATO’yu yeni adımlar atma hususunda daha da cesaretlendirdi.

NATO’nun Pasif Tutumu

Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerden Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyelikleriyle, bölgedeki hâkimiyet alanı kısmen zayıflayan Moskova yönetimi, 2000’lerin ikinci yarısı itibariyle gelişmelere yönelik tavrını tamamen değiştirdi. Bu doğrultuda Putin yönetimi, dengeleri Rusya’nın lehine çevirmek ve Karadeniz’in tamamen bir “NATO GÖLÜ” haline gelmesini engellemek için önce 2008’de Gürcistan’a askeri müdahalede bulundu. Buna paralel olarak da Gürcistan’da Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıyarak Tiflis yönetimini iyice köşeye sıkıştırdı. Moskova yönetimi masadaki ve sahadaki bu sert hamleleriyle, Gürcistan’ın olası NATO üyeliğini engellediği gibi, NATO’ya karşı Karadeniz’deki ilk kırmızı çizgisini de ortaya koymuş oldu. Bu da doğal olarak NATO’nun Gürcistan nezdinde siyasi açıdan itibar ve güven kaybı yaşamasına yol açtı.

Karadeniz’den bir ülkenin daha NATO’ya dahil olmasına müsamaha göstermeyeceğini Gürcistan müdahalesi ile net şekilde ortaya koyan Rusya karşısında, NATO’nun inisiyatif almaması yeni bir müdahaleye sebebiyet verdi. NATO’nun bölgede genişleme politikasına devam etmesi ve bu doğrultuda Ukrayna’nın AB adaylığını desteklemesi, Rusya için yeni ve daha büyük bir sorun olarak algılandı. Burada Ukrayna’nın olası NATO ve AB üyeliği, Rusya’nın Batıdan daha fazla çevrelenmesi anlamına geleceği için Moskova’nın bu meseleyi öncelikle siyasi olarak algıladığı söylenebilir. Bunun yanında Ukrayna’nın Rus tarihindeki önemini ve Rusya’dan Avrupa’ya ihraç edilen gazın yaklaşık yüzde 65’inin Ukrayna topraklarından geçtiğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Dolayısıyla NATO’nun Ukrayna özelinde Karadeniz’e yönelik siyasi önceliklerine karşın, Rusya’nın bölgedeki tarihsel bağlarıyla ve ekonomi-politik kaygılarla hareket ettiği söylenebilir.

NATO’nun Beyin Ölümü Mü Gerçekleşti?

Bu şartlar altında NATO’nun yanı sıra AB’nin de bölgedeki genişleme girişimlerini uzun süre dikkatle takip eden Rusya, gözler Ukrayna’ya çevrildiğinde de yine sert bir yaklaşım sergiledi ve askeri müdahalede bulundu. Moskova yönetimi bu doğrultuda daha önce Gürcistan’da yaptığı gibi bu sefer Ukrayna üzerinden NATO ve AB özelinde Batı’ya sert bir mesaj vermek ve bölgedeki dengeleri kendi lehine çevirmek için 2014’te Kırım’ı önce işgal, sonra ilhak etti. Tıpkı Gürcistan meselesinde olduğu gibi NATO bu gelişmeye de ciddi bir tepki veremedi ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını kabul etmediğini dile getirmekle yetindi. Bu da tabii olarak bir yandan NATO’nun siyasi açıdan tekrar itibar ve güven kaybı yaşamasına, diğer yandan üye ülkeler için de geçerli olmak üzere her geçen gün artan “NATO şüpheciliğine” sebep oldu. Burada farklı bir konuyla ilgili de olsa Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO şüpheciliğini dışa vurur şekilde yakın zamanda “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklaması dikkate değerdir.

NATO Sadece Tepki Dolu Söylemle Cevap Verebiliyor!

Buraya kadar yapılan anlatımlardan hareketle, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna özelinde 2008’den beri attığı sert adımlara, NATO’nun sadece tepki dolu açıklamalarla cevap verebildiği ve sahada güçlü bir varlık gösteremediği anlaşılıyor. Bu çerçevede NATO’nun, sık sık Rusya’nın bölgedeki askeri varlığının artmasından endişe duyduğuna, Gürcistan ve Ukrayna’nın toprak bütünlüklerini savunduğuna dair açıklamalar yapmakla yetinmesi önemli bir gösterge. Netice itibariyle NATO’nun Karadeniz’deki gelişmelere yönelik genel olarak pasif tutumu, Soğuk Savaş döneminden beri varlık sebebi durumundaki Rusya ile sahada olası bir sıcak çatışmayı göze alamadığını da gösteriyor.

Yakın tarihe gelindiğinde ise halihazırda Ukrayna’nın doğusunda 2014’ten beri devam eden ve son günlerde iyice kızışan Donbass krizinde de NATO’nun inisiyatif almaması, Rusya’yı daha da cesaretlendirmiş durumda. Öyle ki Rusya son günlerde (22 Nisan 2021’de başlayan) Kırım civarında 10 binden fazla askerle kapsamlı tatbikatlar yaparken, NATO’nun buna karşı somut bir hamlede bulunamadığı görülüyor. Bunun yanında NATO’ya dâhil olma niyetlerini açıkça ortaya koyan Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy bile sahadaki gerçeklikleri dikkate alarak, krizin çözülmesi adına yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e görüşme teklifinde bulundu. Bu da NATO’ya duyulan beklentilerin düştüğünü göstermesi bakımından önemli bir işaret olarak kabul edilebilir. (Boyraz ve Yeşiltaş, 2021, s.58)

Görünen odur ki Rusya, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliğine kolay kolay yeşil ışık yakmayacaktır. Çünkü Rusya, Gürcistan’ın ve Ukrayna’nın NATO üyesi olmasını kendi güvenliği açısından açık bir tehdit ve güneyden çevrelenme olarak algılamaktadır. AB, Ukrayna’nın üyeliğini, NATO ise çeşitli bahanelerle başta Ukrayna olmak üzere Gürcistan’ın NATO üyeliğini geciktirmekte ve üyelik konusunda samimi davranmamaktadırlar.

NATO’nun bu samimiytten uzan davranışları son olarak Afganistan’dan ABD’nin bir bakıma NATO’nun çekilmiş olması ABD ve NATO açısından büyük bir itibar ve güven kaybına neden olmaktadır.

Türkiye ise NATO üyesi olmasına rağmen bir taraftan açıkça Gürcistan ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı duyduğunu ve Rusya’nın Kırım’ı işgalini tanımadığını açıklarken Rusya ile de iyi ilişkiler içerisinde olmaya ve kalmaya özen göstermekte ve bölgede bir denge politikasını başarı ile takip etmektedir.

ABD ve NATO Türkiye’ye Eşit ve Adil Davranmalıdır

Türkiye NATO’ya üye olduğu günden bugüne kadar NATO anlaşmasından doğan yükümlülüklerini Kore ve Afganistan örneğinde olduğu gibi eksiksiz yerine getirmiştir. Fakat NATO ve ABD, Türkiye’ye karşı hep çifte standartlı davranmıştır. Özellikle ABD, İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya, Almanya Türkiye’ye bir müttefik muamelesi değil düşman muamelesi yapmışlar ve yapmaktadırlar. NATO ülkelerinin neredeyse tamamı Ermeni soykırım tasarısını kabul edip, Türkiye’yi Ermenilere soykırım yapmakla suçlamaktadırlar. Oysa bu konu tarihçilerin konusudur. Tarafsız bir komisyon tarafından ABD, İngiliz, Fransız, Rus ve Osmanlı arşivleri İncelendiğinde kimin soykırım yaptığı ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin bütün çağrılarına rağmen Ermeniler ve batı bu tür bir komisyonun kurulmasına yanaşmamaktadırlar.  Bugün Fransa’da “Türkler Ermenilere soykırım yapmamıştır” demek yasal olarak suçtur. Böyle NATO müttefikliği mi olur?

Başta ABD olmak üzere birçok NATO üyesi ülke, terör örgütü PKK’ya destek olmakta ve silah temin etmektedirler. ABD’nin PKK’ya ve onun uzantısı olan PYD’ ye tırlarca silah ve mühimmat sağladığı ayan beyan ortadadır. Yine ABD, terör örgüt PYD’’yi terör örgütü olarak tanımamaktadır.

ABD ve birçok NATO üyesi ülke ülkemizin güneyinde Irak ve Suriye toprakları üzerinde bir terör devletinin kurulmasını desteklemektedir. NATO’nun görevi Türkiye’yi, Irak ve Suriye’yi bölmek ve bölgeyi istikrarsızlaştırmak mıdır yoksa bölge ve dünya barışına destek olmak mıdır?

ABD, yine 15 Temmuz 2016’da Gazi Meclisimizi bombalayan, Türk milletinin üzerine kurşun yağdıran ve birçok vatandaşımızın şehit olmasına sebep olan hain terör Örgütü’nün lideri Fethullah Gülen’e ve bu terör örgütüne yataklık ve yardakçılık etmektedir. Bu mudur NATO müttefikliği?

ABD, Başta Ege’de ve Akdeniz’de uluslararası anlaşmalardan ve deniz hukukundan doğan haklarımızın kullanılmasına mâni olmakta ve Yunanistan’dan yana tavır almaktadırlar. ABD, Kıbrıs davamızda da Yunanistan’dan yana taraf olarak hareket etmektedir. ABD, binlerce km. uzaktan gelip Akdeniz’e, Irak’a, Suriye’ye konuşlanırken, bizim Irak’ta, Suriye’de, Kıbrıs’ta ve karşılıklı anlaşmalarla yer aldığımız Libya’da bulunmamıza niçin karşı çıkmaktadır? Yunanistan’ın Rus yapımı S 300 Füzelerini kullanmasına ses çıkarmayan ABD ve diğer NATO üyesi ülkeler Türkiye’nin S 400 Füzesi alımına niçin karşı çıkmaktadırlar? Bütün bunlar çifte standart değimlidir?  Rusya’dan S 400 füzesi satın almamızı problem yapan, parasını ödediğimiz F 35 uçaklarını Türkiye’ye teslim etmeyen ABD’ye sormak lazım, sizler güvenliğimizi sağlamak adına bize füze verdinizde biz almayıp, Rusya’dan mı aldık?

Türkiye’nin Rusya’dan S 400 füzesi almasından dolayı endişelerini belirten NATO yetkililerinin, Türkiye’ye yönelik tehditler konusunda da aynı endişeyi taşımalarını beklemek Türkiye’nin NATO anlaşmasından doğan hakları arasındadır.

Türkiye; ABD, AB ve NATO üyesi ülkelerle müttefiklik anlayışı içerisinde karşılıklı diyalog ve görüşmelerle sorunların çözülmesinde yanadır yeter ki müttefiklerimiz de bu konuda samimi ve iyi niyetli olsunlar.

Türkiye, NATO’da geçmişte üzerine düşen görevleri nasıl kusursuzca yerine getirdiyse bundan sonra da yerine getirmeye devam edecektir. Türkiye’nin başta ABD olmak üzere, NATO üyesi ülkelerinden beklentisi, kendisine eşit ve adil bir üye olarak davranılmasıdır.

 

KAYNAKLAR.

.26 Aralık 2020, https://p.dw.com/p/3nEVA)
.Armaoğlu, F. (2010), 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 17. Baskı, Alkım Yayınları, İstanbul.
.Attar, A. (tarihsiz) Atatürk Ansiklopedisi, Türkiye Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması,) https://ataturkansiklopedisi.gov.tr
.Balcı, Abbas (2017), “Türkiye’nin NATO’ya Giriş Süreci ve Etkileri 1945-1960”, Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ağrı, Türkiye.
.Balcıoğlu, M. (2005), “Cumhuriyet Dönemi Türk Dış Politikası, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi II”, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, ss. 411-515.
.Barutçu, E. (14.06.2021) https://www.ulkucudunya.com)
.Daily Sabah, 18. 02. 2020
.Ereker, F, A.(2019). “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü – NATO”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.28, Ekim 2019. https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2019/11/NATO_FulyaAksuEreker_v.1.pdf
.Erhan, Çağrı (2009), “ABD ve NATO’yla İlişkiler”, Türk Dış Politikası; Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, (Ed.: Baskın Oran), 15. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, ss. 522-575.
.Erkmen, A. (2020). Türkiye’nin NATO Üyeliği ve Üyeliğin TBMM’de Kabulü. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17 (2), 1024-1049.
.Ertem, B. (2009), “Türkiye-ABD ilişkilerinde Truman Doktrini ve Marshall Planı”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 21, ss. 377-397.
.https://www.mfa.gov.tr/data/nato-bilgi–notu.pdf
.İlhan, M. (2015), Türkiye’nin NATO’ya girişi ve Savunma Politikaları, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, İstanbul.
.Milliyet Gazetesi 23.08.1951
.Sönmezoğlu, F. (2006), II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze Türk Dış Politikası, Der Yayınları, İstanbul.
.Yalçın, D. (2007). Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dışa Dayalı Büyüme Modeli. Sosyal Bilimler Dergisi 2007,(2), 177-190

.Boyraz, H.M. Ve Yeşiltaş, S. (2021) NATO’nun Karadeniz Politikası Rusya’yı Rahatsız Ediyor, Kriter Siyaset Toplum ve Ekonomi Dergisi, Mayıs 2021.

.Güngörmez. O. (2021). Türkiye’nin Ukrayna Politikası, Kriter, Siyaset Toplum ve Ekonomi Dergisi, Mayıs 2021, Sayı 57, sayfa: 59-61

 

 

 

tarihigercekler
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.